|
|
|
M. FATİH ÇITLAK Cenab-ı Hak bizleri baki olan sevgiyi bulmamız için bu dünyaya gönderdi. Fani ile avunmamız için değil. Fani sevgi bizi kalıcı olana götürebilmelidir.
Allah’ın kendisine her şeyi emanet olarak verdiğini, kendisindeki kendinin bile emanet olduğunu anlayan insan kendisine hukuku geçen bütün insanları velev ki dünyanın en ücra köşesinde olsun, kendisiyle alakalı hisseder. Bu sevgiden mahrum olan kişiler “biz” diyemez. Kişi kendisindeki sevme ve hoşlanma duygusunun bile, Allah vergisi emanet olduğunu fark eder ve bu şekilde kalben Allah’a yaklaşmayı arzu ederse yaptığı işlerde ‘ben’ odaklı hareket edemez. Bu nevi insanların ‘ben’ diye kabul ettikleri tek iş yaptıkları günahlarıdır. Çünkü insan yaratılmışlara bakan yüzüyle de Cenab-ı Hakka bakan vechesiyle de hiçbir zaman yalnız olamaz. Yalnız olduğunu düşünürse yaptığı şeyler onu günaha sevk eder. Yani kişi biz’den ayrıldığı zaman bu hatayı işler. ‘Biz bizimle olduğumuzda böyle hatalar işlemiyoruz. Ben ben’le beraber kaldım ki bu hatayı işledim’ der. Bu nevi insanlar sadece ‘ben günah ettim’ der. Günümüz insanı kabahatleri başkalarına dağıtır, güzelliği kendinde görür hale gelmesi ait olduğu yeri unutmasından kaynaklıdır.
Kişi zaten biz olması gereken aile, cemaat gibi ortamlarda ben odaklı hareket ediyorsa sevginin temeline zehri atmıştır. İşi kökünden bozmuştur. Cenabı Hak Kadir-i Mutlak her şeyi tek başına yapmaya muktedir yegâne zat olmasına rağmen Kur’an’da birçok yerde biz ifadesiyle (muhakkak ki biz yarattık, biz eyledik, nasip eyledik, bahşeyledik.) kullarına biz şuurunu en güzel şekliyle beyan etmiştir. Zaten kelime-i tevhid başlı başına bu şuuru bize vermez mi? La İlahe İllallah dediğimizde ‘kendimce edindiğim güzel gördüğüm, kendime ait zannettiğim şeylerin gayrısından sana rücu ederim kendim de bütün benliğim de yoktur ancak sen varsın ve ancak senin ile kaimim’ manasını da ikrar etmiş olmaz mıyız? En kısa ifadesiyle ‘ben yok yarabbi ancak sen varsın’ demez miyiz? Tabii ki söyleriz ve gerçek tevhidin de bu olduğunu hakikat bize göstermiştir. İnsan ancak bunu fikrederse ve böyle zikrederse kavgadan geçebilir. Ne nefsiyle ne diğerleriyle ne de Cenab-ı Hak’la kavgalı olmaz çekişme içerisinde bulunmaz. Bu hal ise ancak sevgi ve aşkla meşk edilebilir. İşte saadete ermenin yani mesud olmanın reçetesi budur. Zira aşk saadeti celbeder her ne kadar çileli gözükse de.
AŞK SAADETİ CELBEDER
Bir kişi ‘ben seviyorum’ dediği halde mesut olamıyorsa sorun var demektir. Aşk saadeti beraberinde celp eder. Sevgiliyle beraber saadeti yakalayamıyorsanız sevgide hata ediyorsunuz veya sevgiyi verdiğiniz yerde hata ediyorsunuzdur. Ya niyette ya fiilde, anlayışta, idrakte veya idrak ettiğinizi tatbikte hata vardır. Cenabı Hak, saadet noktasında aşkı en iyi tatbik etmiş olan Rasulullah Efendimiz’e (sas) ‘Görmüş olduklarına değil sonradan görmüş olacaklarına da seni temin ederim ki razı olacaksın’ buyurur. Razı olmak saadeti tâm’dır. Sevgiye niyetteki ve idrakteki tamlık ve bunu tatbikteki mükemmellik insana saadet getirir. Saadet de bir kişin Allah ile beraber olduğu halde kalbinin tamamen tatmin olması, hiçbir boşluğun kalmamasıdır.
Gerçek sevgiye ulaşmak ve mutlu olmak isteyen kişi önce bunu niyetine almalıdır. Yani bu niyette olmalıdır. Mü’minin niyeti amelinden efdaldir. İnsan erişemese bile kendisine bir hedef koymalı o hedefi idrak etmeye çalışmalıdır. Mesela ‘Ailemizde, yaşadığımız ortamda bu sevgiyi kuramadık.’ diyen insanlar en azından şöyle düşünebilirler: “Şu anda yaşadığın bu sevginin ötesinde bir sevgi var. Bu başlangıç noktası olabilir. Zira neyi seversen sev şu andaki idrakinin ötesinde bir sevgi var. Dünya hayatındaki saadetlerin kısıtlı oluşu “dünya” kavramı ile zaten netlik kazanıyor. Bir manasıyla dünya düşüklük, alçalma demektir. Aynı zamanda dünya sana ait olduğunu zannettiğin şeylerdir. Saadeti bununla sınırlı kılarsan mesud olamayacağın muhakkaktır. Bu hayatın ötesinde bir sevgi için yaşamak insanı hür ve mesud kılar. Bu açıdan bakarsak burada mesud olamayan ahirette de mesud olamaz. Ancak bu sevgiyle idrak edilen helal duygusu örnek olarak verilebilir. Helalinden evine ekmek götüren bir hamal mesuttur. Ama binlerce kişinin âh’ını almış bir insan kaşanelerde, villalarda, meyhanelerde de otursa asla mesud olamaz. Bu sahte gönlü eğlendiren şeylerden birazcık uzaklaştığında madde bağımlısı olduğu için kasvet ve sıkıntıyla baş başa kalır. Saadet Allah Teala’nın hayatını bu dünya ile sınırlı görmeyip bunun ötesinde bir hayat için hizmet edenlere bahşettiği en büyük hazinedir. İşte böylece bunları sorgulamaya başlayan kişi nerede boşluk olduğunu hemen fark eder.
Mânâsız herşey pörsümeye mahkumdur
Madde bağımlısı… Bu tabiri duyduğumuzda hemen aklımıza uyuşturucuya veya alkole bağımlı olan insanlar gelir. Fakat bendenize göre madde bağımlısı sözü fani sevgilerle avunan kişiler için söylenmiş bir söz gibidir. Onların halini çok güzel özetler. Belki de bizlerin demek gerekiyor. Fahri Âlem (sas) günahların başı dünya sevgisidir buyurdu. Madde bağımlısı tabiri bilerek veya bilmeyerek bu nevi müptelaları çok güzel ifade ediyor. Mesela kapitalist sistem istekleri ve hırsları sanki ihtiyaçmış gibi bizlere lanse ederek sonrada ona ulaşmamız için bizi peşinden koşturacak senaryolar üretir. Bu filimlere aldananlar hakikatte de zaten sanal olan bu dünyanın sanal sistemlerin de ömürlerini duygularını ve sevgilerini harc ederler. Hiç kimse kazanamaz. Çünkü neticede o sistemler de çökmeye mahkumdur. Mânâsız olan her şey kokmaya çürümeye ve pörsümeye mahkumdur. İşte böyle olduğu için bu sanal dünyaya ait duygularımızı tatmin etsek de asla huzur ve saadet bulamayız. Aşk çilelidir dedik fakat aşk çilesiyle insanı bu uykudan uyandırır. Agah kılar. Sevgiyle aşkla yaradılan bu âlem, baki olan aşka hizmet eden akılla ve fikirle saadet yuvası oluverir. Herkesin dilinde çok yoğunum sözünü hep duyarız. Biz de çok yoğunuzdur o kadar yoğunum ki şuraya gidemedim yoğunluktan okuyamadım, ziyaret edemedim ve buna benzer bir sürü şey. Halbuki kültürümüzde sukunet esastır. Sukunet atalet değildir. Sükûnet, kendi yaptığın işle senin üzerinde işlenenin farkına varacak noktada durmaktır. Yani kişi bu maddi hayatın keşmekeşinde sükunetle “Ben ne yapıyorum?” sorusunu günde en az bir kere kendisine sormalı ve sevginin temelini hala atmadıysa yeri ve zamanını tespit ederek bir yerden başlamalıdır.
Niyet ile sonsuz sevgiye ulaşılabilir
Müminin niyeti amelinin başıdır ama çoğu zaman niyet ameli geçer. Hem hedef olarak geçer hem mevlânın rızasına vasıl olma cihetinden geçebilir. Cenabı Hak ekseriya böyle tecelli edegelmiştir. Çok küçük meyillerimizle dahi, yani birazcık ona doğru yaklaşmaya meyilli olduğumuzda bile bizlere sonsuz rahmetini ve güzelliklerini bahşeylediğini hangimiz görmemiştir. Kulluğumuzda çok küçük yaptığımız işlere Rabbani hazinelerini sonsuz olarak ikram etmemiş midir? Bilakis hep rahmetiyle tecelli etmiştir. Yani insanın niyeti kendini aşar. Alken dahi düşünülse insanın hayatta ortaya getirdiği sözler ve fiiller düşündüklerinin milyonda biri dahi değildir.
Şu an bile bu satırları okurken binlerce şeyi düşünür, kabul eder veya etmez halde değil miyiz? Cenab-ı Hak lehimize olacak niyetlerimizi kayıtlandırır, aleyhimize olacak niyetlerimizi ise Erhamur Rahimin olduğundan siliverir, tabiri caizse görmezden gelir. Hele insan o sonsuz aşk da, aşkla vuslat halini yaşarsa meleklerin gıpta ettiği Saitler (saadete erenler, mesut olanlar) zümresine dâhil olur. Bu da gösterir ki insan sonsuz aşkı sonlu olan dünyada meşk edebilir ve etmelidir de. Bu yolun yolcusu olanlar ve bu dersi tahsil etmek üzere bu dünyada kayıtlı olanlar her zaman günahlarını çok hizmetlerini de az hatta yok mesabesinde görmelidir.
Hülasa, kâinatın mayasında sevgi ve muhabbet olduğunu fehmedenler Tevhid ile bu sevgide yer edinmeli niyet ederek ortaya koydukları her fiili sevgi ve muhabbetle rızaya uygun olarak işlemeli bu sevginin gerektirdiği fedakârlığı da cümle mahlûkata hizmet ederek göstermelidir. Cenab-ı Hakkın Kuran-ı Kerim’inde buyurduğu gibi ölümün ve hayatın en güzel işleri yapmamız için bir imtihan sahası olduğunu unutmamak ve bu imtihan neticesinde alacağımız nottan ziyade bize bu değerlendirmeyi yapan zata karşı mahçup olmama duygusu sevginin ta kendisidir. Ailesinde, işinde, dünyasında, ahiretinde mesut olan insanlar bu sevgiye özen gösteren insanlardır. Bu yolun rehberleri hakikat erleri ne güzel söylemişler. Tutabilene de tutamayana da aşk olsun. Vesselam. |
13:41 - 24/5/2007 - {yok} -
|
|
ENGİN SEZEN-KANADA Birçok anne-baba, çocuklarına iyilik yapmak için çırpınıyor. Ama bir yerlerde yanlış yapıyorlar ve bunları bulmakta çok zorlanıyorlar.
1- Çocuğumuza sürekli bebek muamelesi yapıyoruz
Kabul, onlar bizim can yongalarımız, ne kadar büyüseler de bizim biricik yavrucaklarımız. Peki çocuklarımızın karşılaştığı her sorunu, onlar için biz çözersek, yollarına çıkan her engeli biz bertaraf edersek, çocuklarımıza iyilik mi yapmış oluruz? Yoksa gerçek hayatın güçlüklerine karşı dayanıksız ve nice hayal kırıklıkları yaşamaları mukadder, zayıf bir çocuk mu yetiştirmiş oluruz? Hayat, elbette sadece mücadelelerden ibaret değildir; ama hayatın her safhasında karşılaşabileceğimiz irili ufaklı güçlükleri de görmezden gelemeyiz. Üstelik bu zorluklar, her zaman kötü de değildir ki! Başarı yolu, engeller, zahmetlerle doludur. Hem, sorunlardan azade bir dünya ne kadar yaşanmaya değer olurdu? El bebek gül bebek muamelesiyle büyüttüğümüz çocuklarımıza bu şekilde iyilik değil; aslında kötülük yaptığımızı hatırdan çıkarmayalım. Çocuklarımıza, yaşlarına uygun güçlüklerle mücadele etme imkanları verelim, güvenelim onlara.
***
2- Evliliğimizi hayatımızın merkezine alamıyoruz
Eşimizle olan münasebetlerimiz, çocuklarımıza beslediğimiz muhabbetten aşağı kalmamalı. Eşimiz ve çocuğumuz arasında tesis edeceğimiz denge çok önemli. Gündelik yaşamda, sadece eşimiz için bir şeyler yapalım, birlikte on beş yirmi dakika da olsa zaman geçirelim. Eşimizle birlikte geçireceğimiz bu anlamlı ve keyifli anlar, çocuğumuzun da dikkatinden kaçmayacaktır. Anne ve babasının birbirlerine verdiği değeri, duydukları sevgiyi çocuğumuzun da hissedeceğini göreceksiniz. Eşimizle kurduğumuz bu sıcak ilişki, çocuğumuzun karakterini derinden etkileyecektir.
***
3- Çocuklarımızın sosyal etkinliklerini düzenleyemiyoruz
Çocuklarımızı bir etkinlikten bir başka etkinliğe yarış atı gibi koşturuyoruz. Yirmi otuz sene önce, çocukların nefes almaya zamanları vardı. Koşuyorlar, saklambaç oynuyorlar, masal dinleyip hayaller kurabiliyorlardı. Konuşuyorlar, hikayeler, masallar anlatıyorlardı birbirlerine. Şimdi zavallı çocukların bunlara pek zamanları yok, kalmadı. Peki böyle bir mahrumiyetin sonuçları neler? Depresyonlar, zayıf ve hastalıklı ilişkiler, aileden ve toplumdan soyutlanmalar, zararlı alışkanlıklar, bağımlılıklar... Çocuklarımız bizden daha meşgul. Yüzmeden futbola, karateye, basketbola hafta sonu okulundan özel derslere yetişmeye çalışıyorlar. Bu hengameden, ne çocuk ne aile tatmin oluyor aslında. Harcanan para, zaman ve enerji de cabası. Bunun adı sosyal etkinlik mi, sosyal bezginlik mi? Hafta sonları bin bir telaşe, zahmet ve koşuşturmacayla geçen ailelere soruyorum: Bu yaptığınızın, gerek çocuğunuz gerek kendiniz için yapılabilecek en iyi iş olduğundan emin misiniz?
***
4- Kendi manevi yaşantımızı ihmal ediyoruz
Manevi hayatımızın çocuklarımız üzerinde çok önemli etkileri var. Çocuklarımızın, kendisiyle barışık, yeri geldiğinde hatalarını kabul edebilecek güçlü bir rol model görmeye ihtiyaçları var. Birlikte yemek yemeye bile zaman bulamıyoruz mazeretine sığınarak, manevi hayatımızı ihmal edemeyiz. Çocuğumuzun bedensel gelişimi kadar ruhsal gelişiminden de biz sorumluyuz.
***
5- Ebeveyn olduğumuzu unutuyoruz
Çocuklarımız bizden anne baba olmamızı beklerler, arkadaş değil. Çocukluklarında kendi ailelerinden yeterli yakınlık görmemiş kişiler, anne baba olunca, çocuklarının en iyi arkadaşı olacaklarını söylerler. Öncelikle çocuğumuza annelik babalık yapalım. Bu, çocuğumuzla aramıza duvarlar örmek, evde emir komuta zincirleri tesis etmek değildir. Fırsatlar oluşturup, zaman zaman çocuğumuzun oyun arkadaşı olacağız, belli ölçülerde sırdaşı olacağız, ancak ev içindeki asli görevimizi hatırdan çıkarmamamız gerekiyor. Çocuğumuzun zaten kendi arkadaşları olacaktır, biz de kendi arkadaşlarımızla takılalım.
***
6- Dengeyi tutturamıyoruz
Çocuğumuzun okul, ev ve sosyal hayattaki plan ve programlarının süresini, miktarını ayarlamıyoruz, dengeleyemiyoruz. Otoriter ailelerde pek çok kurallar, nizamnameler vardır. İhmalkar ailelerde de durum tam tersidir, saldım çayıra Mevlam kayıra havası hakimdir. Gerekli gereksiz onlarca kural yerine, çocuğu teşvik edecek, işe yarayacak düzenlemeler, onun da bizim de hayatımızı kolaylaştıracak evdeki rahatsızlık veren sıkıyönetimi veya gevşekliği ortadan kaldıracaktır.
***
7- Çocuklarımızdan bizim hayallerimizi gerçekleştirmesini bekliyoruz
Çocuklarımızın, genetik olarak bizlerden farklı olduğunu kabul etmeliyiz. Onların farklı karakterleri, kişilikleri, potansiyelleri vardır. Çocuklarımızı kendi kalıplarımızın içine hapsetmeye hakkımız yok. Bizler hayallerimizi süsleyen birer doktor, avukat, vali, mühendis olamamışsak çocuklarımızı bu mesleklere zorlayıp, kendimizi tatmin yolları aramamız haksızlık olur. Eğer onları bu mesleklere ikna edersek bir sorun yok, rızaları dışında bir mesleğe çocuklarımızı zorlamayalım. Başta da belirttiğim gibi ebeveynler olarak pek çok hatalar yapıyoruz. Elimizde bir kullanım kılavuzu yok, çocuklarımızı yetiştirmek için. Beşer olarak hatadan hali değiliz. | http://ailem.zaman.com.tr/?bl=5&hn=5658
13:24 - 24/5/2007 - {yok} -
AHMET ALTUN
Hadis genel ifadesiyle, Allah için birbirlerini ziyaret edenler,
birbirine nasihat edenler, birbirlerine yardım edenler ve birbirlerini
sevenler Allah’ın sevgisini kazanmayı hak ediyor anlamını ifade
etmektedir. Dünyaya hükmeden bir kanun olan sevgi, imanın bir belirtisidir.
Hz. Peygamber, “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız.”
(Müslim) buyurmaktadır. Sevgi, insanı cennete götüren salih bir
ameldir. Sevginin en güzeli, en mükemmeli, en incesi, eşler arasında
oluşan sevgidir ki, ailede huzur ve mutluluğun devamını sağlar. “O’nun
varlığının ve kudretinin delillerinden biri de: İçinizden, kendileriyle
huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, birbirinize karşı sevgi ve şefkat
var etmesidir.” (Rum, 21)
Buhari’nin rivayetine göre, Resulullah’a, en çok kimi sevdiği
sorulur, O da herkesin önünde ‘AİŞE’ der. Başka bir hadiste de
müminlere şu tavsiyede bulunuyor: ‘En hayırlınız, eşine hayırlı
olanınızdır. Ben eşine en hayırlı olanınızım.’
EŞLER ARASINDA SEVGİ VE MUHABBETİ GELİŞTİREN VESİLELER
1. Anlayış, müsamaha, iyimserlik, süslenme ve yeniliğe dikkat edin.
2. Hediyeleşin, Efendimiz, “Hediyeleşin birbirinizi sevin.” (Beyhaki) buyurmaktadır.
3. Birbirlerine zaman ayırın ve birbirlerinizi dinleyin.
4. Tebessüm edin ve güzel sözler söyleyin. Her güzel söz ve tebessümün sadaka olduğunu unutmayın.
5. Zaman zaman ev işlerini birlikte yapın. Hz. Peygamber zaman zaman ev işlerine yardım ederdi.
6. Birbirinizi takdir edin, başkalarıyla kıyaslamayın. Hz. Peygamber, Hz. Aişe’yi takdir edip onu övüyordu.
7. Birbiriniz dostu olun. Sevinç ve sıkıntıları paylaşın,
istişare edin, şakalaşın. Bunlar aynı zamanda Hz. Peygamber’in birer
sünnetidir, muhabbete vesiledir.
***
“Benim için birbirini sevenlere muhabbetim hak oldu.” (Hadis-i Kutsi, Ahmed bin Hambel)
21:59 - 12/3/2007 - {yok} -
|
|
PROF. DR. HAYRETTİN KARA
Duygu ve düşüncelerimizin gen ve hormonlardan kaynaklandığı ve bu
nedenle de bazı duygu ve düşüncelerimizden sorumlu olmayacağımız
yanlıştır. Beyin nihayet kendini keşfediyor. Bu keşiflerin ötesinde
insanlığı hangi sürprizler bekliyor henüz bilmiyoruz. Belki de hiç
bilemeyeceğiz. Zira bilgimiz arttıkça bilmediklerimizin boyutlarının
tahayyülümüzün ötesinde olduğunu fark ediyoruz. Bilgimiz arttıkça basit
açıklamalar yerlerini karmaşık spekülasyonlara bırakıyor. Gerçekte hal
böyleyken, bilimsel bilginin özellikle medya aracılığıyla halka arzında
çok farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Sözü getireceğim yer aşkın
biyokimyası. Duygu, düşünce ve davranışlarımızla beynimizdeki biyokimyasal
faaliyet arasındaki ilişkiye değin bilgilerimiz gün be gün artıyor.
Gerçekten de her türlü düşünce, duygu ve davranışımızın beyinde bir
karşılığı var. Ama bu, insana ait tüm niteliklerin beynin biyokimyasal
süreçlerince belirlendiği anlamına gelmiyor. İşte bilimsel bilginin
kullanımında en büyük hata da bu noktada yapılıyor. Sonuçta
gazetelerde, dergilerde hatta konuyla ilgili sözde bilimsel kitaplarda
hayretten ağzımızı açık bırakacak ifadelerle karşılaşıyoruz. Örneğin
bir kitaptan alıntıladığım şu iki cümleye bakalım; ‘Sadakat görevi de
oksitosin ve vazopresin hormonlarına verilmiş durumdadır. Hatta bu
hormonların aşısının eşlere zerk edilebileceği günü iple çeken insanlar
vardır’. Sadakat, insana ait bir sorumluluktur. Sorumlu olan bizzat
insanın kendisidir. Sadakat eğer bir görevse, bu görev insan bedenine
ya da bedenin bir bölümüne ya da bu bölümdeki bir nörokimyasal sürece
ya da bu süreçte yer alan herhangi bir hormon ya da nörotransmittere
yüklenemez. Eğer böyle olsaydı insan olmak ne kolay olurdu. İşin
gerçeği, o zaman ‘insan olmak’ diye bir şey olmazdı. Öyle ya, hormonlar
görevini yapmıyorsa insan ne yapsın. Bu tam bir materyalist indirgemeci
yaklaşımdır. Şimdi bu indirgemeci yaklaşımın sonuçlarını biraz daha
açalım. Eğer sadakatten bazı hormonlar sorumluysa ihanetten de sorumlu
bazı hormonlar olması gerekir. Ya da ihanet, sadakat hormonlarının
görevlerini yapamamalarının ikincil bir sonucu olabilir. İki durumda da
sonuç değişmez. Her iki durumda da ihanetin bedeli en azından bir
vicdan azabı değil, gerekli hormon preparatını satın almak olur
yalnızca. Alıntıladığım ikinci cümlede de sadakat hormonlarının aşısını
heyecanla bekleyen eşlerden bahsediliyor. Sadakatsizlik bir hormon
aşısıyla çözümlenemeyecek kadar girift bir ilişki sorunudur. Öyle
girift ki arka planında bir yığın psikolojik, sosyokültürel dinamik
vardır. Bu dinamikler anlaşılmadan insan anlaşılamaz. Bu arada,
sadakati önemseyen eşlere şu kötü haberi de verebiliriz; insani
ilişkilerin giderek parçalandığı postmodern narsizm çağında sadakat
hormonlarından daha çok ihanet hormonlarının talibi olacaktır. Aşkın biyokimyasına dair medyada yer alan yazıların büyük
bölümünde yukarıda eleştirdiğimiz indirgemeci yaklaşım ve abartılı
üslup kullanılıyor. Yazıların genel havası şöyle; ‘Bilim aşka el atıp
onu laboratuvara soktu. Aşktan sorumlu hormonlar birer birer
keşfediliyor’. Verilerin yorumlanmasına ilişkin vahim yanlışlar bir tarafa,
bu çalışmaların pek azı insanlar üzerinde yapılmış. Oysa insanlar
üzerinde yapılan pek az çalışma var. Laboratuvar çalışmalarının büyük
bölümü deney farelerinin davranışlarıyla ilgili. Örneğin bu deneylerden
birinde tek eşli ve çok eşli iki tür tarla faresinin beyni incelenmiş.
Bu iki tür arasındaki temel farkın, beyinlerindeki oksitosin ve
vazopressin hormon reseptörlerinin yerlerinin değişikliği olarak
bulunmuş. Farelerin davranışlarıyla beyin biyokimyaları arasındaki
ilişkiler belli bir ölçüde insan davranışlarını anlamamıza yardımcı
olabilir. Ama nihayetinde insan, fare değildir. Diyelim ki benzer bulgular sadık insanlarla sadakatsiz
insanların beyinlerinde de gösterilsin. Ben de, çok büyük bir ihtimalle
her iki grubun beyin biyokimyalarının farklı olduğunu düşünüyorum. Ama
bu veriler bize, insani sadakatin bu hormonlara indirgenebileceğini
söylemez ki. Şimdi de insanlarda yapılan bir deneye bakalım. Bir grup
deneğe (âşığa) bir kez sevgililerinin bir kez de herhangi bir kişinin
resmi gösterilmiş ve her iki durumda beyin etkinliği tespit edilmiş.
Âşıklar sevgililerine bakarken, ventral tegmentum ve limbik sistem
denen beyin bölgelerinin etkinleştiği görülmüş.
Bu
arada dopamin ve noradrenalin gibi uyarıcı nörotransmitter düzeylerinin
yüksek, serotonin düzeylerinin ise düşük olduğu gözlenmiş. Peki bu
verileri nasıl yorumlayalım? Mesela şöyle diyebilir miyiz? Beynin
ventral tegmantum ve limbik sistemi âşık olur ya da âşık olan beyindir.
Eğer indirgemeci materyalist bir zihnimiz varsa diyebiliriz. Oysa âşık
olan, bedeni de muhtevi, insan denen mahluktur. Ama bu, aşk hali içinde
beynin ve bedenin biyokimyasının değişmediği anlamına gelmez.
Aslında yukarıdaki deneyin nihai anlamı, İbni Sina’nın genç
bir erkeğin hastalığını nabzını tutarak teşhis etmesinden çok farklı
değil. Anlatıldığına göre İbni Sina, hastalığı bir türlü teşhis
edilemeyen bir delikanlının asıl sorununun bir aşk derdi olduğunu
anlar. Başucuna oturur, nabzını tutar ve sohbet etmeye başlar. Konuşma
esnasında sevgilisiyle ilgili olabilecek bahisler açıldıkça
delikanlının nabzı hızlanır. Sonunda büyük hekim kalp atım hızındaki
değişikliklerin izini sürerek, gencin kime âşık olduğunu ve maşukunun
nerede yaşadığını tespit eder. Ama aynı İbni Sina aşk üzerine bir
risale yazar ve bu kitapçıkta basit cansız maddede bile aşkın var
olduğunu söyler. Daha sonra nebati ve hayvani nefislerdeki aşkı anlatır
ve aşk bahsini İlahi aşkla noktalar. Ama günümüzün popüler aşk bilimi
yazılarında İbni Sina’daki gibi aşkın ne tanımı vardır ne de
kategorileri. Konunun bir diğer boyutu da aşk denen ruhsal durumun giderek
bir psikiyatrik soruna indirgenir olması. Elbette aşk bir psikiyatrik
sorunmuş gibi görünebilir ya da gerçekte psikiyatrik bir sorun aşk
suretine bürünebilir. Bütün bunları ayırt edebilmek için biraz olsun
aşkın farklı vechelerini görebilmek gerekir. Bu konuyu
detaylandırmayacağım. Ama en azından popüler aşk biliminde sözü edilen
aşklarla, Yunus’un, Mevlânâ’nın bahsettiği aşk arasında bir nitelik
farkı olduğunu görelim. Yoksa böyle der miydi Yunus;
İşidin ey yarenler
Kıymetli nesnedir aşk
Değmelere verilmez
Hürmetli nesnedir aşk.
|
|
19:55 - 13/2/2007 - {yok} -
Sevdiğinize, eşinize nasıl hitap edersiniz? Şefkat mi daha ağır basar,
merhamet mi? Sevgi mi eklersiniz, emir kipinde nefret mi? Sesinize
eklenti olarak ne gönderirsiniz. Her ifade edişiniz, her sesiniz bir
feryat olarak mı çıkar? Sevgiyi bulmak kolay, zor olan onu elinde tutabilmek. Sevgiyi
duyabilmekle işin halledildiğini zannedenler aldanıyor. Zira iş
bitmiyor belki asıl o zaman başlıyor. Herkes sevgiden bahsediyor. Ama çoğunun gerçek sevgi ile zerre
kadar bir ilgisi yok. Güya “aşk”la birbirine bağlanan bazı çiftler bir
bakıyorsunuz çok geçmeden “şiddetli geçimsizlik” nedeniyle ayrılıyor.
Ne kadar şişirilirse şişirilsin, ne kadar reklam cümleleriyle galeyena
getirilirse getirilsin özünde ısmarlamalık ve ruhsuzluk hakimse, modern
sevgiler uçucu parfüm kokusu gibi geçici oluyor ve ardında derin bir
pişmanlık bırakıyor.
Sevgi hergün ihtimam isteyen bir çiçek bir çocuk gibidir. Sevgi
“el ele büyütülecek” bir şeydir. Ve sevgi “gösterildikçe” kökleşir,
yerleşir. Sevgiyi göstermek en başta gönülden dile dökülen ifadelerle
gerçekleşir. Sevgiyi göstermek beklemeye gelmez, sonra sonra deyip
ertelemek aslında sevgiyi tam olarak duyumsamayı da ertelemektir.
Sevgide ‘yarın’ sözüne yer yoktur, yarın çok geç olabilir. Kişi
yüreğinin sevgisini boşaltacak bir yürek bulmalı mutlak, elindekinin
kıymetin kaybetmeden bilmeli. Yeryüzünde hakiki sevgi kadar değerli, onun kadar paha
biçilmez ve onun kadar doğal, samimi ikinci bir şey yok gibidir. Evet
sevgi her şeydir. Her şeyi olanın bir şey vermesi gerekmez. O zaten her
halükârda elinde olanı gönlüne koymadan verebilir. Seven insan
sevdiğine itaat eder. Zira gerçek sevgiyi veren artık hiçbir şeyini
sevdiğinden esirgemez. Gerçekten seven insan sevdiğini her sözünü emir
telakki eder. Bunun için “Büyüklerin sözleri, sözlerin büyükleridir.”
denilmiştir. Biz de şimdi büyüklerin aşklarını ya da onların
sevdiklerine büyük bir aşkla söyledikleri sözlerini ele alırkan
“Büyüklerin aşkları, aşkların büyükleridir.” diyerek başlamak
istiyoruz. Ancak bunu ele alırken elbette ki o aşkların büyüklüklerini
ifade için günümüz sevgi sözcüklerini ya da aşklarına da vurgu yapıp
geçmek en doğrusu olacaktır. NASIL HİTAP EDİYORLARDI?
Sevginin, insan psikolijisine olumlu katkı yaptığını vurgulayan
Mevlânâ Hazretleri aşk ve sevginin benliği hor ve hakir kılıp, insanı
yükselttiğine dikkat çekiyor. “Onsuz bütün beden tamahtan ibarettir.
Tamah ise alçaltandır. Sevgi ve şefkat insanın, öfke ve şefkat ise
hayvanın temel hasletleridir. Sevgi güneştir; ama kusurları örtmede
gece gibi olun!” şeklinde özetler aşk ve sevgiyi.
Osmanlı İmporatorluğu’nun en şaşaalı döneminde yaşamış ve koca
imparatorluğun bir anlamda kaderine hükmeden kararlara etki eden birisi
olarak Hürrem Sultan’ın bu anlamda Kanuni Sultan Süleyman’a yazdığı
mektup ve ona hitapta kullandığı ifadeler çok önemli; “Ayağınızın bastığı toprağı yüzlerce defa öptükten sonra, benim güneşim ve saadetimin sermayesi sultanım.”
“Eğer siz, bu ayrılık ateşi ile yanmış, ciğeri kebap, sinesi
harap olmuş, gözleri yaşla dolmuş, gecesini gündüzünden ayıramayacak
kadar hasret denizinde boğulmuş biçareyi; aşkınızla, Ferhat ve
Mecnun’dan beter olmuş âşık kölenizi sorarsanız, sultanımdan ayrı
olduğumdan beri bülbül misâli âhım ve feryatlarım dinmemiştir. Öyle bir
hale düştüm ki, bu hasretin verdiği kahrı ve acıyı, Rabbim düşmanlarıma
vermesin.”
Saraya bir esir olarak getirilen Hürrem Sultan’ı görür görmez
Kanuni Sultan Süleyman Han’ın da bir anda âşık olduğunu haber verir
kaynaklar. İnsan bir kere de âşık olunca artık onu anlatmayla geçer
bütün vakti. Hürrem Sultan’ın Kanuni’ye yazdığı o sözlerden sonra şimdi
gelin hep birlikte Kanuni Sultan Süleyman’ın onun için neler yazdığına
bakalım: “Benim birlikte olduğum, sevgilim, parıldayan ay’ım, can
dostum, en yakınım, güzellerin şahı sultanım. Hayatımın, yaşamımın
sebebi cennetim, kevser şarabım. Baharım, sevincim, günlerimin anlamı,
gönlüme nakşolmuş resim gibi sevgilim, benim gülen gülüm. Sevinç
kaynağım, eğlenceli meclisim, nurlu parlak ışığım, meşalem. Turuncum,
narım, narencim, hayatımın aydınlığı. Gönlümdeki Mısır’ın sultanı,
varlığımın anlamı, İstanbul’um, Karaman’ım, Bütün Anadolu ve Rum
ülkesindeki diyara bedel sevdiğim. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin eşlerine yazdığı mektuptan şefkat, sevgi ve aşk dolu ifadeler de şöyle:
“İzzetli, hürmetli, hakikatli, adamlıklı, şefkatli, hatırlı,
gönüllü, asilli, usullu, akıllı, izanlı, hünerli, marifetli, üsluplu,
yakışıklı, güzel huylu, tatlı dilli, uzun boylu ince belli, ayıpsız
hatunum, helalim Firdevs Hatun huzuruna, derun-i dilden ve can u
gönülden selamlar ve dualar edip ol mübarek nazik hatırın sual ederiz,
Huda’nın birliğine emanet veririz. Benim nazlı yar-ı gamgusârım. Benim
şenliğim, şöhretim, benim sevdiğim, keyfim, benim canım Firdevsim!
Neylersin n’işlersin, ne keyftesin, ne fikirdesin, ne haldesin, ne
demdesin? Benim güzelim, garip gönlünü ne ile eğlersin? Benim güzel
keyfim, senden ayrılmak ne çetin ahval imiş bilmezdim.
19:54 - 13/2/2007 - {yok} -
|
Tanım ;
Diyalog'un kelime anlamı
Yunanca dialogos kelimesi fransızcaya dialogue olarak geçmiş, Türkçede diyalog olarak kullanılmaktadır. Karşılıklı konuşma demektir.Kişiler ya da, ideolojik, siyasi taraftarlarla karşıtları arasında, ayrılık konuları üzerinde bir anlaşmaya, geçici veya kalıcı bir uzlaşmaya varmak için görüşüp konuşmaya, ilişkiler geliştirmeye diyalog denmektedir.
"Dinler arası diyalog" ise, adından anlaşıldığı üzere, farklı ırk ve kültürlerden, değişik inanç, kanaat ve siyasi anlayıştan
Ana Sayfa
E-mail (diyalogveegitim@gmail.com)
Arşiv...Tüm yazilar
------------------------------------- M.F.GÜLEN STV ZAMAN BURC FM AKSIYON SIZINTI OSMANLICA ISLAM HUKUKU /Hayrettin Karaman KURAN DINLEYELIM HERKUL SORULARLA ISLAMIYET YÜZ OKUMA SANATI ERMENI SORUNU SAGLIK SAKINCALI MADDELER IBADET ESMA-ÜL HÜSNA HAT VE EBRU MICROSOFT NEY ÜFLE NUR PENCERESI GAZETE ILK SAYFALARI EBRU TV ZAMAN AILEM
En Son Eklenen Yazılar
- Çocuğum kitap okusun istiyorum
- İslâmî bir farz: Tefekkür
- Bangladeş'taki Türk Okulundan 'Eşsiz' Başarı
- Peygamberimiz her zaman mütebessimdi
- İyiliği yaymaya çalışalım
- Haftada bir sohbet iyi gelir!
- ''DIŞ DÜNYAYA AÇILMA KONUSUNDA TÜRK OKULLARI ÖNCÜLÜK ETT
- M.FETHULLAH GÜLEN
- Kalbim Uyumaz!..
- Bilinmeyen Yönleriyle Peygamber Efendimiz (SAV)
Kategoriler
-
-----------
|