DİYALOG VE EĞİTİM ...

M.FETHULLAH GÜLEN

Kategori: AKADEMI

Kürsü

Efendimiz'i Rüyada GörmekEfendimizi

Peygamber Efendimiz'i burada gören orada da görür; görür ve şefaatinden istifade eder.
Okuyun

Zihin Harmanı

Tevehhüm-ü EbediyetTevehhüm-ü Ebediyet

Tevehhüm-ü ebediyet, insanın kendisini ebedî ve lâyemût (ölmeyecek) zannetmesi...
Okuyun

Bamteli

Siz Kendinize Bakın!..Siz Kendinize Bakın!..

İnsan, Mevlâ-yı Müteâl'e farz ibadetlerle yaklaşır; nafilelerle ise, farzların eksikliklerini gidermiş olur.
Seyredin

01:01 - 26/5/2008 - yorum {yok} - yorum yaz

Peygamberlik liyakate dayalı ilahi bir ihsandır

Kategori: AKADEMI
 


Bir arı kovanının ana arıya ihtiyacı olduğu gibi beşer de peygambere muhtaçtır. Peygamber olmadan beşer ne ferdî, ne ailevî ne de içtimâî hayatını anlamlı kılamaz. Zira peygamber özel donanımlı bir insan olarak insanların Allah yolunda rehberi, Allah'ın da insanlara karşı elçisidir.

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bizim önümüzde Hakk'a götüren bir rehberdir. O, bize Hakk'a vasıl olma âdap ve erkânını göstererek yürüdüğü yolu, yürüyeceğimiz şehrah haline getirdiği gibi aynı zamanda, murad-ı ilahiyi bize intikal ettirmek üzere de Allah'ın bir Resûlü'dür. Kulluğu itibarıyla içimizden çıkar Hakk'a gider, elçiliği itibarıyla da Hak'tan döner, Hak ile halkı bir eder. Halkın içinde bulunur fakat Hak'la beraber olur.

Her fıtrat, ancak çok safî ruhlarda olabilecek bu durumu ihraz edemez. Ayet-i kerimenin ifadesiyle Allah, meleklerden de insanlardan da bir kısım pak ve nezih kimseler ıstıfa eder, seçer ve onları önemli bir misyon için ihtiyar buyurur. (Bkz. Hac Suresi, 22/75) Nübüvvet iktisab (kazanılarak elde) edilmez, o Allah tarafından bir mevhibe olarak verilir. Bazılarının düşünmeden seslendirdikleri "Feylesof peygamberden büyüktür. Çünkü feylesof meseleleri çalışarak bulur. Peygamber ise çalışmadan yapar. Allah'tan alır." görüşü bir aldanmışlıktan ve hezeyandan başka bir şey değildir.

Her peygamber, tertemiz ve nezih bir fıtrattır. Mesela Efendimiz'i ele alalım. Kendisine kırk yaşında peygamberlik gelmiştir. Fakat O'nun kırk yaşına kadar yaşadığı nezih hayatı adeta peygamberliğin temel taşları ve altyapısı gibidir. Ravi, O'nun yirmi beş yaşında iken Hz. Hatice'nin karşısındaki durumunu bize naklederken şöyle der: "Meysere kendisine Hz. Hatice'nin talebini ilettiğinde Resûl-i Ekrem buram buram ter dökmüştü." Evet, Allah Resûlü, iffetsizliğin hükümferma olduğu bir devirde kaşını kaldırıp da bir kadının yüzüne bakmamıştı. Evvel ve ahir sorgulanabilecek olumsuz hiçbir davranışı olmamıştı. Keza O'nun hiç mi hiç yalanı duyulmamıştı. Bu istikamet abidesiyle alakalı Muğîre İbn Şu'be Müslüman olmadan önce başından geçen şöyle bir hatırasını anlatır: Ebu Cehil ile beraber bir yolda yürüyorduk. Bir aralık Peygamberimiz karşımıza çıktı. Biz çakırkeyf bir laubalilik içindeydik. O ciddi bir sekine ve vakarla bize yaklaştı. Kendisine yakışır bir eda ile bize Hakk'ı anlattı. Bunun üzerine Ebu Cehil, "Senin peygamber olduğunu kabul etsek zaten dinine girer arkandan yürürdük. Seni kabul etmiyoruz." dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü ayrıldı ve gitti. Sonra benimle baş başa kalan Ebu Cehil bana şöyle dedi: "O'nun getirdiği haberlerin hepsi doğru. O yalan söylemez. Çünkü şimdiye kadar hiç yalanına şahit olmadık. Fakat Abdülmüttalipoğulları, 'Sikâye bizden, sidâne bizden, rifâde bizden, bir de kalkıp nübüvvet de bizden' derlerse ben buna dayanamam."

İlhama açık ruhların Efendimiz'le irtibatı vardır

Evet, Resûl-i Ekrem (aleyhi ekmelüt'tehaya), nübüvvetten evvel de paha biçilmez bir elmastı. Nübüvvet, O'na (sallallahu aleyhi ve sellem) semavi ayrı bir derinlik ilave ederek adeta O'nu bir kez daha saykıllamıştır. Yani bu muhteşem varlığa, vahiy gelmiş, O bu sayede mahbit-i vahy-i ilahi (vahyin odak noktası) olmuştur. Mertebelerine göre diğer nebilerin durumu da aynıdır. İşte bu tertemiz âli ruhlar Allah ile münasebet kurmuş, Allah da onları büyük bir vazife ile şereflendirmiştir.

Bu mevzuda sübjektif bir şey arz etmek istiyorum: Sizin içinizde de kalbi ilhama mazhar olanlar vardır. Mesela bunlar, yarın başına gelecek şeyleri, gelme sırasına göre Allah'ın izniyle keşfen veya müşahedeten veya uyku ile uyanıklık arasında keşfederler. (Ben öyle hüsn-ü zan ediyorum. Bu tür Hak dostları daima olmuştur ve olacaktır.) Ancak bu, herkes için söz konusu değildir. Bu, saf kalan ve saflaştırılanlara has bir mazhariyettir. Bunlar dün olduğu gibi bugün de vardırlar ve mazhar oldukları şeylerde nübüvvet ve mucizenin bir gölgesidir ve bunun adı velayet, ondan zuhur eden de keramettir. Bunlar birer ihsan-ı ilahidir ama hep liyakate terettüp etmektedir. Kişinin liyakati olur, tezkiye-i nefs eder, kalbini daima berrak ve duru tutar, günahlardan olabildiğine kaçınırsa, Cenab-ı Hakk da onu özel mevhibelerle serfiraz kılar.

Şimdi içimizde böylesi bir terakkiye mazhar olmayan kimseler, "Niçin bunlar seçilmiş?" diyemezler. Çünkü bu, liyakate terettüp eden bir mazhariyettir. Evet, Nebi, gölgesiz doğrudan doğruya semadan gelen vahye sinesini açar, ona mazhar olur ve her şeyi apaçık görür. İşte nübüvvet mazhariyeti! Herkes bu durumu ihraz edemediği için bir adı da Mustafa (seçilmiş, ihtiyar edilmiş) olan Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve diğer seçkinler, insanlarla Allah arasında birer vesile ve vasıta olarak vazife görmektedirler. Allah dostlarının menkıbelerinde insanın nefsini terbiye ettiği takdirde Resûl-i Ekrem'le doğrudan doğruya münasebet kurabileceği söylenir. Nitekim Allâme Suyuti, Efendimiz'le yetmişten fazla yakazaten görüştüğünü dile getirmektedir. Hatta Ehlullahtan öyleleri vardır ki, "Ben bir an Allah Resûlü'nün huzurunda bulunduğumu hissetmezsem ölürüm. Ben, O'ndan her an hayat alıyor, hayatımı O'nun işaretlerine göre tanzim ediyorum." demektedirler. Vâkıa, Allah Resûlü, "Size iki şey bırakıyorum onlara sımsıkı tutunduğunuz zaman dalalete gitmezsiniz. Bunlar Kitabullah ve Sünnetimdir." buyurarak işaretini verip gitmiştir. Ancak bununla beraber o büyük kâmetler, öyle bir yakınlıkla müşerref olmuşlardır ki, bir lahza orada bulunmadıklarını hissettiklerinde mahvolacaklarını zannetmektedirler. Bazıları ise bu huzurda olmadıklarını hissettiklerinde, "Huzuru ihlal ettik. Ters düştük." diyerek kalkıp boy abdesti almaktadırlar.

Evet, işte böylesine Resûl-i Ekrem (aleyhisselatü vesselam)la münasebettar kimseler de vardır. Bunlar olmazsa âlem başka âlem olur. Bu bir hal, keyfiyet, çap ve ağırlık meselesidir ve bunu madeni bakır olanlar değil, bîhemta elmas olanlar anlar.

ÖZETLE

1- Bir arı kovanının ana arıya ihtiyacı olduğu gibi beşer de peygambere muhtaçtır. Zira peygamber özel donanımlı bir insan olarak insanların Allah yolunda rehberi, Allah'ın da insanlara karşı elçisidir.

2- Resul-i Ekrem, nübüvvetten evvel de paha biçilmez bir elmastı. Nübüvvet, O'na (sallallahu aleyhi ve sellem) semavi ayrı bir derinlik ilave ederek adeta O'nu bir kez daha saykıllamıştır.

3- Peygamberlik, liyakate terettüp eden bir mazhariyettir. Evet, Nebi, gölgesiz doğrudan doğruya semadan gelen vahye sinesini açar, ona mazhar olur ve her şeyi apaçık görür. İşte Nübüvvet mazhariyeti!


Fethullah GÜLEN
Zaman - Kürsü
02 Mayıs 2008, Cuma

16:22 - 18/5/2008 - yorum {yok} - yorum yaz

Din konusunda rastgele konuşmamak gerek

Kategori: AKADEMI
 


Tesettürü, başörtüsünü başka adlar altında da olsa başka kaynaklara bağlamak, bu mevzuda tuhaf tuhaf ve birbiriyle tutarsız iddialar ortaya atmak, gülünç kaçmaktadır.

Tesettüre, başörtüsüne bazı mülâhazalarla karşı olabilirsiniz, ama bunun İslâm'da olmadığı gibi iddialar ileri süremezsiniz. Hele hele, en basit meselelerde bile bir uzmanına müracaat ederken, akıl ve ilim bunu böyle yapmayı gerektirirken, Allah'ın marziyatının, bizden neler isteyip neler istemediğinin ifadesi olan din konusunda da rastgele konuşamazsınız. Bu, en hafif ifadesiyle gayr-i aklîliktir, gayr-i ilmîliktir, had bilmemektir. En azından, ülkemizde din işlerini tanzimle vazifelendirilmiş Diyanet İşleri Teşkilatımız var, ona bağlı Din İşleri Yüksek Kurulu var, bunlara müracaat edilir ve onların sözü dinlenir.

Bu, meselenin bir buudu. Diğer buudu, ülkemizde ilme, ilmî, teknik kalkınmaya hizmet etmesi gerekenler, üniversitelerin din ve inanç değil, bilim yeri olduğunu söyleyerek başörtüsüne karşı çıkıyorlar. Bunu yapanlar, bilimi en öne alan insanlar. Nasıl bir tenakuz ve çarpıklık ortaya koyduklarının farkında değiller. Din ile bilimin arası Batı'da uzun süren çatışmalar sonunda ayrılmış; Descartes çıkmış, buraya kadar bilimin, şuraya kadar da dinin sahasıdır demiş. Bugün üniversitelerimizde benimsenen de bu. Gerçi böyle bir ayrılık, Müslümanlar olarak bizim inanç sistemimizde de, ilme bakışımızda da, tarihimizde de yoktur. İlim ve din, bizde aynı manânın iki farklı ifadesinden ibarettir. Biri zihnin, diğeri kalbin ışığı olarak görülmüştür. Bu sebeple, Batı'da Rönesans'a, ilimlerin gelişmesine zemin teşkil eden, bu gelişmeye dinamikler sağlayan muhteşem bir ilim tarihimiz var bizim. Bu tarihi dolduran İbn-i Sinalar, Zehravîler, Birunîler, Harizmîler, İbn Heysemler ve daha on binlercesi, tek bir sahada da değil, birkaç sahada birden hem birer büyük ilim adamı idi, hem de çok iyi dindardı, pek çoğu Sufi idi. Din ve ilim, bizim tarihimizde hiçbir zaman çatışır görülmedi, birbiriyle iç içe yer aldı. Ama Batı'daki çatışmanın neticesinde din ve ilme Kartezyen felsefede iki ayrı yer verildi. Dolayısıyla bir insan, dindar ise, dine bağlı ise, başını örtüyorsa bu insan ilim yapamaz, ilim insanı olamaz demek; üniversitelerde başörtüsü takmayı üniversitelerin ilim yuvaları olmasına aykırı görmek, bir ilim adamına asla yakışmayan bir tavırdır. Kaldı ki, hepimiz biliyoruz, Galileo da Newton da, Laplace da ve daha pek çokları da dine karşı değillerdi; hattâ içlerinden bazıları ciddi dindardı. Eddington'u nereye korsunuz? Dindar olmakla ilim yapmayı birbirinden ayrı mütalâa ederseniz, ilim âleminin başının taçlarından olan Einstan'a da muhalefette bulunmuş, din ile ilimden birini kör, diğerini topal yapmış olursunuz.


Fethullah GÜLEN
Zaman - Kürsü
09 Mayıs 2008, Cuma

16:21 - 18/5/2008 - yorum {yok} - yorum yaz

Büluğ çağına ermeden ölen çocukların durumu

Kategori: AKADEMI
 


Dünyaya canlı olarak gelip de vefat eden her çocuğun gerekli olan techiz ü tekfin işleri yapılır, sonra da cenaze namazı kılınır. Cenaze üzerine namaz kılmanın sevabı sadece cenazeye ait değildir.

Cenaze namazı cenaze hakkında bir duadır ve bu vazife, aynı zamanda müminler için de sevaba medar bir farz-ı kifayedir. Ayrıca üzerine namaz kılınan kimsenin yakınlarına da hem bir sevab hem de tesellidir. Şimdi kısaca birer birer bu hususlar üzerinde duralım:

Evvela, cenaze namazı bir duadır. Cenaze namazı ile hem Cenab-ı Hakk'a hamd ü sena edilmekte, hem Efendimiz'e salât ü selam getirilmekte, hem de cenazeye dua edilmektedir. Bu yönü itibarıyla da cenaze namazı bir mümin için tıpkı sair namazlar gibi bir vazifedir. Ancak kifâyeten (müminlerden bazılarının yapmasıyla diğerlerinin üzerinden sorumluluğun kalktığı bir ibadet) her müminin üzerine terettüp eden bir vazifedir. Farz-ı kifâye olarak bu vazifeyi eda eden insan asgari bir vacip sevabı kazanır. Sâniyen, vefat eden, bir çocuk ise bu çocuğun büluğa ereceği ana kadar yaptığı sevap ve hasenat, mümin iseler ve liyakatleri varsa o çocuğun ebeveynine râci olur. Bu durumda bir çocuk musalla taşına konulup dua edildiğinde yapılan dualar ebeveynin hasenat defterine de geçer ve şayet onlar, azapta iseler azapları hafifleyebilir; azaptan kurtulup halas olmuş iseler, bu dua onların cennette makamlarının yükselmesine vesile olabilir.

Sâlisen, o çocuk cennette anne ve babasının nurlu bir gilmanı olarak kucaklarında, onlara orada da çocuk sevgisini tattırmak için farklı bir rahmet dalga boyu sayılabilir. Evet, bir nokta-i nazara göre, burada büluğ çağına ermeden vefat edenler, cennette anne ve babalarına çocukluk zevkini duyurmak ve tattırmak için orada da çocuk olarak haşrolacaklar; anne ve babaları orada onları kucaklarına alacak, sevecek ve çocuk sevme zevkini oranın enginliğine göre duyacaklardır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in çocukla alakalı yapılan duada, "Allah'ım! Bunu benim için bir zâd-ı ahiret yap!" şeklinde bir ta'limi vardır ki, bu ilave yaşlılar için yapılan duada yoktur. Bu dualar, çocuğun nuraniyetine, orada daha sevimli olmasına, hatta anne ve babasına şefaat etmesine imâlar ve işaretler sayılabilirler. Nitekim bu mevzuda hasen derecede bir hadis-i şerifte, mahşerde, mümin anne ve baba cürümlerinden ötürü cehenneme sevk edilirken, çocuğun anne ve babasının eteğinden tutup onun cehenneme gitmesine mani olmaya çalışacağı rivayet edilmektedir. Yine Buhari, Müslim ve Ebu Davud'un süneninde geçen bir hadis-i şerifte, "Mümin anne ve baba bir rivayette iki, diğer bir rivayette üç çocuğunu kaybederse cehennemin kapıları onlara kapanır," buyurulmaktadır. (Mümin olmak ne güzel bir şey! Çocuklar bile ona şefaatçi oluyor.)

Cenab-ı Hakk rüşde ermeden ahirete irtihal eden evlatları, anne ve babaları hakkında zâd-ı ahiret ve şefaatçi kılsın!


Fethullah GÜLEN
Zaman - Kürsü
02 Mayıs 2008, Cuma

16:19 - 18/5/2008 - yorum {yok} - yorum yaz

Dünyada ukba eksenli varlık: Anne

Kategori: AKADEMI


Anne kendi dünyasında bir kutup varlıktır. Kâbe, topyekün kâinat hakikatinin; Mekke umum beldelerin, dimağ bütün bir bünyenin ruhu, mânâsı, özü ve atlası olduğu gibi, anne de âile cüz-i ferdinin temeli, direği, esâsı ve Yaratıcı Kudret'in de en önemli bir malzemesidir.

Yuvada her şey onun etrâfında döner, ona dolanır ve ona dönüşür. O ise kutup yıldızı gibi hep kendi çevresinde döner ve ucu gökler ötesi bir yörüngede yol alır. Evet anneler, dünyada ukbâ eksenli varlıklardır. Hilkatteki rol ve istihdamlarıyla elde ettikleri mükâfatları, çektikleri meşakkat ve sıkıntılarıyla gördükleri mukabele arasındaki tenâsübsüzlük (uyumsuzluk) bu gerçeğin en açık delili. Bunun böyle olduğunu anlamak için uzun boylu araştırmaya da gerek yok; onların bir ömür boyu neler ekip neler biçtiklerine, neler çekip neler bulduklarına göz ucuyla bakmak bile yeter sanırım. Simaları cennetteki hûrilerin yüzleri kadar uhrevî, bakışları meleklerinki kadar derin, duyguları da ruhânîlerinki kadar durudur annelerin.. onlar, suyu, toprağı, havası ötelerden getirilmiş mübârek bir zeminin gülleri gibi o kadar imrendirici, o kadar sevimli, o kadar büyüleyicidirler ki, insan dikkatle bakabilse onlarda cismâniyetini aşan, dünya ve içindekilerini aşan, hatta kendilerini de aşan bir sihrin bulunduğuna hükmeder.

Duygu ve düşünceye açık mütecessis ruhlar, onların her zaman hisli, içli ve şefkatle köpüren dünyalarında, firdevsî düşüncelerle beslenmiş en tatlı rüyâların akislerini bulur ve insanî tasavvurları aşan bir zevk zemzemesine ulaşır. Biz hemen her zaman, onların ikliminde geceleri ayrı bir edâda, gündüzleri de başka bir üslupta sekîne televvünlü esintiler duyar ve gönüllerimize, göklerin merhametinin, şefkatinin ve şiirinin döküldüğünü hissederiz; hissederiz de, ufkumuzun bitevî meleklerle, ruhânîlerle kuşatıldığını sanırız. Kim bilir kaç defa, onların gecenin koynunda menekşe renkli füsûnlu çehrelerinde, hilkate esas teşkil eden bir ruh ve mânânın bütün zamanları ve mekânları aşıp bulunduğumuz yere sarkıtıldığını görmüş ve kökü sonsuzlukta engin bir rahmetin, onların tebessüm ve teessürleriyle iç içe parıldadığını hissetmiş; muğlâk, müphem fakat cezbedici bir kısım sâiklerle kendimizi onların kucaklarına atmak istemişizdir. Kim bilir kaç defa kırılmış-dökülmüş, buruklaşmış-garipleşmişizdir de, onların ümit ve itmi'nân tüten, o kuş yuvalarından daha sıcak, daha canlı, daha duru ve âdeta tılsımlı sînelerine kendimizi salmış, onların esrarlı mırıltılarıyla hazdan hazza kanatlanmış ve huzurla gerinmişizdir. Onlar, bizi, her bağırlarına basışlarında karşılık beklemeyen birer vefâ kahramanı misillü büyülü bir hâl alır; biz de onlarla her şeyi aşabileceğimiz hissiyle bir güven ve emniyet içinde gerilir, etrâfı süzer; hatta herkese meydan okuyor gibi bir tavra girer ve onlara sımsıkı sarılırdık.

Anne, gökler kadar derin.. ve içinde göklerin yıldızları kadar duygu ve düşüncelerin kaynaşıp köpürdüğü, köpürüp lav ırmakları veya yeraltı çayları gibi şuraya-buraya aktığı sırlı bir his yumağıdır. Evet o, acı-tatlı kaderiyle uyumlu.. sevinçlerle, kederlerle barışık.. beklentileri olmayan, beklentilere takılıp yavrularına gönül koymayan.. tabiatı İlâhî ahlâkla kristalize öyle bir vefa ve şefkat âbidesidir ki; ne çektiği mihnetlerin mahşerdeki ter lüccesine denk gelip gırtlağına dayanması; ne de evlat vefâsızlığının bir poyraz gibi esip rûhunu sarması; sarıp ona gurbetlerin en acısını yaşatması onu dize getiremez ve ona "pes" dedirtemez...

Herhangi bir beklentiye girmeyen şefkat kahramanları

Çocuğunun parçalayıcı neşterleri altında, ciğeri delik-deşik edilirken, bıçağı eline kaçırıp da "Anam!" diye inleyen bir kanlı kâtilin koluna "kuzum!" çığlıklarıyla sarıldığı hikâye edilen bir anne ciğeri üstûresini, çocukluğumdan beri ne zaman anmışsam hep ürpermiş ve bu mini damlada anne şefkatinin enginliğini duymaya çalışmışımdır. Hele, ebediyet ve ahirete inanan, dolayısıyla da bedenî ve cismânî olduğu kadar uhrevî ve rûhânî yanları da olan anneler!. Bunlar madde ve mânânın, cisim ve rûhun yerleşik âleminde, gönülleri evlatlarına karşı, tasavvurlar üstü öyle güçlü râbıtalara sahiptir ki; dünya ehlince çok köklü ve güçlü kabul edilen alâkalar bile ona nispeten zayıf bir gölgeden ibâret kalır. Ne var ki, imanı, imandaki sonsuzluk zevkini duymayanlara bunu anlatmak çok da kolay olmayacaktır. Evet, onlardaki samimiyetin hep böyle derin kalmasını, ihlâsın kesintisiz devam etmesini.. ve onların kalplerinin her zaman sevgiyle coşmasını, bakışlarının alâka ve güven vaadiyle içimize akmasını, fenâ ve zevâl vadilerinde yetiştikleri halde bu kadar ebedî ve mâverâî hislerle dolup-taşmalarını anlatmak oldukça zor olsa gerek...

Bir düşünün; bizim için onlar, ne uzun hazırlıklar dönemi geçirmiş!. Ne aşılmaz zorluklara toslamış ve neleri aşmış?. Ne çetin hadiselerle pençeleşmiş, ne kadar hayâl ve melâl ile oturup kalkmış?. Ne hülya ve rüyâlarla dolup boşalmış, ne kadar yeis ve inkisarlarla burkulmuş?. Ne zorluk ve sıkıntıları göğüslemiş ve kaç türlü çileyle preslenmiş?. Ne sancılar çekmiş ve ne kadar inlemiş? Kaç defa çığlık çığlığa ağlamış ve ne kadar ağlama dindirmiş?. Kaç defa merhametle coşmuş ve kaç defa merhamete ihtiyaç hissetmiş?. Hâsılı bizim için ne değerli şeyler harcamış ve ne emekler sarf etmiş.. sarf etmiş ve sonra da herhangi bir beklentiye girmemişlerdir... Evet bizi, varlığa ermenin hemen her safhasında kucaklayan, koklayan, öpüp öpüp okşayan, teessür ve infiallerimizi yatıştırıp sıkıntılarımızı paylaşan; yemeyip yediren, giymeyip giydiren, açlığını-tokluğunu, açlığımız-tokluğumuz içinde hissedip yaşayan, mutluluk ve saadetimiz adına insanüstü bir gayretle akla-hayale gelmedik zorluklara katlanan.. bize, vücudumuzun gelişmesi, irâdemizin kuvvetlenmesi, zekâmızın incelip keskinleşmesi, ufkumuzun uhrevîleşmesi yollarını gösteren.. bütün bunları yaparken de açık-kapalı herhangi bir beklentiye girmeyen bir varlık varsa, işte o da anadır.

Allah, öyle bir sultanlık vermiştir ki annelere...

Biz hayatımızın önemli bir bölümünü tâvusların renk renk tüylerinden daha güzel; çiçeklerin sihirli dünyasından daha büyülü, kuş yuvalarından daha sıcak ve daha canlı, en koruyucu seralardan daha koruyucu, daha emin onların kucaklarında, onların atmosferinde geçiririz. Evet biz, korumanın-kollamanın, neşesini-heyecânını, gösterişini-hesâbını, sistemini-yolunu onlarda görmüş, onlarda tanımış, onlarda duymuş ve onlarda tatmışızdır. Hele, ihtiyaç ve zaaflarımız; güçsüzlük, yetersizlik ve hayatın bir kısım aksilikleriyle birleşerek üzerimize çullanışında hep onlara sığınmış ve karşımıza çıkan handikapları hep onlarla aşmaya çalışmışızdır. Biz onlara sığınırken onlar da gönüllerinin bütün sıcaklığıyla bizi sînelerine basmış ve hafakan dolu gönüllerimize emniyet ve itmi'nân üflemişlerdir.. böyle durumlarda, zannediyorum hemen herkes, kendi gönlünden olduğu kadar, onların bakışlarından, tebessümlerinden, mimiklerinden kopup gelen bir his tufanını, bir şefkat esintisini ve sessiz bir şiiri dinler gibi olurdu.

Biz, onlarla geçen bu hisli, bu hülyâlı gün ve gecelerin içinde âdeta hep bir saadet rüyâsı yaşamışızdır. Günlerin masmavi saatlerinde hayâtın en tatlı nağmelerini, annelerin bam teli gibi ses veren sînelerinden duymuş ve şuurlarımızın ihâtası ölçüsünde "herhalde gerçek mutluluk da bu olsa gerek" demiş ve kendimizden geçmişizdir.

Anne, hilkat hadisesinin en önemli esâsı, insanlık dünyasının en bereketli rüknü ve bizim de gözümüzün aydınlığıdır. Biz hepimiz, medyûniyetin en altından kalkılmayanı ve sorumluluğun en ağırıyla onun karşısında iki büklümüz. İki büklümüz ve şerefimiz de gökler gibi bu kamburumuzda. Annenin pırıl pırıl çeliğine su veren kaynak, meleklerin ak güvercinler gibi başına konup kalktıkları cennet şadırvanları olsa gerek! Öyle olmasaydı rûhunun ışığı hiç gözlerimizi böylesine kamaştırabilir miydi? Onun ışığı değil, gölgesi bile pervâneleri yakar -kendi dünyamda o yüce mâhiyetin tedâi ettirdiği öldüren hislerin şokunu henüz üzerimden atabilmiş değilim- ziyâsı, -şimdilerde daha iyi hissediyorum- karanlık gönüllerimizi aydınlatan sırlı bir ışık kaynağıdır.

Anne, rûhundaki incelikle yürekliliği at başı götüren öyle bir şefkat kahramanıdır ki, şefkati, refeti ve zerâfetiyle ele alındığında bir tüy gibi yumuşak, bir ipek gibi de ince ve zarif olmasının yanında çocuklarını koruma ve kollama hususunda bir dişi aslan gibi sert ve parçalayıcıdır. Şu gök kubbe altında ne varsa onun eli hepsinin üstündedir.. ve cennete giden yol onun ayaklarının altından geçer. Allah, kitabında ona öyle bir ululuk ve sultanlık vermiştir ki, yeryüzü sultanlıkları ona nispeten, liyakatsiz başlarda kuru birer taçtan ibâret kalırlar. Zâten, onun ayağının altında yerini bulamamış başlardaki taçların da kalıcı hiçbir değeri olduğu söylenemez.

Ey ruhlar gibi ince, melekler kadar mâsum ve gökler kadar da derin, yüce ve değerli varlık, öteler sana kıymetler üstü kıymet vermekte ve senin nazını çekmektedir. Senin ününün bestesi tâ meleklerin oturup kalktığı yerlerde duyulmakta, hayatının şarkısı cennet yamaçlarında yankılanmaktadır. Sen her zaman duygu kancalarının ucu ciğerinde, din cevherinin gerdanlığı da boynunda yaşadın! Biz hepimiz senin kölelerin, sen ise şefkat, vefâ ve samimiyet ağıyla bizleri avlayıp esir eden taçsız bir sultansın! Eğer şu varlık âleminde her şeyin kendine göre bir rûhu, bir hayat cevheri varsa, bizim hayat cevherimiz de sen olmalısın! Allah, kıyâmet sabahında seni Zâtının ışıklarıyla aydınlatsın! Geleceğin, cennetin cuma yamaçları gibi neşeli ve vuslatın da kutlu olsun!

(*) Annesi Refia Gülen Hanımefendi'nin vefatından sonra Sızıntı Dergisi'ne (Eylül 1993) yazdıkları yazıdır.


M.FETHULLAH GÜLEN (*)
11 Mayıs 2008, Pazar

16:18 - 18/5/2008 - yorum {yok} - yorum yaz

Sonraki Sayfa
Tanım ;
Diyalog'un kelime anlamı Yunanca dialogos kelimesi fransızcaya dialogue olarak geçmiş, Türkçede diyalog olarak kullanılmaktadır. Karşılıklı konuşma demektir.Kişiler ya da, ideolojik, siyasi taraftarlarla karşıtları arasında, ayrılık konuları üzerinde bir anlaşmaya, geçici veya kalıcı bir uzlaşmaya varmak için görüşüp konuşmaya, ilişkiler geliştirmeye diyalog denmektedir. "Dinler arası diyalog" ise, adından anlaşıldığı üzere, farklı ırk ve kültürlerden, değişik inanç, kanaat ve siyasi anlayıştan

Ana Sayfa
E-mail (diyalogveegitim@gmail.com)
Arşiv...Tüm yazilar
-------------------------------------
M.F.GÜLEN
STV
ZAMAN
BURC FM
AKSIYON
SIZINTI
OSMANLICA
ISLAM HUKUKU /Hayrettin Karaman
KURAN DINLEYELIM
HERKUL
SORULARLA ISLAMIYET
YÜZ OKUMA SANATI
ERMENI SORUNU
SAGLIK
SAKINCALI MADDELER
IBADET
ESMA-ÜL HÜSNA
HAT VE EBRU
MICROSOFT
NEY ÜFLE
NUR PENCERESI
GAZETE ILK SAYFALARI
EBRU TV
ZAMAN AILEM

En Son Eklenen Yazılar
- Çocuğum kitap okusun istiyorum
- İslâmî bir farz: Tefekkür
- Bangladeş'taki Türk Okulundan 'Eşsiz' Başarı
- Peygamberimiz her zaman mütebessimdi
- İyiliği yaymaya çalışalım
- Haftada bir sohbet iyi gelir!
- ''DIŞ DÜNYAYA AÇILMA KONUSUNDA TÜRK OKULLARI ÖNCÜLÜK ETT
- M.FETHULLAH GÜLEN
- Kalbim Uyumaz!..
- Bilinmeyen Yönleriyle Peygamber Efendimiz (SAV)
Kategoriler

- ----------- Locations of visitors to this page