| DİYALOG VE EĞİTİM ... |
1996 yılında1996 yılında İngilizce Kimya Öğretmenliğinden mezun olduğundaRomanya Bükreş'teki matematik - bilgisayar okulunda kimya öğretmeni olacağı iletildi. O zamanlar bir üniversite hazırlık dershanesi yurdunda belletmendi. Mezun olunca bir dizi ameliyat geçirdi ve bir dönem bitti fakat hala Bükreş'te öğretmenlik nasip olmamıştı. Bir gün Köstence deki kimyacı arkadaşın iki saatlik mesafede olan Bükreş'te de durumu idare edebileceği; Yakutistan a gidecek arkadaşın ailevi sebeplerden dolayı oraya gidemediği; orada milli eğitim bakanlığı düzeyinde bir kriz yaşandığı ve acil kimya öğretmenine ihtiyaç duyulduğu iletildi ve oraya gidip gidemeyeceği soruldu. Bilmiyordu Yakutistan neresi? Haritadan gösterdiler. Gider misin? dediler. Siz nasıl uygun bulursanız dedi. Dedi ama bir yandan da iki defa altışar saatlik retina dekolmanı ameliyatı olmuş ve son ameliyatın tesirindeydi. Sol gözü hala mosmor ve sargılıydı. Ailesine durumu açtı. Babası çıldırmıştı. Zaten öğretmenliği tercih etmesine de bayağı içerlemiş durumdaydı zira o zamanlar aldığı puanla birçok tıp fakültesine gidebiliyordu. Şimdi ameliyatlı haliyle Sibirya'nın en ücra köşesinde babasına göre bir maceraya atılması büyük bir akılsızlıktı. Zira bin bir zorlukla okumuştu oğlunu zaten ama mezun olur olmaz bütün kariyer imkanlarını elinin tersiyle bir tarafa itip hiçte cazip olmayan bilinmedik bir diyara üstelik hiç tanımadığı insanlarla birlikte öğretmenlik için yelken açması yakın çevresindeki insanlara hala anlatmakta zorlandığı bir konu olagelmişti. Aileyle ilişkileri askıya aldı. Bir kış ayıydı. - 65 dereceye göre üzerine elbiseler alması gerektiği söylendi. Kuzu derisinden bir kürk ve içi kuzu tüyünden bir bot aldı. Ve ertesi gün sessiz sedasız temsilci Mustafa beyle Moskova'ya doğru yola çıktılar. Yaklaşık 2 saat sonra Shremetova hava limanına geldiğiklerinde akşam olmuştu. Onu tedirgin eden dışarıdaki dondurucu soğukluktan ziyade Moskova'nın o korkutucu havası ve insanların abus çehresiydi. Bir süre bekledikten sonra onları aydınlık simalı bir aile çocuklarıyla birlikte karşıladılar. Rahatlamıştı. O kadarki Aeroflot havayollarına ait uçaktaki yemekleri yiyememe ihtimali düşünülmüş sandviçler hazırlanmıştı. Çok uzun bir araba yolculuğu yaptılar. Moskova'nın öteki ucundaki sıcak mütevazi eve geldiklerinde yorgundular. Yemekten sonra kısa bir sohbetin ardından yattılar. Sabaha kadar uyuyamadı. Sabah kahvaltıda aileyi biraz daha yakından tanıma fırsatını yakaladı. Kahvaltı masası mütevaziydi. Evin sahibesi annesinin gülümsemesini ve ihtimamını hiç aratmayan bir sıcaklıkla ona birazda esprili bir üslupla kerdeşim ye domatesten de peynirden de ye orada özlersin böyle bir kahvaltı masasını derken masadaki bütün çehreler mütebbessimdi. Oysa bütün bunları tatlı bir şaka olarak algılıyor o kadarda değildir canım diye düşünüyordu içinden. Orada daha beteriyle karşılaşacağını nereden bilebilirdi ve bu mütebbessim çehrenin orada bir kahraman olduğunu… Abla 30 lu yaşlardaydı. Bir yıl öncesinde onun gideceği Yakutsk'daki okulda görev yapmıştı eşi Serdar bey. Kendiside o zamanlar hepsi bekar ve yemeklerini okulda yemek zorunda olan öğretmenlere yemek hazırlarmış bazen. Bir gün yine gecenin geç saatlerinde yarı uykulu bir halde ertesi günün yemeklerini hazırlarken Efendimiz SAV teşrifiyle müşerref olmuş ve sırtı sıvazlanmış birisi olduğunu Yakutsk'a gidince arkadaşlarından dinleyeceti. Sabah erken çıktılar. Öğle üzeri yine aynı hava limanındaydılar. Mustafa bey uçağının geciktiğini saat 16:00 da kalkacak olan uçak için boarding yapılan kapının önüne onu bırakıp kendisi Buryat a uçtumuştu. İki saat bekledi. O zamanlar Rusya'da hava limanlarında bile İngilizce bilen birisini bulmak zordu. Erkeklerin çoğu sarhoş olmayanları daha da korkutucuydu. O yüzden temiz yüzlü, öğrenci olduğu elinde taşıdığı kitaplardan anlaşılan bir bayanın yanına yaklaştı ve durumumu anlattı. Aynı uçağa bineceklerini endişelenmemesi gerektiğini söyledi. Biraz rahatlamıştı. 16:00 da hareket eden uçağın penceresinden bakarken zamanın çok hızlı aktığını fark etti. Doğuya doğru uçarken hava çok hızlı kararıyordu. Bir anda akşam oluverdi. Altı saat uçtu. Uçak alana indiğinde insanların kürklere sarıldığını görünce oda elbiselerini giymeye başladı. Marka diye aldığı bej rengi beresini giyerken insanların ona güldüklerini fark etti. Havalimanı içerisindeki otobüsün içine girince başka bir Rus kadın yaklaştı yanına. Sarhoştu.Rusça bir şeyler söyledi O İngilizce mukabele edince bozuk bir İngilizciyle ona nereli olduğunu sordu. Türk olduğunu söylediğinde ona: - O Turks… I like you… you are hero…they are fearless…* dedi. Ve ekledi: - You know if you stay here for 15 minutes, you die… Come on let's go home, tomorrow you will go to your friends.** Arkadaşlarım beni bekliyor dedi. Nazikçe teklifi reddeti. Otobüsten indi. 15 dakika kadar sırada bekledi içeri girebilmek için. Bu sırada bacaklarının titrediğini ve çok üşüdüğünü fark etti kafası donmuştu adeta. Karanlık bir mahzenden geçiyordu ki o karanlıkta kafasına birisi bir kalpak geçirdi. Hemen tanımıştı bekleyen arkadaşları onu . Zira hava -60 dereceydi ve ancak bekledikleri kişi giyebilirdi o havada bej rengi örme bereyi. İçeriye alıp biraz ısıttılar ve arabaya binip eve gitmek üzere yola çıktılar. Çocuklar gibi şendiler arabada. Bütün endişelerine ve olumsuzluklara rağmen sımsıcak insanların varlığı cesaretlendirmişti onu. Dört kişi beraber bir apartman dairesiydi kaldıkları yer. Tanışma ve sohbetten sonra yattılar. Yine uyuyamadı. Biraz dalar gibi oldu. Uzaklardan kulağına gelen sabah ezanıyla uyandı. Sabah vazifesini eda ettiler. Hiç dikkatini çekmemişti orada cami olmadığı. Sık sık duyuyordu bu ezan sesini bir gün merak etti sordu arkadaşlarına cami konusunu. Evet yoktu cami. Peki nereden geliyordu bu ezan sesi? Aynı sesi hepsinin duyduğunu sıradan bir olay gibi anlattılar ona. Sahabenin uğrayamadığı kara parçasıydı yeryüzünde Yakutsk. Stalin döneminde sürgün edilmiş ve dinleri unutturulmuş tatarlardan başkası da yoktu müslüman olarak. Soyumuzun en çekik gözlü ve en hırçın Türkleriydi Sahalar. Şamandılar. Hiç Müslümanlığı tanımamışlardı. Hala başkent içinde at sırtında gezenler vardı. onları damarlarında taşıdıkları kan ve konuştukları dilin benzerlikleri yakınlaştırıyordu. Fakat Sahalar konuşmuyordu dillerini hatta utanıyorlardı eski Türkçe'den… Ta ki bizim Van Bulanık'tan gelen ve oradaki dost düşman herkesin gönlünde taht kuran kürdi Faruk bey ve Diyarbakırlı Muharrem bey gelene kadar… Harun Özdemir 19:25 - 26/2/2007 - yorum {yok} - yorum yazMAHMUT ÖVÜR'ün yazısı Değerli
Dostlar, Sabah'tan Mahmut Övür gibi yazarlar objektif bir şekilde Türk
Okulları'nın gerçeğini dile getirebiliyorlar, devletimizin bazı
ülkelerde resmi temsilcileri olmadığı halde bu kültür elçilerimiz
oralarda Türk Bayrağını ve kültürümüzü temsil ediyorlar. STV Ayna Programı bunları
yakından gösteriyor ki; İngilizlerin, Fransızların sömürme amacıyla
gittikleri ülkelere bu yiğitler inancımızı götürerek oraların inleyen
neslinin elinden tutuyorlar. Oradaki veliler diyor ki: "Uyuşturucudan ve kötü alışkanlıklardan yavrularımızı ancak Türk öğretmenler kurtarır."
Basınımızdaki bazı
şartlanmış kafa ve kalemlere umarız bu yazılar bir referans olur,
sizler de aşağıdaki yazarın mail adresine tebrik mesajı yazarsanız, bu
yazarların Türk Okulları'nı anlatmalarında bir şevk ve heyecan
uyandırmış olabilirsiniz.
FETHULLAH HOCA'NIN MİSYONERLERİ NEYİN PEŞİNDE?
Güney Afrika ve Kenya'da Fethullah Gülen grubunun açtığı Türk okullarına yapılan geziye katılan Sabah Yazarı Mahmut Övür, ilginç bir analiz kaleme aldı: Sabah MAHMUT ÖVÜR'ün yazısı Fethullah Hoca'nın 'misyonerleri' neyin peşinde? Bir süre önce Kenya ve Güney Afrika Cumhuriyeti'ni kapsayan bir geziye katıldım. Yola çıkarken kafamda tek bir soru vardı: Dünyanın dört bir yanına yayılan hatta adını ilk kez duyduğumuz ülkelerde açılan Türk okulları ne amaçla açılıyor? Aslında bu soru Türkiye'de pek çok insanın kafasını karıştırıyor. Şüphe ile bakanlar da samimiyetle olayı anlamaya çalışanlar da bu sorunun cevabını merak ediyor. Çünkü, Sibirya'dan Kamboçya'ya, Arjantin'den Angola'ya, onlarca ülkede bir "derviş sabrı" ile çalışmak ve hiçbir beklenti olmadan bunu yapmak dışarıdan bakanlar için anlaşılabilir bir durum değil. Afrika'nın iki ülkesi, Kenya ve Güney Afrika Cumhuriyeti'ne işte bu merakla gittim. İlk durağımız Kenya'nın başkenti Nairobi'ydi. Nairobi'deki Türk Okulu'nun müdürü Mehmet Yavuzlar bizi karşıladı. Okulun adı, Light Akademi. İlkokulda 240, lisede ise 300 öğrenci okuyor. On yıldır orada eğitim veren Türk okulu, başarı sıralamasında Kenya'daki tüm okullar arasındaki 7. sırayı alarak inanılmaz bir başarıya imza atmış. Okula ulaştığımızda güzel bir sürprizle karşılaşıyoruz. Geniş bir salonun ortasında 4 zenci kız öğrenci. Önce herkesi Türkçe selamlıyorlar. Sonra da Mahsun Kırmızıgül'den bir şarkı söylüyorlar: "Hepimiz kardeşiz." Bununla yetinmiyor bir de Sezen Aksu'dan "Firuze" yi söylüyorlar... Düşünsenize, Kenya'nın başkenti Nairobi'de Sezen Aksu, Mahsun Kırmızıgül söyleyen zenci çocuklar... Herkes etkileniyor. Ama bu okulları, o ülkelerde etkili kılan sadece bunlar değil. İşin sırrı başka. Bir gece Nairobi'de kaldıktan sonra Güney Afrika Cumhuriyeti'ne geçiyoruz. Güney Afrika Cumhuriyeti birkaç açıdan ilginç bir ülke. Nüfusu 44 milyon. Kişi başına milli gelir 10 bin dolar. Yönetim şekli çok farklı. Üç başkenti var. Birbirlerine yakın da olsa yasama, yürütme ve yargı ayrı ayrı kentlerde. Ve 9 eyaletten oluşuyor. Belki de en ilginci 11 resmi dilin olması. Özellikle okullarda biri İngilizce olmak üzere iki dil mecburi okutuluyor. Güney Afrika Cumhuriyeti'nin Johannesburg, Durban ve Cape Town kentlerinde Türk okulları var. Tek tek hepsini geziyoruz. Her birinin ilginç kuruluş öyküleri ve ülke çapında ciddi başarıları var. Kimi matematik, kimi kimya, kimi fizik olimpiyatında birincilik kazanmış. O okulları cazip kılan yanlardan biri de bu. Bugün Afrika'nın 30 ülkesinde 53 Türk okulu eğitim veriyor. Peki büyük çoğunluğu Hıristiyan olan bu ülkelerin vatandaşları neden çocuklarını Türk okullarında okutuyor? Bu sorunun iki cevabı var: Birincisi okulların ülke çapındaki başarısı, ikincisi ise ahlaki değerler... AIDS'in kol gezdiği, kötü alışkanlıkların yaygın olduğu Afrika ülkelerinde bu okulların güven vermesi doğal. Şimdi gelelim başta sorduğumuz soruya. Acaba dünyanın dört bir yayına yayılan Türk okulları neyin peşinde? Bu okullar öğrencileri Müslüman yapmaya çalışan birer "misyonerlik" merkezi mi, yoksa Türk propagandası mı yapıyor? Önce kısa bir tespit yapalım: Fethullah Gülen Hoca'nın okullarında eğitim veren öğretmenlerin büyük çoğunluğu gençlerden oluşuyor. Hepsi de ODTÜ ve Boğaziçi gibi en iyi üniversitelerden mezun. Türkiye'nin dört bir yanından gelen bu öğretmenler hiç tanımadıkları ülkelerde binlerce öğrenciyi eğitmek için inanılmaz bir çabaya imza atıyor. Çoğuyla uzun uzun konuştum. Tarık Şen, İlhami Demirtaş, Tufan Aydın, Tahsin Tümer, Tarık İmre gibi orada karşılaştığım her yönetici veya öğretmenin o ülkelerde "iyi insan" olmak ekseninde iki şeye, "Türkiye ve modern Müslüman" imajı yaratmaya hizmet ettiklerini gördüm: Tıpkı ünlü Kırgız yazarı Cengiz Aytmatov'ın dediği gibi: "Bu okullarda din, dil, ırk ayrımı yapılmaksızın insanlık sevgisi üzerine eğitim yapılıyor."
19:22 - 26/2/2007 - yorum {yok} - yorum yazAdın Yasin Senin!
Genç adam, ofisinde, masanın tam karşısındaki duvarda asılı, Orta Asya ülkelerini gösteren haritaya dalmıştı yine. Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan... On sene evveline kadar buraların adını bile bilmezdi. Kafasının arşivinde, liseden kalma Türkler, Anadoluya Orta Asyadan göçmüştür cümlesi vardı sadece. Uçsuz bucaksız o coğrafya, kendisi ve kendisi gibi bir çokları için, pek de iyi şeyler çağrıştırmayan dört harften ibaretti S.S.C.B.
Eğil de kulak ver bu sessiz yığın ...Ve Almatıyı tepeden seyreden mezarın başında geleceğe umutla bakar...
Kaynak: Akasya Hikayeleri, Ali Tokul, Ufuk Kitap, 2003, İstanbul, s. 117
19:17 - 26/2/2007 - yorum {yok} - yorum yazYanık Bir Türküden Çocuk CıvıltılarınaGazeteciler ve Yazarlar Vakfı 10-15 Şubat tarihleri arasında Prof. Dr. İlber Ortaylı, Prof. Dr. Elisabeth Özdalga, Prof. Dr. Mevlüt Güngör ve Dr. Faruk Tuncerden oluşan bir grup "Yemen illeri"ne üç günlük bir gezi düzenledi. Gezinin birinci gününde Sanada Türk Okulu İnternational Turkish Schoolu ziyaret eden akademisyenler, ilkokul öğrencilerinin temiz bir Türkçe ile söyledikleri İstiklal Marşı ve Yemen Türküsünü dinlediler. Okulda çalışan Türk öğretmenlerle tanışma ve sohbetin ardından Yemenin başkenti Sana şehri etrafında bir gezi yapıldı. Türk hafızasında daha çok gidilip dönülmeyen bir cephe, can alan bir çöl olarak yer eden Yemen şehirlerinin tarihi dokuları çok iyi korunmuş. Saba Melikesi Belkısla tarihte masalımsı bir yer edinen Sana, kendine has mimarisi ile eşine az rastlanır bir şehir. 3 bin yıllık tarihî bir geçmişe sahip olan başkent San'a'nın, Hz. Nuh'un oğlu Sam tarafından kurulduğu söyleniyor. Kente, surların ortasındaki Bab-al Yaman, yani Yemen kapısından giriliyor. 1870'lerde inşa edilen bu kapı ve surlar Osmanlıdan kalan görkemli yapıların başında geliyor. Kent, eski ve yeni Sana olarak ikiye ayrılıyor. Tarihi binalar şehrin siluetine hâkim. Şehri gezerken ister istemez <******>******>Yemen'e gidip de dönmeyen binlerce Mehmetçikin izlerini arıyorsunuz. Şehrin tam merkezinde Osmanlının kışla olarak kullandığı bina çıkıyor karşınıza. Bir diğer köşede Osmanlı döneminden kalma bir cami ile karşılaşıyorsunuz. Şehrin tarihî dokusu İlber Hocayı âdeta büyülüyor. İkinci gün ikinci durak, Aden Şehri. Aden, Sanadan uçakla 40 dakika süren bir sahil kenti. Gündüzlerin alabildiğine sıcak olması nedeniyle Aden sokakları karanlık çökünce daha kalabalık ve hareketli. Dükkanlar saat 10:00 a kadar açık ve alışveriş yapılıyor. Burada da bir Türk okulu var. Kısa bir şehir turundan sonra Türk Okulu ziyaret ediliyor. Grubun üçüncü durağı olan Taiz de Osmanlı dönemi izlerini taşımakta. Evler dağların tepesine kurulmuş. Sabır dağı tüm görkemi ile şehre hâkim. Öğle yemeğinde şehrin ileri gelenleri ile yemek yeniyor. Ardından Taizdeki Türk koleji ziyaret ediliyor. Okulun öğretmenleri grubu heyecanla karşılıyorlar. Taizdeki Türk koleji Yemende eğitim veren üç ayrı Türk okulundan biri. Bu okullarda 12 ayrı ülkeden 500 öğrenci eğitim görüyor. Öğretmenler, onların aileleri ve bu okullara destek veren işadamları Türkiye ile Yemen arasındaki tarihi bağı canlı tutuyor. Taizin görülmeye değer yerlerinden olağanüstü güzellikte Tuleyha ve Kevkabana gidildikten sonra Sana'ya geri dönülüyor. <******>******>Grup, büyükelçiliğimizdeki Merve, tarihi hafızamızda önemli bir yer tutan Yemenle aramızda tarihî köprüleri yeniden kurmak için oraya giden gönüllü Türk öğretmenlerinden birinin kızı olarak doğuyor ve değerli tarihçimiz Prof. Dr. İlber Ortaylının verdiği bir ismi taşıyor. Kulağına ilk ezanı Prof. Dr. Mevlüt Güngör Hocanın okuduğu Merve bebek, şimdilik, bütün bunların anlamını bilmese de, uzun bir geçmişle, ümit vadeden bir gelecek arasındaki şanslı bir kuşağın üyesi olacağa benziyor. Hande Ekşioğlu, 20 Şubat 2007 http://www.gyv.org.tr/bpi.asp?caid=71&cid=941 19:11 - 26/2/2007 - yorum {yok} - yorum yazNesrah'ın Hikâyesi, Aslında Bizim Hikâyemiz!
Bakın, 9 yaşındaki bir kız çocuğu, beni "bugün"den alıp, taa nerelere götürdü?.. Adı, Nesrah Mazhar... Henüz 9 yaşında... O, bir grup Türk girişimcinin Etiyopya'nın başkenti Addis Ababa'da, Eylül 2003'te açtıkları Necaşi Etiyopya Türk Okulu'nda okuyor... Okuldaki "128 öğrenci"den biri... Ama, "farklı" biri... Çünkü Nesrah, "Osmanlı'nın Etiyopya'daki son büyükelçisi Mazhar Efendi"nin torunu!.. Bunu öğrenince, okulun müdürü Barbaros Batir ve yine okulun yöneticilerinden Yusuf Dikbaş'a soruyoruz; "Nedir bu olayın hikâyesi?" Anlatıyorlar... Küçücük Bedende Bir Tarih Yüklü Öğreniyoruz ki; Osmanlı'nın Etiyopya'daki son büyükelçisi Mazhar Efendi, İstanbul'a dönmek için, ailesiyle birlikte yola çıkar... Ne var ki, yolun henüz başlarında rahatsızlanır ve Cibuti'de vefat eder!.. Aile, İstanbul'a devam etmek yerine Etiyopya'ya geri döner ve hayatlarını burada devam ettirirler... İşte Nesrah, "3. kuşak Osmanlı" olarak dünyaya gelir... "Osmanlı'nın izleri"ni takip eden Necaşi Türk Okulu'nun yöneticileri, sonunda Nesrah'a ve babasına ulaşırlar... Sonra da onu, okullarında "burslu" olarak okutmaya başlarlar!.. Nesrah; yarısı Müslüman, yarısı Hıristiyan 128 öğrencinin arasında, "3 burslu öğrenci"den biri olarak okuyor... "Dedesini" biliyor... Ama, "dedesinin mezarı"nı ne o biliyor, ne babası, ne de bir başkası!.. Bütün "özel" araştırmalara rağmen, şu ana kadar Mazhar Efendi'nin mezarı bulunamamış... İşin doğrusu, "devlet"in de, bu yönde pek bir ciddi gayreti yok... Bazı "dertli" insanlar, ümit ve heyecanla "Mazhar Efendi'nin kabrini" aramaya devam ediyorlar!.. Falaşalar... Tenleri Siyah Yahudiler! Bu "hazin hikâye"yi özellikle anlattım... Çünkü, "Nesrah'ın hikâyesi"nde, kendi tarihimize karşı "umursamazlığımız" var!.. "Boşvermişliğimiz" var!.. Oysa, elin oğlu "tarihin derinlikleri"ne dalıp, oradan "köken"ine ulaşıyor, "kendi insanı"na sahip çıkıyor!.. Adlarına "Falaşalar" denilen, evet siyah tenli Yahudilerden söz ediyorum... Falaşalar, binlerce yıldır, "Yahudi dünyasından habersiz" şekilde, Etiyopya'nın Gondar ve Tigre bölgelerindeki ücra köylerinde tarımla uğraşarak, demircilik ve çömlekçilik yaparak yaşamışlar... Kökenleri hakkında sayısız teori olan topluluğun, bunların içinde en çok benimsediği, soylarını Sultan Süleyman ile Saba Melikesi Belkıs'ın oğulları olan Menelik 1'e dayandıranı... Falaşalar'ı ilk "keşfeden", 1862'de bölgeyi ziyaret eden Sorbonne Üniversitesi Profesörü Joseph Halevi olmuş... Bu, aynı zamanda Avrupalı Yahudilerin Falaşalar ile ilk temasıymış!.. Ancak, cemaatin Yahudi diasporasına tanıtılması için; 1920'lerde "siyonist hareket"le bağlantıyı sağlayacak olan, Polonya doğumlu Dr. Jacques Faitlovitch'i beklemek gerekmiş!.. Sonra, Falaşaların "Yahudi olup-olmadıkları" tartışılmaya başlanmış... 1973'te Hahambaşı Ovadia Yosef'in, Falaşalar'ın "Yahudi" olduklarını kabul ve ilân etmesiyle, İsrail'in "operasyonları" başlamış!.. 1977-1983 arasında, 6 bin civarında Falaşa Sudan'a ulaşıp, gizli hava ve deniz operasyonlarıyla İsrail'e taşınmış!.. 1984 ise bir dönüm noktası olmuş!.. O yıl, 10 bin kadar Falaşa, İsrail'e gitmek için yola çıkmış... Yaklaşık 4 bini Sudan'daki mülteci kamplarında açlıktan ve salgın hastalıklardan can vermiş... Kalan 6 bin kişi, Kasım 1984'te "Musa Operasyonu" ile hava yoluyla İsrail'e taşınmış!.. 1991'e kadar 7 yıl; Falaşa nüfusunun köylerini terk edip, Addis Ababa'ya yığılmasıyla geçmiş!.. 1991'de düzenlenen "Süleyman Operasyonu" ile 15 bin kişi, bir gecede İsrail'e taşınmış!.. Ya Bizim Umursamazlığımız?!? Tabiî, bunlar "rastgele operasyonlar" değil... Falaşalar; tek tek, ev ev ve hatta "kan testi" uygulanarak "tesbit" edilmişler ve "Yahudi" olduklarına karar verilenler götürülmüş İsrail'e!.. Meselâ, Gondar'da bırakılan "3 bin Falaşa"nın, "Yahudi olmadıklarına" karar verilmiş!.. Onlar, hâlâ Etiyopya topraklarında yaşıyor!.. Gerçi Falaşalar; İsrail'de umdukları yakınlık ve sıcaklığı bulamamışlar!.. Tam aksine "Siyah Yahudi yoktur" şeklinde bir "ırk ayrımcılığı"na maruz kalmışlar!.. Hâlâ da, "ucuz işgücü" olmalarının ve "atletizmdeki başarıları"nın dışında bir "değer"leri yokmuş, ama burada, "İsrail'in tavrı" yine de çok önemli!.. Düşünebiliyor musunuz; Adamlar, "binlerce yıllık köken"lerine iniyor, "kendi dindaşları"nı buluyor ve onları "gizli operasyonlar"la kendi ülkelerine taşıyorlar!.. Biz ise, 80-85 yıl önce vefat eden "Son Osmanlı Büyükelçisi Mazhar Efendi'nin kabri"ni bulamıyoruz!.. Şimdi, düşünmek gerekmez mi; 4-5 milyonluk İsrail'in sağladığı "başarı"larda; biraz da "tarihine ve insanına sahip çıkma şuuru" yatmıyor mu acaba?!? Bereket ki; Etiyopya'da bir "özel okul" var da, bu okulun "duyarlı" yöneticileri, hiç olmazsa son büyükelçinin torunu"na sahip çıkmışlar ve onu bağırlarına basmışlar!.. Ne yalan söyleyeyim; 9 yaşındaki Nesrah'ın yüzünde "tarihin hüznü"nü gördüm!.. Küçücük omuzlarında "koskoca bir tarihi" taşıyordu sanki!.. Türkçe, "Hoşgeldiniz... Sizin adınız ne?" derken, sanki; "Bizi buralarda bırakıp niye gittiniz?" der gibi hüzünlü bir hâli vardı!.. İşte Etiyopya... İşte "yanık yüzlü insanlar ülkesi"nde yaşayan "bağrı yanık bir Osmanlı torunu"nun hazin hikâyesi!.. İşte Addis Ababa... "Yeni Çiçek" demek olan başkentte, devrilen bir "ulu çınar"ın dibinden yeşeren yeni bir çiçek!.. Onun adı Nesrah!.. Onun hikâyesi, hepimizin hikâyesi!.. Bırakın diğer olumlu yönlerini; Sadece "Nesrah'ın hikâyesi"ni öğrenmek için bile Etiyopya'ya gitmeye değerdi... Çünkü bu ziyaret, aynı zamanda "dün ile bugünün buluşması"ydı... Buna vesile olduğu için, Tayyip Bey başta olmak üzere, Barbaros Batir ve Yusuf Dikbaş beyler ile emeği geçen herkese teşekkür ediyorum... Eğitimde 8+2+2 Sistemi Etiyopya ile ilgili gözlem ve izlenimlerimi aktarmaya çalıştığım 3 günün sonunda, şimdi de "özet bilgiler" vermek istiyorum... - TARİHİ- Etiyopya, M.Ö. 1237 yılında kurulmuş... Afrika'nın ve hatta dünyanın en eski bağımsız milletlerinden... 1936-1941 yılları arasında İtalya'nın işgali dışında hiçbir ülkeye bağımlı olmamış... Bilim adamları Afar bölgesinde 3 milyon yıllık insan iskeleti kalıntıları bulmuşlar... Ülke hakkında tarih kayıtları yaklaşık M.Ö. 5000 yılına dayanıyor... - ALFABE- Afrika'da; Etiyopya'dan başka "kendi alfabesini" kullanan bir başka ülke yok... Harf karakterleri; Kril alfabesini, İbranice'yi ve hatta biraz zorlanırsa "Arapça"yı andırıyor. - EĞİTİM- Eğitim sisteminde "Türkiye'den ilerideler" dersek, fazla abartmış olmayız... Eğitimde, "8+2+2 sistemi" uygulanıyor. 8 yıl ilkokul, 2 yıl ortaokul, 2 yıl da lise... 8. sınıftan sonra "devlet sınavı" yapılıp, başaranlar "ortaokul"a devam ediyor... 10. sınıftan sonra tekrar sınav yapılıyor ve başaranlar "lise"ye, başaramayanlar ise "meslek liseleri"ne yönlendiriliyor... Liseyi bitirenler, doğrudan "üniversite"ye devam ediyor!.. - ÜNİVERSİTE- Ülkede, şu anda 4 bin üniversite öğrencisi var... Bunlardan, maalesef sadece 50 tanesi Müslüman... Okullarda, yeterince dinî eğitim verilmediği için; aileler, çocuklarını "medrese" türü eğitim merkezlerine gönderiyor... Ne var ki, buralardan mezun olanlara verilen "diploma"ların, lise veya üniversitede bir geçerliliği yok!.. - YÖNETİM- Ülke nüfusunun "yüzde 55'i Müslüman" olmasına rağmen, devlet yönetimi "Hıristiyanlar"ın elinde!.. 20 bakanlı hükümette 6-7 tane "Müslüman bakan" var... "Ekonomi"ye ise, genelde "Müslüman"lar hâkim... - HAFIZLIK- Nüfus itibariyle, "dünyada en fazla hafız"ın Etiyopya'da bulunduğu söyleniyor... Medreselerde "dinî eğitim"e ve özellikle de "Kur'an-ı Kerim'in hıfzı"na büyük önem veriliyormuş... - ÇOCUK TACİRLİĞİ- Ülkedeki "fakirlik ve sefalet"i fırsat bilen Batılı ülkeler, buradaki "çocuk"ları çok cüz'i bir parayla alıp, ülkelerine götürüyorlarmış... Bunun "ne amaçla" yapıldığı ve çocukların akıbetlerinin ne olduğu meçhul!.. Ülkeye, "Ortadoğu'nun zengin petrol ülkeleri"nden gelip, "genç kızları" götürenler de varmış!.. Bu Adımlar, Meyvesini Verecek Daha ilk gün dedim ya; Afrika Birliği Zirvesi dolayısıyla gittiğimiz Etiyopya'dan alınacak "ders"ler çok... Hem de, pek çok!.. İşin özü ve özeti şu: Artık, "Kral Necaşi"ler yok Etiyopya'da!.. "Bilâl-i Habeşi"ler de yok!.. Ama ben, yine de umutluyum... Tayyip Bey'in şahsında, Türkiye'nin attığı bu "önemli adım"lar, er veya geç "meyve"sini verecek!.. "Zincir"lerini kıracak Afrika!.. Bilboardlardaki "Afrika Konuşuyor" ifadelerinin yerini; bir gün gelecek, "Dünya Afrika'yı konuşuyor" ifadeleri alacak!.. Çünkü, Afrika uyanıyor!.. Ben, "yanık yüzlü insanlar"ın parıldayan gözlerinde bunu gördüm!.. Malûm, "göz"ler yalan söylemez!.. Hasan Karakaya, Anadoluda Vakit, 03.02.2007 15:04 - 18/2/2007 - yorum {1} - yorum yaz
|
Tanım ; Diyalog'un kelime anlamı Yunanca dialogos kelimesi fransızcaya dialogue olarak geçmiş, Türkçede diyalog olarak kullanılmaktadır. Karşılıklı konuşma demektir.Kişiler ya da, ideolojik, siyasi taraftarlarla karşıtları arasında, ayrılık konuları üzerinde bir anlaşmaya, geçici veya kalıcı bir uzlaşmaya varmak için görüşüp konuşmaya, ilişkiler geliştirmeye diyalog denmektedir. "Dinler arası diyalog" ise, adından anlaşıldığı üzere, farklı ırk ve kültürlerden, değişik inanç, kanaat ve siyasi anlayıştan Ana Sayfa E-mail (diyalogveegitim@gmail.com) Arşiv...Tüm yazilar ------------------------------------- M.F.GÜLEN STV ZAMAN BURC FM AKSIYON SIZINTI OSMANLICA ISLAM HUKUKU /Hayrettin Karaman KURAN DINLEYELIM HERKUL SORULARLA ISLAMIYET YÜZ OKUMA SANATI ERMENI SORUNU SAGLIK SAKINCALI MADDELER IBADET ESMA-ÜL HÜSNA HAT VE EBRU MICROSOFT NEY ÜFLE NUR PENCERESI GAZETE ILK SAYFALARI EBRU TV ZAMAN AILEM En Son Eklenen Yazılar - Çocuğum kitap okusun istiyorum - İslâmî bir farz: Tefekkür - Bangladeş'taki Türk Okulundan 'Eşsiz' Başarı - Peygamberimiz her zaman mütebessimdi - İyiliği yaymaya çalışalım - Haftada bir sohbet iyi gelir! - ''DIŞ DÜNYAYA AÇILMA KONUSUNDA TÜRK OKULLARI ÖNCÜLÜK ETT - M.FETHULLAH GÜLEN - Kalbim Uyumaz!.. - Bilinmeyen Yönleriyle Peygamber Efendimiz (SAV) Kategoriler
| ||||