DİYALOG VE EĞİTİM ...

1996 yılında

Kategori: ARASTIRMA
     1996 yılında İngilizce Kimya Öğretmenliğinden mezun olduğunda
Romanya Bükreş'teki matematik - bilgisayar okulunda kimya öğretmeni
olacağı iletildi. O zamanlar bir üniversite hazırlık dershanesi
yurdunda belletmendi. Mezun olunca bir dizi ameliyat geçirdi ve bir
dönem bitti fakat hala Bükreş'te öğretmenlik nasip olmamıştı. Bir
gün Köstence deki kimyacı arkadaşın iki saatlik mesafede olan
Bükreş'te de durumu idare edebileceği; Yakutistan a gidecek
arkadaşın ailevi sebeplerden dolayı oraya gidemediği; orada milli
eğitim bakanlığı düzeyinde bir kriz yaşandığı ve acil kimya
öğretmenine ihtiyaç duyulduğu iletildi ve oraya gidip gidemeyeceği
soruldu. Bilmiyordu Yakutistan neresi? Haritadan gösterdiler. Gider
misin? dediler. Siz nasıl uygun bulursanız dedi. Dedi ama bir yandan
da iki defa altışar saatlik retina dekolmanı ameliyatı olmuş ve son
ameliyatın tesirindeydi. Sol gözü hala mosmor ve sargılıydı.
Ailesine durumu açtı. Babası çıldırmıştı. Zaten öğretmenliği tercih
etmesine de bayağı içerlemiş durumdaydı zira o zamanlar aldığı
puanla birçok tıp fakültesine gidebiliyordu.
Şimdi ameliyatlı
haliyle Sibirya'nın en ücra köşesinde babasına göre bir maceraya
atılması büyük bir akılsızlıktı. Zira bin bir zorlukla okumuştu
oğlunu zaten ama mezun olur olmaz bütün kariyer imkanlarını elinin
tersiyle bir tarafa itip hiçte cazip olmayan bilinmedik bir diyara
üstelik hiç tanımadığı insanlarla birlikte öğretmenlik için yelken
açması yakın çevresindeki insanlara hala anlatmakta zorlandığı bir
konu olagelmişti. Aileyle ilişkileri askıya aldı. Bir kış ayıydı. -
65 dereceye göre üzerine elbiseler alması gerektiği söylendi. Kuzu
derisinden bir kürk ve içi kuzu tüyünden bir bot aldı. Ve ertesi gün
sessiz sedasız temsilci Mustafa beyle Moskova'ya doğru yola
çıktılar. Yaklaşık 2 saat sonra Shremetova hava limanına
geldiğiklerinde akşam olmuştu. Onu tedirgin eden dışarıdaki
dondurucu soğukluktan ziyade Moskova'nın o korkutucu havası ve
insanların abus çehresiydi. Bir süre bekledikten sonra onları
aydınlık simalı bir aile çocuklarıyla birlikte karşıladılar.
Rahatlamıştı. O kadarki Aeroflot havayollarına ait uçaktaki
yemekleri yiyememe ihtimali düşünülmüş sandviçler hazırlanmıştı. Çok
uzun bir araba yolculuğu yaptılar.
Moskova'nın öteki ucundaki sıcak
mütevazi eve geldiklerinde yorgundular. Yemekten sonra kısa bir
sohbetin ardından yattılar. Sabaha kadar uyuyamadı. Sabah kahvaltıda
aileyi biraz daha yakından tanıma fırsatını yakaladı. Kahvaltı
masası mütevaziydi. Evin sahibesi annesinin gülümsemesini ve
ihtimamını hiç aratmayan bir sıcaklıkla ona birazda esprili bir
üslupla kerdeşim ye domatesten de peynirden de ye orada özlersin
böyle bir kahvaltı masasını derken masadaki bütün çehreler
mütebbessimdi. Oysa bütün bunları tatlı bir şaka olarak algılıyor o
kadarda değildir canım diye düşünüyordu içinden. Orada daha
beteriyle karşılaşacağını nereden bilebilirdi ve bu mütebbessim
çehrenin orada bir kahraman olduğunu… Abla 30 lu yaşlardaydı. Bir
yıl öncesinde onun gideceği Yakutsk'daki okulda görev yapmıştı eşi
Serdar bey. Kendiside o zamanlar hepsi bekar ve yemeklerini okulda
yemek zorunda olan öğretmenlere yemek hazırlarmış bazen. Bir gün
yine gecenin geç saatlerinde yarı uykulu bir halde ertesi günün
yemeklerini hazırlarken Efendimiz SAV teşrifiyle müşerref olmuş ve
sırtı sıvazlanmış birisi olduğunu Yakutsk'a gidince arkadaşlarından
dinleyeceti.

Sabah erken çıktılar. Öğle üzeri yine aynı hava limanındaydılar.
Mustafa bey uçağının geciktiğini saat 16:00 da kalkacak olan uçak
için boarding yapılan kapının önüne onu bırakıp kendisi Buryat a
uçtumuştu. İki saat bekledi. O zamanlar Rusya'da hava limanlarında
bile İngilizce bilen birisini bulmak zordu. Erkeklerin çoğu sarhoş
olmayanları daha da korkutucuydu. O yüzden temiz yüzlü, öğrenci
olduğu elinde taşıdığı kitaplardan anlaşılan bir bayanın yanına
yaklaştı ve durumumu anlattı. Aynı uçağa bineceklerini
endişelenmemesi gerektiğini söyledi. Biraz rahatlamıştı. 16:00 da
hareket eden uçağın penceresinden bakarken zamanın çok hızlı
aktığını fark etti. Doğuya doğru uçarken hava çok hızlı kararıyordu.
Bir anda akşam oluverdi. Altı saat uçtu. Uçak alana indiğinde
insanların kürklere sarıldığını görünce oda elbiselerini giymeye
başladı. Marka diye aldığı bej rengi beresini giyerken insanların
ona güldüklerini fark etti. Havalimanı içerisindeki otobüsün içine
girince başka bir Rus kadın yaklaştı yanına. Sarhoştu.Rusça bir
şeyler söyledi O İngilizce mukabele edince bozuk bir İngilizciyle
ona nereli olduğunu sordu. Türk olduğunu söylediğinde ona:

- O Turks… I like you… you are hero…they are fearless…* dedi.
Ve ekledi:
- You know if you stay here for 15 minutes, you die… Come on
let's go home, tomorrow you will go to your friends.**
Arkadaşlarım beni bekliyor dedi. Nazikçe teklifi reddeti. Otobüsten
indi. 15 dakika kadar sırada bekledi içeri girebilmek için. Bu
sırada bacaklarının titrediğini ve çok üşüdüğünü fark etti kafası
donmuştu adeta. Karanlık bir mahzenden geçiyordu ki o karanlıkta
kafasına birisi bir kalpak geçirdi. Hemen tanımıştı bekleyen
arkadaşları onu . Zira hava -60 dereceydi ve ancak bekledikleri kişi
giyebilirdi o havada bej rengi örme bereyi. İçeriye alıp biraz
ısıttılar ve arabaya binip eve gitmek üzere yola çıktılar. Çocuklar
gibi şendiler arabada. Bütün endişelerine ve olumsuzluklara rağmen
sımsıcak insanların varlığı cesaretlendirmişti onu. Dört kişi
beraber bir apartman dairesiydi kaldıkları yer. Tanışma ve sohbetten
sonra yattılar. Yine uyuyamadı. Biraz dalar gibi oldu. Uzaklardan
kulağına gelen sabah ezanıyla uyandı. Sabah vazifesini eda ettiler.
Hiç dikkatini çekmemişti orada cami olmadığı. Sık sık duyuyordu bu
ezan sesini bir gün merak etti sordu arkadaşlarına cami konusunu.
Evet yoktu cami. Peki nereden geliyordu bu ezan sesi? Aynı sesi
hepsinin duyduğunu sıradan bir olay gibi anlattılar ona.

Sahabenin uğrayamadığı kara parçasıydı yeryüzünde Yakutsk. Stalin
döneminde sürgün edilmiş ve dinleri unutturulmuş tatarlardan başkası
da yoktu müslüman olarak. Soyumuzun en çekik gözlü ve en hırçın
Türkleriydi Sahalar. Şamandılar. Hiç Müslümanlığı tanımamışlardı.
Hala başkent içinde at sırtında gezenler vardı. onları damarlarında
taşıdıkları kan ve konuştukları dilin benzerlikleri
yakınlaştırıyordu. Fakat Sahalar konuşmuyordu dillerini hatta
utanıyorlardı eski Türkçe'den… Ta ki bizim Van Bulanık'tan gelen ve
oradaki dost düşman herkesin gönlünde taht kuran kürdi Faruk bey ve
Diyarbakırlı Muharrem bey gelene kadar…

Harun Özdemir

19:25 - 26/2/2007 - yorum {yok} - yorum yaz

MAHMUT ÖVÜR'ün yazısı

Kategori: ARASTIRMA
    
       Değerli Dostlar, Sabah'tan Mahmut Övür gibi yazarlar objektif bir şekilde Türk Okulları'nın gerçeğini dile getirebiliyorlar, devletimizin bazı ülkelerde resmi temsilcileri olmadığı halde bu kültür elçilerimiz oralarda Türk Bayrağını ve kültürümüzü temsil ediyorlar. STV Ayna Programı bunları yakından gösteriyor ki; İngilizlerin, Fransızların sömürme amacıyla gittikleri ülkelere bu yiğitler inancımızı götürerek oraların inleyen neslinin elinden tutuyorlar. Oradaki veliler diyor ki: "Uyuşturucudan ve kötü alışkanlıklardan yavrularımızı ancak Türk öğretmenler kurtarır." 
      Basınımızdaki bazı şartlanmış kafa ve kalemlere umarız bu yazılar bir referans olur, sizler de aşağıdaki yazarın mail adresine tebrik mesajı yazarsanız, bu yazarların Türk Okulları'nı anlatmalarında bir şevk ve heyecan uyandırmış olabilirsiniz.
SABAH Gazetesi
FETHULLAH HOCA'NIN MİSYONERLERİ NEYİN PEŞİNDE?

Güney Afrika ve Kenya'da Fethullah Gülen grubunun açtığı Türk okullarına yapılan geziye katılan Sabah Yazarı Mahmut Övür, ilginç bir analiz kaleme aldı:
Sabah

MAHMUT ÖVÜR'ün yazısı

Fethullah Hoca'nın 'misyonerleri' neyin peşinde?

    Bir süre önce Kenya ve Güney Afrika Cumhuriyeti'ni kapsayan bir geziye katıldım. Yola çıkarken kafamda tek bir soru vardı: Dünyanın dört bir yanına yayılan hatta adını ilk kez duyduğumuz ülkelerde açılan Türk okulları ne amaçla açılıyor?

    Aslında bu soru Türkiye'de pek çok insanın kafasını karıştırıyor.
Şüphe ile bakanlar da samimiyetle olayı anlamaya çalışanlar da bu sorunun cevabını merak ediyor.

    Çünkü, Sibirya'dan Kamboçya'ya, Arjantin'den Angola'ya, onlarca ülkede bir "derviş sabrı" ile çalışmak ve hiçbir beklenti olmadan bunu yapmak dışarıdan bakanlar için anlaşılabilir bir durum değil.
Afrika'nın iki ülkesi, Kenya ve Güney Afrika Cumhuriyeti'ne işte bu merakla gittim.

İlk durağımız Kenya'nın başkenti Nairobi'ydi.

   Nairobi'deki Türk Okulu'nun müdürü Mehmet Yavuzlar bizi karşıladı. Okulun adı, Light Akademi. İlkokulda 240, lisede ise 300 öğrenci okuyor. On yıldır orada eğitim veren Türk okulu, başarı sıralamasında Kenya'daki tüm okullar arasındaki 7. sırayı alarak inanılmaz bir başarıya imza atmış.

Okula ulaştığımızda güzel bir sürprizle karşılaşıyoruz.

      Geniş bir salonun ortasında 4 zenci kız öğrenci. Önce herkesi Türkçe selamlıyorlar. Sonra da Mahsun Kırmızıgül'den bir şarkı söylüyorlar:
"Hepimiz kardeşiz." Bununla yetinmiyor bir de Sezen Aksu'dan "Firuze" yi söylüyorlar...

   Düşünsenize, Kenya'nın başkenti Nairobi'de Sezen Aksu, Mahsun Kırmızıgül söyleyen zenci çocuklar... Herkes etkileniyor.
Ama bu okulları, o ülkelerde etkili kılan sadece bunlar değil. İşin sırrı başka.

Bir gece Nairobi'de kaldıktan sonra Güney Afrika Cumhuriyeti'ne geçiyoruz.

Güney Afrika Cumhuriyeti birkaç açıdan ilginç bir ülke.

   Nüfusu 44 milyon. Kişi başına milli gelir 10 bin dolar. Yönetim şekli çok farklı. Üç başkenti var. Birbirlerine yakın da olsa yasama, yürütme ve yargı ayrı ayrı kentlerde. Ve 9 eyaletten oluşuyor. Belki de en ilginci 11 resmi dilin olması. Özellikle okullarda biri İngilizce olmak üzere iki dil mecburi okutuluyor.

   Güney Afrika Cumhuriyeti'nin Johannesburg, Durban ve Cape Town kentlerinde Türk okulları var. Tek tek hepsini geziyoruz. Her birinin ilginç kuruluş öyküleri ve ülke çapında ciddi başarıları var. Kimi matematik, kimi kimya, kimi fizik olimpiyatında birincilik kazanmış. O okulları cazip kılan yanlardan biri de bu.

Bugün Afrika'nın 30 ülkesinde 53 Türk okulu eğitim veriyor.
Peki büyük çoğunluğu Hıristiyan olan bu ülkelerin vatandaşları neden çocuklarını Türk okullarında okutuyor?

Bu sorunun iki cevabı var: Birincisi okulların ülke çapındaki başarısı, ikincisi ise ahlaki değerler...

AIDS'in kol gezdiği, kötü alışkanlıkların yaygın olduğu Afrika ülkelerinde bu okulların güven vermesi doğal.

Şimdi gelelim başta sorduğumuz soruya.
Acaba dünyanın dört bir yayına yayılan Türk okulları neyin peşinde?
Bu okullar öğrencileri Müslüman yapmaya çalışan birer "misyonerlik" merkezi mi, yoksa Türk propagandası mı yapıyor?

Önce kısa bir tespit yapalım:

Fethullah Gülen Hoca'nın okullarında eğitim veren öğretmenlerin büyük çoğunluğu gençlerden oluşuyor. Hepsi de ODTÜ ve Boğaziçi gibi en iyi üniversitelerden mezun.

  Türkiye'nin dört bir yanından gelen bu öğretmenler hiç tanımadıkları ülkelerde binlerce öğrenciyi eğitmek için inanılmaz bir çabaya imza atıyor.
Çoğuyla uzun uzun konuştum.

Tarık Şen, İlhami Demirtaş, Tufan Aydın, Tahsin Tümer, Tarık İmre gibi orada karşılaştığım her yönetici veya öğretmenin o ülkelerde "iyi insan" olmak ekseninde iki şeye, "Türkiye ve modern Müslüman" imajı yaratmaya hizmet ettiklerini gördüm:

Tıpkı ünlü Kırgız yazarı Cengiz Aytmatov'ın dediği gibi:
"Bu okullarda din, dil, ırk ayrımı yapılmaksızın insanlık sevgisi üzerine eğitim yapılıyor."

TÜRK OKULLARI

19:22 - 26/2/2007 - yorum {yok} - yorum yaz

Adın Yasin Senin!

Kategori: ARASTIRMA
   

 

Genç adam, ofisinde, masanın tam karşısındaki duvarda asılı, Orta Asya ülkelerini gösteren haritaya dalmıştı yine. Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan... On sene evveline kadar buraların adını bile bilmezdi. Kafasının arşivinde, liseden kalma “Türkler, Anadolu’ya Orta Asya’dan göçmüştür” cümlesi vardı sadece. Uçsuz bucaksız o coğrafya, kendisi ve kendisi gibi bir çokları için, pek de iyi şeyler çağrıştırmayan dört harften ibaretti S.S.C.B.


Genç adam, Anadolu ile Orta Asya’nın, “kalbten kalbe bir yol ve Anadolu insanı ile Orta Asya halklarının aynı anneden süt emmiş çocuklar olduğunun.. insanımız için vazgeçilmez fevkalade önemli bazı duygu, düşünce ve değerleri bu topraklardan damıttığımızın... bunlarla hayatımızı ve kültürümüzü farklılaştırıp, zenginleştirdiği- mizin... şimdi özgürlüklerine kavuşan bu ülkelere, kırlangıçlar gibi uçup, kardeşliğimizin ve vefa duygumuzun tezahürü olarak, ne pahasına olursa olsun hizmet etmemiz gereğinin ve gerçeğinin... kardeşlik ve vefa endeksli bu hizmetin de bir yürek ve sevgi işi olduğunun” künhüne ve idrakine, “Kırık Mızrab’ın” içli, dertli, ızdırap dolu nağmeleriyle varmıştı. Kaderinin yoluna su serptiği talihlilerden biri olarak da, şimdi bu ülkelerden birinde, Kazakistan’da yaşıyordu.


Ne ilginç bir tevafuktu ki yolu, Kazakistan’a düşmeden bir kaç ay önce, okuduğu bir kitapta bu vefa ve sevgi kahramanlarından Atravlı Yasin’e rastladı. İçi yandı. Günlerce aklından çıkmadı Yasin. Oturduğu, kalktığı her yerde onu anlattı.


Kazakistan’a geldiğinde de ilk onu sordu. Hikayesini, Almatı’yı tepeden seyreden mezarının başında anlattılar:
Ata topraklarında okulların açılması, onun liseyi bitirdiği yıllara denk gelmişti. Ateş parçası Yasin’in de yüreğine buraların ateşi düşmüştü. Sonunda o da yüzlercesi gibi dünyasını bir bavula sığdırıp Yesevi ülkesine kanatlanmıştı.


Bir taraftan üniversitede okumaya diğer yandan da Atrav Kazak-Türk Lisesi’nde belletmenlik yapmaya başladı. Okulu ve öğrencileri Yasin’in dünyası ve hülyası olmuştu artık. Varsa yoksa onlardı. O taptaze dimağlara Anadolu kültürünün mayasını çalıyor, iki ülkenin ebedi kardeşliği, mutlu ve aydınlık geleceği için ter döküyordu. Delikanlı damarlarında vatanı ve bayrağı için bir şeyler yapmaya çabalamanın hazzı ve heyecanı çağlıyordu. Bu beklentisiz duygularla öğrencileriyle kaynaşan Yasin onların sevgilisi ve “Yasin Ağabeyi” olmuştu. Şimdi Atrav’lı balalar, yardan, anadan, serden geçmiş, destanı ezberden okunacak yiğitlerin türküsünü söylüyordu.
Atrav 94 Ağustosu’nu yaşıyordu...


Akjayık ırmağının kenarında Yasin, arkadaşları ve öğrencileriyle piknik yapıyordu...
Her şey o kadar güzeldi ki.
Ne olduysa topun ırmağa kaçmasıyla oldu. Önce öğrencisi Nursultan koştu topun peşine. Bir an evvel topu yakalamak kaygısıyla kulaçlıyordu suları. Birden ne olduysa çırpınmaya, suda batıp-çıkmaya, çığlık atmaya başladı. Yasin, öğrencisinin canhıraş feryatlarıyla irkildi. Nursultan’dan başka herşey, bir anda yok oldu gözünde. Ve tereddütsüz atladı ırmağa.


Can havliyle uzandı Nursultan’a... Tuttu, kucakladı, sırtına aldı... Dermanı tükeninceye kadar çırpındı çırpındı. Başardı sonunda. Nursultan kurtuldu... Ama Yasin kayboldu suda. Kaderi beklentisizlerin, “gariblerin” kaderiyle buluştu...Garip Yunus,


“Bir garip ölmüş diyeler/ Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar/ Şöyle garib bencileyin”
le sanki Yasin’i anlatıyordu.


Yasin, hayatının baharında, bütün baharlarını, yüreğini ve ruhunu, hazansız baharlar yaşaması için bu topraklara vermişti... Vücudu bir tohum gibi Kazakistan’ın bağrına düşerken binlerce Yasin’in umudunu ve müjdesini veriyordu sevenlerine.


Müdürü, Yasin’in acı haberini Türkiye’de öğrendi. Bir çocuk bekliyordu o günlerde. Yasin’in toprağa düştüğü gün bir kınalı koçu oldu. Kucağına aldı, öptü, kokladı onu... Belletmenini, Yasin’ini öper, koklar gibi. “kınalı koçum” dedi, hıçkırarak. “Adın Yasin senin.”


Şimdi genç adam ne zaman bir fatiha için Yasin’in mezarına gitse toprağından,

“Eğil de kulak ver bu sessiz yığın
 Bir vatan kalbinin attığı yerdir.”
mısralarının yükseldiğini duyar...

...Ve Almatı’yı tepeden seyreden mezarın başında geleceğe umutla bakar...

 

Kaynak: Akasya Hikayeleri, Ali Tokul, Ufuk Kitap, 2003, İstanbul, s. 117

 

19:17 - 26/2/2007 - yorum {yok} - yorum yaz

Yanık Bir Türküden Çocuk Cıvıltılarına

Kategori: ARASTIRMA
   

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı 10-15 Şubat tarihleri arasında Prof. Dr. İlber Ortaylı, Prof. Dr. Elisabeth Özdalga, Prof. Dr.  Mevlüt Güngör ve Dr.  Faruk Tuncer’den oluşan bir grup "Yemen illeri"ne üç günlük bir gezi düzenledi. 

Gezinin  birinci gününde San’a’da Türk Okulu “İnternational Turkish School”u ziyaret eden akademisyenler, ilkokul öğrencilerinin temiz bir  Türkçe ile söyledikleri İstiklal Marşı ve Yemen Türküsünü dinlediler. Okulda çalışan Türk öğretmenlerle tanışma ve sohbetin ardından Yemen’in başkenti San’a şehri etrafında bir gezi yapıldı.

Türk hafızasında daha çok gidilip dönülmeyen bir cephe, can alan bir çöl olarak yer eden Yemen şehirlerinin tarihi dokuları çok iyi korunmuş. Saba Melikesi Belkıs’la tarihte masalımsı bir yer edinen San’a,  kendine has mimarisi ile eşine az rastlanır bir şehir. 3 bin yıllık tarihî bir geçmişe sahip olan başkent San'a'nın, Hz. Nuh'un oğlu Sam tarafından kurulduğu söyleniyor. Kente, surların ortasındaki Bab-al Yaman, yani Yemen kapısından giriliyor. 1870'lerde inşa edilen bu kapı ve surlar Osmanlı’dan  kalan görkemli yapıların başında geliyor. Kent, eski ve yeni San’a olarak ikiye ayrılıyor. Tarihi binalar şehrin siluetine hâkim.

Şehri gezerken ister istemez <******>“Yemen'e gidip de dönmeyen” binlerce Mehmetçik’in izlerini arıyorsunuz. Şehrin tam merkezinde Osmanlı’nın kışla olarak kullandığı bina çıkıyor karşınıza. Bir diğer köşede Osmanlı döneminden kalma bir cami ile karşılaşıyorsunuz. Şehrin tarihî dokusu İlber Hoca’yı  âdeta büyülüyor.  

İkinci gün ikinci durak, Aden Şehri. Aden,  San’a’dan uçakla 40 dakika süren bir sahil kenti. Gündüzlerin alabildiğine sıcak olması nedeniyle Aden sokakları karanlık çökünce daha kalabalık ve hareketli. Dükkanlar saat 10:00’ a kadar açık ve alışveriş yapılıyor. Burada da bir Türk okulu var. Kısa bir şehir turundan sonra Türk Okulu ziyaret ediliyor.

Grubun üçüncü durağı olan Taiz de Osmanlı dönemi izlerini taşımakta. Evler dağların tepesine kurulmuş. Sabır dağı tüm görkemi ile şehre hâkim. Öğle yemeğinde şehrin ileri gelenleri ile yemek yeniyor. Ardından Taiz’deki Türk koleji ziyaret ediliyor. Okulun öğretmenleri grubu heyecanla karşılıyorlar.

Taiz’deki Türk koleji Yemen’de eğitim veren üç ayrı Türk okulundan biri. Bu okullarda 12 ayrı ülkeden 500 öğrenci eğitim görüyor.  Öğretmenler, onların aileleri ve  bu okullara destek veren işadamları Türkiye ile Yemen arasındaki tarihi bağı canlı tutuyor. 

Taizin görülmeye değer yerlerinden olağanüstü güzellikte Tuleyha ve Kevkaban’a gidildikten sonra San’a'ya geri dönülüyor.

<******>Grup, büyükelçiliğimizdeki akşam yemeğinden sonra Türk öğretmenlerle bir araya geliyor. Gezinin en anlamlı kısmı ise sonunda yaşanıyor ve genç öğretmenlerden İbrahim Bey’in evine, yeni doğan bebeklerinin adını koymak üzere hareket ediliyor. İbrahim öğretmenin kızının adını Prof. Dr. İlber Ortaylı veriyor: Merve.

Merve, tarihi hafızamızda önemli bir yer tutan Yemen’le aramızda  tarihî  köprüleri yeniden kurmak için oraya giden gönüllü Türk öğretmenlerinden birinin kızı olarak doğuyor ve değerli tarihçimiz Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın verdiği bir ismi taşıyor. Kulağına ilk ezanı Prof. Dr. Mevlüt Güngör Hoca’nın okuduğu Merve bebek, şimdilik, bütün bunların anlamını bilmese de, uzun bir geçmişle, ümit vadeden bir gelecek arasındaki şanslı bir kuşağın üyesi olacağa benziyor.

Hande Ekşioğlu, 20 Şubat 2007

http://www.gyv.org.tr/bpi.asp?caid=71&cid=941

19:11 - 26/2/2007 - yorum {yok} - yorum yaz

Nesrah'ın Hikâyesi, Aslında Bizim Hikâyemiz!

Kategori: ARASTIRMA

 

Bakın, 9 yaşındaki bir kız çocuğu, beni "bugün"den alıp, taa nerelere götürdü?..

Adı, Nesrah Mazhar...

Henüz 9 yaşında... O, bir grup Türk girişimcinin Etiyopya'nın başkenti Addis Ababa'da, Eylül 2003'te açtıkları Necaşi Etiyopya Türk Okulu'nda okuyor... Okuldaki "128 öğrenci"den biri... Ama, "farklı" biri... Çünkü Nesrah, "Osmanlı'nın Etiyopya'daki son büyükelçisi Mazhar Efendi"nin torunu!..

Bunu öğrenince, okulun müdürü Barbaros Batir ve yine okulun yöneticilerinden Yusuf Dikbaş'a soruyoruz;

"Nedir bu olayın hikâyesi?"

Anlatıyorlar...

Küçücük Bedende Bir Tarih Yüklü

Öğreniyoruz ki;

Osmanlı'nın Etiyopya'daki son büyükelçisi Mazhar Efendi, İstanbul'a dönmek için, ailesiyle birlikte yola çıkar... Ne var ki, yolun henüz başlarında rahatsızlanır ve Cibuti'de vefat eder!..

Aile, İstanbul'a devam etmek yerine Etiyopya'ya geri döner ve hayatlarını burada devam ettirirler...

İşte Nesrah, "3. kuşak Osmanlı" olarak dünyaya gelir... "Osmanlı'nın izleri"ni takip eden Necaşi Türk Okulu'nun yöneticileri, sonunda Nesrah'a ve babasına ulaşırlar... Sonra da onu, okullarında "burslu" olarak okutmaya başlarlar!..

Nesrah; yarısı Müslüman, yarısı Hıristiyan 128 öğrencinin arasında, "3 burslu öğrenci"den biri olarak okuyor...

"Dedesini" biliyor... Ama, "dedesinin mezarı"nı ne o biliyor, ne babası, ne de bir başkası!.. Bütün "özel" araştırmalara rağmen, şu ana kadar Mazhar Efendi'nin mezarı bulunamamış... İşin doğrusu, "devlet"in de, bu yönde pek bir ciddi gayreti yok...

Bazı "dertli" insanlar, ümit ve heyecanla "Mazhar Efendi'nin kabrini" aramaya devam ediyorlar!..

Falaşalar... Tenleri Siyah Yahudiler!

Bu "hazin hikâye"yi özellikle anlattım... Çünkü, "Nesrah'ın hikâyesi"nde, kendi tarihimize karşı "umursamazlığımız" var!.. "Boşvermişliğimiz" var!..

Oysa, elin oğlu "tarihin derinlikleri"ne dalıp, oradan "köken"ine ulaşıyor, "kendi insanı"na sahip çıkıyor!..

Adlarına "Falaşalar" denilen, evet “siyah tenli Yahudiler”den söz ediyorum...

Falaşalar, binlerce yıldır, "Yahudi dünyasından habersiz" şekilde, Etiyopya'nın Gondar ve Tigre bölgelerindeki ücra köylerinde tarımla uğraşarak, demircilik ve çömlekçilik yaparak yaşamışlar...

Kökenleri hakkında sayısız teori olan topluluğun, bunların içinde en çok benimsediği, soylarını Sultan Süleyman ile Saba Melikesi Belkıs'ın oğulları olan Menelik 1'e dayandıranı...

Falaşalar'ı ilk "keşfeden", 1862'de bölgeyi ziyaret eden Sorbonne Üniversitesi Profesörü Joseph Halevi olmuş... Bu, aynı zamanda Avrupalı Yahudilerin Falaşalar ile ilk temasıymış!.. Ancak, cemaatin “Yahudi diasporası”na tanıtılması için; 1920'lerde "siyonist hareket"le bağlantıyı sağlayacak olan, Polonya doğumlu Dr. Jacques Faitlovitch'i beklemek gerekmiş!..

Sonra, Falaşaların "Yahudi olup-olmadıkları" tartışılmaya başlanmış... 1973'te Hahambaşı Ovadia Yosef'in, Falaşalar'ın "Yahudi" olduklarını kabul ve ilân etmesiyle, İsrail'in "operasyonları" başlamış!..

1977-1983 arasında, 6 bin civarında Falaşa Sudan'a ulaşıp, gizli hava ve deniz operasyonlarıyla İsrail'e taşınmış!.. 1984 ise bir dönüm noktası olmuş!.. O yıl, 10 bin kadar Falaşa, İsrail'e gitmek için yola çıkmış... Yaklaşık 4 bini Sudan'daki mülteci kamplarında açlıktan ve salgın hastalıklardan can vermiş... Kalan 6 bin kişi, Kasım 1984'te "Musa Operasyonu" ile hava yoluyla İsrail'e taşınmış!.. 1991'e kadar 7 yıl; Falaşa nüfusunun köylerini terk edip, Addis Ababa'ya yığılmasıyla geçmiş!.. 1991'de düzenlenen "Süleyman Operasyonu" ile 15 bin kişi, bir gecede İsrail'e taşınmış!..

Ya Bizim Umursamazlığımız?!?

Tabiî, bunlar "rastgele operasyonlar" değil...

“Falaşa”lar; tek tek, ev ev ve hatta "kan testi" uygulanarak "tesbit" edilmişler ve "Yahudi" olduklarına karar verilenler götürülmüş İsrail'e!..

Meselâ, Gondar'da bırakılan "3 bin Falaşa"nın, "Yahudi olmadıklarına" karar verilmiş!..

Onlar, hâlâ Etiyopya topraklarında yaşıyor!..

Gerçi Falaşalar; İsrail'de umdukları yakınlık ve sıcaklığı bulamamışlar!.. Tam aksine "Siyah Yahudi yoktur" şeklinde bir "ırk ayrımcılığı"na maruz kalmışlar!.. Hâlâ da, "ucuz işgücü" olmalarının ve "atletizmdeki başarıları"nın dışında bir "değer"leri yokmuş, ama burada, "İsrail'in tavrı" yine de çok önemli!..

Düşünebiliyor musunuz;

Adamlar, "binlerce yıllık köken"lerine iniyor, "kendi dindaşları"nı buluyor ve onları "gizli operasyonlar"la kendi ülkelerine taşıyorlar!..

Biz ise, 80-85 yıl önce vefat eden "Son Osmanlı Büyükelçisi Mazhar Efendi'nin kabri"ni bulamıyoruz!..

Şimdi, düşünmek gerekmez mi;

4-5 milyonluk İsrail'in sağladığı "başarı"larda; biraz da "tarihine ve insanına sahip çıkma şuuru" yatmıyor mu acaba?!?

Bereket ki;

Etiyopya'da bir "özel okul" var da, bu okulun "duyarlı" yöneticileri, hiç olmazsa son büyükelçinin torunu"na sahip çıkmışlar ve onu bağırlarına basmışlar!..

Ne yalan söyleyeyim;

9 yaşındaki Nesrah'ın yüzünde "tarihin hüznü"nü gördüm!.. Küçücük omuzlarında "koskoca bir tarihi" taşıyordu sanki!.. Türkçe, "Hoşgeldiniz... Sizin adınız ne?" derken, sanki; "Bizi buralarda bırakıp niye gittiniz?" der gibi hüzünlü bir hâli vardı!..

İşte Etiyopya... İşte "yanık yüzlü insanlar ülkesi"nde yaşayan "bağrı yanık bir Osmanlı torunu"nun hazin hikâyesi!..

İşte Addis Ababa... "Yeni Çiçek" demek olan başkentte, devrilen bir "ulu çınar"ın dibinden yeşeren yeni bir çiçek!..

Onun adı Nesrah!..

Onun hikâyesi, hepimizin hikâyesi!..

Bırakın diğer olumlu yönlerini;

Sadece "Nesrah'ın hikâyesi"ni öğrenmek için bile Etiyopya'ya gitmeye değerdi... Çünkü bu ziyaret, aynı zamanda "dün ile bugünün buluşması"ydı...

Buna vesile olduğu için, Tayyip Bey başta olmak üzere, Barbaros Batir ve Yusuf Dikbaş beyler ile emeği geçen herkese teşekkür ediyorum...

Eğitimde 8+2+2 Sistemi

Etiyopya ile ilgili gözlem ve izlenimlerimi aktarmaya çalıştığım 3 günün sonunda, şimdi de "özet bilgiler" vermek istiyorum...

- TARİHİ- Etiyopya, M.Ö. 1237 yılında kurulmuş... Afrika'nın ve hatta dünyanın en eski bağımsız milletlerinden... 1936-1941 yılları arasında İtalya'nın işgali dışında hiçbir ülkeye bağımlı olmamış... Bilim adamları Afar bölgesinde 3 milyon yıllık insan iskeleti kalıntıları bulmuşlar... Ülke hakkında tarih kayıtları yaklaşık M.Ö. 5000 yılına dayanıyor...

- ALFABE- Afrika'da; Etiyopya'dan başka "kendi alfabesini" kullanan bir başka ülke yok... Harf karakterleri; Kril alfabesini, İbranice'yi ve hatta biraz zorlanırsa "Arapça"yı andırıyor.

- EĞİTİM- Eğitim sisteminde "Türkiye'den ilerideler" dersek, fazla abartmış olmayız... Eğitimde, "8+2+2 sistemi" uygulanıyor. 8 yıl ilkokul, 2 yıl ortaokul, 2 yıl da lise... 8. sınıftan sonra "devlet sınavı" yapılıp, başaranlar "ortaokul"a devam ediyor... 10. sınıftan sonra tekrar sınav yapılıyor ve başaranlar "lise"ye, başaramayanlar ise "meslek liseleri"ne yönlendiriliyor... Liseyi bitirenler, doğrudan "üniversite"ye devam ediyor!..

- ÜNİVERSİTE- Ülkede, şu anda 4 bin üniversite öğrencisi var... Bunlardan, maalesef sadece 50 tanesi Müslüman... Okullarda, yeterince dinî eğitim verilmediği için; aileler, çocuklarını "medrese" türü eğitim merkezlerine gönderiyor... Ne var ki, buralardan mezun olanlara verilen "diploma"ların, lise veya üniversitede bir geçerliliği yok!..

- YÖNETİM- Ülke nüfusunun "yüzde 55'i Müslüman" olmasına rağmen, devlet yönetimi "Hıristiyanlar"ın elinde!.. 20 bakanlı hükümette 6-7 tane "Müslüman bakan" var... "Ekonomi"ye ise, genelde "Müslüman"lar hâkim...

- HAFIZLIK- Nüfus itibariyle, "dünyada en fazla hafız"ın Etiyopya'da bulunduğu söyleniyor... Medreselerde "dinî eğitim"e ve özellikle de "Kur'an-ı Kerim'in hıfzı"na büyük önem veriliyormuş...

- ÇOCUK TACİRLİĞİ- Ülkedeki "fakirlik ve sefalet"i fırsat bilen Batılı ülkeler, buradaki "çocuk"ları çok cüz'i bir parayla alıp, ülkelerine götürüyorlarmış... Bunun "ne amaçla" yapıldığı ve çocukların akıbetlerinin ne olduğu meçhul!.. Ülkeye, "Ortadoğu'nun zengin petrol ülkeleri"nden gelip, "genç kızları" götürenler de varmış!..

Bu Adımlar, Meyvesini Verecek

Daha ilk gün dedim ya;

“Afrika Birliği Zirvesi” dolayısıyla gittiğimiz Etiyopya'dan alınacak "ders"ler çok... Hem de, pek çok!..

İşin özü ve özeti şu:

Artık, "Kral Necaşi"ler yok Etiyopya'da!..

"Bilâl-i Habeşi"ler de yok!..

Ama ben, yine de umutluyum...

Tayyip Bey'in şahsında, Türkiye'nin attığı bu "önemli adım"lar, er veya geç "meyve"sini verecek!..

"Zincir"lerini kıracak Afrika!.. Bilboardlardaki "Afrika Konuşuyor" ifadelerinin yerini; bir gün gelecek, "Dünya Afrika'yı konuşuyor" ifadeleri alacak!..

Çünkü, Afrika uyanıyor!..

Ben, "yanık yüzlü insanlar"ın parıldayan gözlerinde bunu gördüm!..

Malûm, "göz"ler yalan söylemez!..

Hasan Karakaya, Anadoluda Vakit, 03.02.2007

15:04 - 18/2/2007 - yorum {1} - yorum yaz

Sonraki Sayfa
Tanım ;
Diyalog'un kelime anlamı Yunanca dialogos kelimesi fransızcaya dialogue olarak geçmiş, Türkçede diyalog olarak kullanılmaktadır. Karşılıklı konuşma demektir.Kişiler ya da, ideolojik, siyasi taraftarlarla karşıtları arasında, ayrılık konuları üzerinde bir anlaşmaya, geçici veya kalıcı bir uzlaşmaya varmak için görüşüp konuşmaya, ilişkiler geliştirmeye diyalog denmektedir. "Dinler arası diyalog" ise, adından anlaşıldığı üzere, farklı ırk ve kültürlerden, değişik inanç, kanaat ve siyasi anlayıştan

Ana Sayfa
E-mail (diyalogveegitim@gmail.com)
Arşiv...Tüm yazilar
-------------------------------------
M.F.GÜLEN
STV
ZAMAN
BURC FM
AKSIYON
SIZINTI
OSMANLICA
ISLAM HUKUKU /Hayrettin Karaman
KURAN DINLEYELIM
HERKUL
SORULARLA ISLAMIYET
YÜZ OKUMA SANATI
ERMENI SORUNU
SAGLIK
SAKINCALI MADDELER
IBADET
ESMA-ÜL HÜSNA
HAT VE EBRU
MICROSOFT
NEY ÜFLE
NUR PENCERESI
GAZETE ILK SAYFALARI
EBRU TV
ZAMAN AILEM

En Son Eklenen Yazılar
- Çocuğum kitap okusun istiyorum
- İslâmî bir farz: Tefekkür
- Bangladeş'taki Türk Okulundan 'Eşsiz' Başarı
- Peygamberimiz her zaman mütebessimdi
- İyiliği yaymaya çalışalım
- Haftada bir sohbet iyi gelir!
- ''DIŞ DÜNYAYA AÇILMA KONUSUNDA TÜRK OKULLARI ÖNCÜLÜK ETT
- M.FETHULLAH GÜLEN
- Kalbim Uyumaz!..
- Bilinmeyen Yönleriyle Peygamber Efendimiz (SAV)
Kategoriler

- ----------- Locations of visitors to this page