DİYALOG VE EĞİTİM ...

KAINATIN DILINDEN

Kategori: BILIM VE TEKNIK
   

22:13 - 13/11/2006 - yorum {1} - yorum yaz

Türk lisesi, Moskova’nın en başarılı okulları listesinde

Kategori: BILIM VE TEKNIK
 

 

Türk-Rus müteşebbislere ait Uluslararası 56 Numaralı Moskova Lisesi yeni bir başarı daha yakaladı.

 

Lise 2005-2006 yılında düzenlenen olimpiyat yarışmalarında 4 bin okul arasında 25. sıraya yükselerek yüzde birlik dilime girmeyi başardı. Moskova Milli Eğitim Komitesi’nin şubesi olan Moskova Açıköğretim Enstitüsü, 2005-2006 eğitim ve öğretim yılında düzenlenen olimpiyat sonuçlarını bir kitap halinde yayınladı. Sonuçlara göre Moskova’da 24 farklı dersten yapılan olimpiyat yarışmalarına 4 bin okuldan 80 bin öğrenci katıldı. Kitapta olimpiyat başarılarına göre sıralamada 56 Numaralı Moskova Lisesi 25. sırada yer aldı. Bu arada Moskova Uluslararası 56. Okulu biyoloji öğretmeni Dr. Duran Kala da Moskova Güneybatı bölgesi valiliği tarafından “Valilik Grantı” ile ödüllendirildi.

 

09.10.2006 - Faruk Akkan, Moskova, Cihan

 

13:45 - 16/10/2006 - yorum {yok} - yorum yaz

SUYUN HAFIZASI VAR!

Kategori: BILIM VE TEKNIK
    

Fransız bilim adamı Dr. Jacques Benveniste, araştırmalarda DNA hücrelerinin belli bir frekansta foton (ışık) yaydığını, farklı hücrelerin farklı frekansta titreştiğini, farklı titreşimdeki iki hücre yan yana geldiğinde yeni bir frekans oluşturup birlikte bu frekansta titreşmeye başladıklarını ve elektro manyetik dalgalar ile bir çağlayan yaratıp ışık hızında yolculuk ettiğini keşfetmiş. 1980'lerde başlattığı çalışmalarında suyun hafızası olduğunu anlamış. Suya bir madde ekleyerek bunu 1 milyon kez sulandırmış ve özel bir alet ile aşırı hızda karıştırarak o maddenin yok olacağını tahmin etmiş ama hala maddenin suda mevcut olduğunu görünce deneylere defalarca milyonlarca kez daha sulandırarak devam etmiş. Ancak ne kadar sulandırsa da suyun içine en başta eklenmiş olan maddenin yok olmadığını tespit etmiş. O zaman suyun yüklenen maddeyi bir şekilde hafızaya kaydettiğini anlamış. Bir başka deneyinde suya bir zehir yerine sadece zehirin frekansını yüklemiş ve aynen zehirin kendisi eklenmiş gibi içine koyulan sinekleri öldürdüğünü tespit etmiş.

Benvenistenin araştırmalarını şüphe ile karşılayan Queens Belfast üniversitesi Profesörü Madeleine Ennis Avrupa ülkelerinde yelpazelenen bir araştırma grubuna katılmış. Fransa, İtalya, Belçika ve Hollanda'dan oluşan ekip Profesör M. Roberfroid tarafından koordine edilmiş. Belçika Katolik Üniversitesinde, Benvenistenin kullandığı orijinal deneyin daha rafine edilmişini kullanarak, yapılan uygulamayla ilgili her dört laboratuardaki bilim adamları deney solüsyonlarının içinde ne olduğunu bilmeden çalışmışlar. Hatta tüplerin bazılarında sadece saf su varmış. Tüm deney bağımsız bir bilim adamı tarafından koordine ediliyormuş. Bu kişi tüm solüsyonları kodluyor ve bilgiyi topluyormuş ama deneylerde bil-fiil çalışmıyormuş, bu yüzden yalan ve dolana yer kalmamış. Yapılan tüm deneyler Benveniste'nin sonuçlarını desteklemiş. Benveniste buna karşılık "12 sene önceye, bizim başladığımız noktaya gittiler" demiş. Benveniste ayrıca "Biyokimyevi maddelerin yaydığı sinyal kaydedilip internet aracılığı ile dünyaya yayılabilir ve bu sinyal biyolojik hücreleri sanki gerçekte o madde varmış gibi etkileyip değişim yaratır" demiş.

Unutmayalım ki; insan bedeninin %85'i sudur. Düşüncelerimiz ve konuştuklarımız bedenimizdeki suya kaydedilir ve o kalitede yaşarız. Şeklimizi, sağlığımızı ve hayatımızı biz oluştururuz. Yaşam muhteşem bir enerjisel danstır, frekansların uyumu, birleşmesi, çatışması, iç içe geçmesi, aşağı-yukarı, sağa-sola, zıt yönlere dalgalanmasının dansı.

Masaru EMOTO
"İÇİNDE SU OLAN ŞİŞENİN ÜSTÜNE YAZILMIŞ VEYA SÖZEL SÖYLENMİŞ OLAN SÖZCÜKLER, DÜŞÜNCELER, SUYA ÇALINMIŞ OLAN MÜZİK VEYA OYNATILMIŞ FİLM İLE SUYUN YAPISAL ÖZELLİĞİ DEĞİŞİR."

Yaratıcı Japon bilim adamı Emoto'nun çalışmasında somut kanıtlarla insanın titreşimsel enerjisinin, düşüncesinin, kelimelerin, fikir ve müziğin, hatta son yaptığı çalışmalarda suya oynatılan filmlerin dahi suyun moleküler yapısını etkilediğini ispat etmiştir. Su bu gezegendeki yaşamın kaynağıdır. Beden bir sünger gibidir ve hücre denilen, sıvı dolu trilyonlarca odacıktan oluşur. Yaşamımızın kalitesi sıvımızın kalitesi ile direk bağlantı halindedir. Su son derece uyumlu bir maddedir. Fiziksel şekli kolayca bulunduğu ortama adapte olur. Fakat değişen sadece fiziksel şekli değildir, moleküler şekli de değişir. Çevreden aldığı enerji veya titreşimler suyun moleküler şeklini değiştirir. Bu anlamda su sadece görsel olarak çevresel durumu yansıtmaz, aynı zamanda moleküler anlamda da yansıtır.
Bay Emoto görsel anlamda bu moleküler değişimi belgelemekte. Su damlacıklarını dondurup fotoğraf çekme kapasitesi olan bir karanlık alan mikroskobu altında inceliyor. Yapılan çalışmalar çevresel etkilerin suda yarattığı moleküler değişimi açıkça ortaya koymakta. Bay Emoto dünyanın değişik kaynaklarından alınan ve değişik durumlarda olan suyun kristalize şekillerinde birçok büyüleyici farklılıklar keşfetmiş. Akarsulardan ve kaynaklardan alınan su çok güzel geometrik şekilleri olan kristal desenler gösterirken, sanayi ve yerleşimin yoğun olduğu yerlerden alınmış kirli ve toksik su ile su borularında, depolarda bekletilen durgun su damıtılmış olsa bile kesin olarak şekilsel bozukluk ve rast gele oluşmuş kristal şekiller oluşturuyor.

Fujiwara Barajı'ndan su - Duadan sonra Sanbu-ichi Yusui kaynak suyu - Japonya Shimanto Nehri - Japonya'daki son temiz akarsu kabul ediliyor. Adolf Hitler Rahibe Teresa
Bu fotoğraflar suyun inanılmaz yansıtmalarını gösteriyor. Canlı ve her duygu ve düşüncemize tepki veren bir madde. Suyun, çevresindeki titreşim ve enerjiyi kolayca kopyaladığı açıkça ortadadır. Su, bir şey söylendiğinde, ona aktarıldığında, anında etkilenmekte.

Fotoğraflardaki dondurulmuş sulara, dondurulmadan önce ya sözel olarak veya şişenin üstüne yazılarak resimlerin altında yazılı kelimeler yüklenilmiş. Su, kelimelerin enerjisini kopyalıyor ve görüntü olarak şaşırtıcı bir şekilde kelimenin manasını yansıtıyor. Kelimelerin enerjisel frekansları suyun moleküler yapısını değiştiriyor. Yapılan araştırmada ayrıca suya müzik çalınmış, film de oynatılmış. Örnek fotoğraflarda kelimelerin ve müziğin etkisini görebiliyorsunuz. Film oynatıldığında korku filmlerinin, şiddet içeren filmlerin kötü bir etkisi olup, şekil bozuklukları yarattığı görülmüş. (Bu yüzden sizlere bu tarz filmleri hiç seyretmemenizi veya mümkünse hiç olmazsa hemen uykudan önce seyretmemenizi tavsiye ederim. Uykudan hemen önce yapılan şeyler bilinçaltına daha çabuk yerleşir ve etkiler.)

Su hücreler arası bilgi alış-verişini sağlar. Bu şekilde var olabiliyoruz. Sizin gün içinde düşündüğünüz ve söylediğiniz her şey tüm hücrelerinizi etkiler, çünkü bedeninizdeki su bunların enerjisini kopyalayıp hücrelere dağıtır. Dolayısı ile siz bir bakıma düşündüğünüz ve konuştuğunuz şeyler olursunuz, bedeninizi de etkilersiniz. "Ben hep hasta olurum." dediğinizde içinizde dolaşan su o kaliteye bürünüp bunu hücrelere iletir. "Beni hasta ediyorsun, seni öldüreceğim" cümlesi yüklenilmiş olan suyun fotoğrafına bakınız. Düşündüklerinizin ve konuştuklarınızın kalitesinde yaşarsınız. Tüm hayatınız ve sağlığınız hücrelerinizde var olan, atalarınızdan aktarılan ve kendi geçmişinizden gelen bedeninizdeki sudaki bilgilerin kaydıdır.

Bir başka örnek var: 

 İki farklı şişeye pişmiş pirinç koyup şişenin birine "Teşekkür ederim!" diğerine ise "Seni Aptal!" diye yazmışlar. Bir ayın sonunda "Teşekkür ederim!" yazılan pirincin renginin sarı ve kokusunun helmelenmiş pirinç gibi olduğunu ve "Seni Aptal!" yazılan pirincin ise simsiyah ve kötü kokulu olduğunu, pirincin bile kelimelerden etkilendiğini görmüşler. Bu deney yayılmış ve dünyada birçok değişik insan aynı deneyi tekrarladığında aynı neticenin elde edildiğini görmüşler. Siz de deneyebilir, farklı kelime veya cümlelerle ne tür netice elde ettiğinizi görebilir, söz ve düşüncenin etkisini bizzat gözlemleyerek yaşayabilirsiniz.

Masaru Emoto'yla ilgili ayrıntılı İngilizce bilgi için:
http:­/­/www­.masaru-emoto­.net ve http:­/­/www­.hado­.net­/index2­.html sayfalarını ziyaret edebilirsiniz.
Masaru Emoto'nun bilimsel çalışmaları, fotoğrafları ile yayınlanmış olan "The Message from Water" isimli kitabında bulunuyor.
www.amazon.com'da DVD olarak da bulabilirsiniz.



03:20 - 29/9/2006 - yorum {yok} - yorum yaz

Gezegen sayısı 9'dan 12'ye çıkıyor

Kategori: BILIM VE TEKNIK

Yayın Tarihi: 17-08-2006

 


Uluslararası Astronomi Birliği 'gezegen'in yeni bir tanımını yaptı. Çek Cumhuriyeti'nin başkenti Prag'da toplanan gökbilimciler, sunulan tanım üzerinde uzlaşırsa Güneş Sistemi'ndeki gezegen sayısı dokuzdan 12'ye yükselecek.
Toplantı Plüton üzerine uzun dönemdir devam eden bir tartışmaya odaklanıyordu.

Plüton 1930'da keşfedilmiş ve Güneş Sistemi'nin dokuzuncu ve son gezegeni kabul edilmişti.

Bu zamana dek Güneş Sistemi'nde sekiz gezegen vardı. Bunlar Güneş'e mesafe sırasıyla, Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'dü.

Ancak son dönemde bazı uzmanlar diğer sekiz gezegenden çok daha küçük, uzak olan; bir buz ve kaya kütlesi durumundaki Plüton'un gezegen kabul edilemeyeceğini savunuyordu.

Bilimadamlarının kavram kargaşasını önlemek üzere ortaya koyduğu yeni gezegen tanımı ise geniş ve basit:

"Gezegen kendi çekim kuvvetinin etkisiyle yuvarlak olan ve Güneş'in etrafında dönen ve kendisi yıldız olmayan gökcismidir."

Bu tanım, Plüton'un gezegen statüsünü korumuş oluyor.

Ancak aynı tanıma üç gökcismi daha giriyor.

Bunlar, şimdiye dek Plüton'un ayı kabul edilen Charon, üç yıl önce keşfedilen 2003 UB313 adlı gök cismi ve Mars ile Jüpiter arasındaki Ceres adlı dev bir asteroid.

Uzayın yeni ufukları

Kimi uzmanların 'Plütonlar' diye adlandırdığı Charon ve 2003 UB313'ün, Güneş çevresinde dönüşlerini tamamlaması 200 yıldan uzun sürüyor.

Yörüngeleri de tam yuvarlak değil ve çok eğimli.

Gökbilimciler yüzlerce yıl önce teleskopların gelişmeye başladığı dönemden itibaren, gezegenleri yıldızlar kadar çok parlamayan yuvarlak cisimler olarak kabul ediyordu.

Şimdi ise eldeki verilerin artması ardından bir asteroid ile gezegen arasındaki sınırın nerede çizileceği, ya da gezegen sanılan bir cismin aslında sönmüş bir yıldız olup olmadığı gibi cevap bekleyen sorular var.

Uluslararası Astronomi Birliği'nin yeni gezegen tanımı 24 Ağustos'ta üyelerin oyuna sunulacak.

Tanımın toplantıya katılan üç bin gökbilimci tarafından onaylanması halinde Güneş Sistemi'ni oluşturan gezegen sayısı 12 olacak.

Böylesi bir karar dünyanın dört bir yanında ansiklopedi ve ders kitaplarının gözden geçirilmesini gerektirecek.

Üç yıl kadar önce Güneş Sistemi'nin çevresinde, Dünya'ya yaklaşık 10 milyar kilometre mesafedeki Kuiper Kuşağı olarak adlandırılan alanda çok sayıda büyük gökcismi daha keşfedildi.

Teleskopların gelişmesiyle, gezegen tanımına girebilecek daha pek çok gök cismi ile karşılaşabileceğimizi savunan uzmanlar var.

Dahası, Uluslararası Astronomi Birliği şimdiden olası adaylar için bir izleme listesi oluşturmuş durumda.

Büyüklüğü ve yörüngesi hakkında veri toplanan cisimler arasında Güneş Sistemi'nin uçlarındaki Sedna, Orcus, Quaoar ve 2003 EL61 ile Vesta, Pallas ve Hygiea adlı göktaşları sayılıyor.

(BBC)


www.haber7.com



Otuzuncu Lem'anın İkinci Nüktesi
"Adl" ismi

....
İşte gel, Güneş ile muhtelif oniki seyyarenin müvazenelerine bak. Acaba bu müvazene, Güneş gibi, Adl ve Kadîr olan Zat-ı Zülcelâl'i göstermiyor mu? Ve bilhassa seyyarattan olan gemimiz yâni Küre-i Arz, bir senede yirmidört bin senelik bir dairede gezer, seyahat eder. Ve o harika sür'atiyle beraber zeminin yüzünde dizilmiş, istif edilmiş eşyayı dağıtmıyor, sarsmıyor, fezaya fırlatmıyor. Eğer sür'ati bir parça tezyid veya tenkis edilseydi, sekenesini havaya fırlatıp fezada dağıtacaktı. Ve bir dakika, belki bir saniye müvazenesini bozsa, dünyamızı bozacak; belki başkasıyla çarpışacak, bir kıyameti koparacak.
....

Üçüncü Şua - Münacat

....
Ya İlahî ve ya Rabbî! Ben îmanın gözüyle ve Kur'anın talimiyle ve nuruyla ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dersiyle ve İsm-i Hakîm'in göstermesiyle görüyorum ki: Semavatta hiçbir deveran ve hareket yoktur ki; böyle intizamıyla senin mevcudiyetine işaret ve delalet etmesin. Ve hiçbir ecram-ı semaviye yoktur ki; sükûtuyla gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarıyla, senin rububiyetine ve vahdetine şehadeti ve işareti olmasın. Ve hiçbir yıldız yoktur ki; mevzun hilkatıyla, muntazam vaziyetiyle ve nuranî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümaselet ve müşabehet sikkesiyle senin haşmet-i uluhiyetine ve vahdaniyetine işaret ve şehadette bulunmasın. Ve oniki seyyareden hiçbir seyyare yıldız yoktur ki; hikmetli hareketiyle ve itaatli müsahhariyetiyle ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle senin vücub-u vücuduna şehadet ve saltanat-ı uluhiyetine işaret etmesin!..
....
nurpenceresi.com

00:16 - 29/8/2006 - yorum {yok} - yorum yaz

Uzaktan Algılama: Göz Beyin Sisteminin İlham Ettiği Teknoloji

Kategori: BILIM VE TEKNIK


Harun AVCI
Son 25-30 yılın en popüler konularından biri uzaktan algılamadır. Uzaktan algılama, doğrudan temas olmaksızın nesneler hakkında bilgi elde etme sanatı veya bilimidir. İnsanların çeşitli gâyelerle uzay boşluğuna yerleştirdiği ve sürekli dünyanın etrafında veya eşzamanlı olarak dünya ile birlikte dönen çok sayıda uydu vardır. Bunlardan bazıları uzaktan algılamada kullanılır. Bu uydulardan elde edilen görüntüler, dünya yüzeyinin geniş bir bölümünü, meselâ bir ilin, bölgenin veya küçük ölçekli bir ülkenin tamamını aynı anda görebilme imkânı verir. Dünya üzerindeki objelere geniş bir bakış açısıyla tepeden bakmamızı sağlayan bu görüntüler sayesinde o yerin; toprak, su, orman, kaya, maden, bitki örtüsü gibi tabii kaynaklarını tanıyabiliriz. Meselâ, Türkiye'de ne kadar alanda pamuk ekili olduğu ve o yıl kaç ton pamuk elde edileceği hasat mevsiminden bir kaç ay önce belirlenebilir. Benzer şekilde herbir bitkinin ekili olduğu alan, bunların illere ve bölgelere göre dağılımı tespit edilebilir. Bir ülkenin nehirleri, kara ve demir yolları gibi binlerce kilometrekarelik alana yayılmış yapılar detaylarıyla birlikte yakalanabilir ve haritalanabilir. Belli bir alanda, belli bir sürede meydana gelen değişiklikler belirlenebilir. Uzaktan algılama uydularından biri olan LANDSAT dünya etrafındaki dönüşünü 16 günde tamamlar. Aynı yörüngede dönen ikinci bir LANDSAT uydusu diğer uydudan 8 gün sonra aynı noktadan geçer ve bundan dolayı 8 günde bir aynı yerin görüntüsünü alır. Hattâ kimi uydular aynı gün içerisinde iki kez aynı noktadan geçebilecek özelliktedir. Bu görüntüler karşılaştırılarak o bölgede veya ülkede bu süre içerisinde meydana gelen değişiklikler ortaya konabilir.
Bu teknoloji, ofisimizden ayrılmadan dünyanın en uzak yerlerindeki şeyleri masamızın üstüne getirir. Bu bilgiler, şehir plânlama, çevre izleme, tarım, orman ve deniz bilimleri, meteoroloji, askerî, petrol, maden arama ve jeoloji gibi sayısız alanlarda kullanılabilir. Uydular ve onlardan elde ettiğimiz bilgiler, yeryüzünden bakıldığında net olarak görülemeyen dinamik süreçleri anlamamıza yardımcı olurlar. Bunlara ilâveten, uydu görüntüleri insan gözünün algılayamadığı bazı ayrıntıları da ortaya koyabilir. Mesela bitkilerdeki hastalıkları, kayalardaki mineralleri, nehirlerdeki kirliliği ortaya koyabilir. Bu bilgiler uydularla daha ucuz, daha hızlı, daha az iş gücü ile ve daha objektif/sağlıklı olarak elde edilebilir. Uydu görüntüleri coğrafik bilgi elde etmenin en pratik yoludur. Bilgi toplayacağınız yer ister bir dağın tepesi, isterse okyanusun ortasında bir yer olsun, uydu sistemi o bölgeyle alâkalı birçok bilgiyi sağlayabilir.

Uzaktan algılama teknolojisi, bir alana ait bilgilerin güncellenmesinde büyük kolaylık sağlar. Yeni bir görüntü alarak o alanın son durumunu elde edebiliriz. Bunun için aylarca çalışmaya gerek yoktur. Kamera yalan söylemediği gibi, uydu algılayıcıları da yalan söylemez.

Uzaktan algılama cihazı olarak göz
Uzaktan algılama ne demektir? Günlük hayatımızın can alıcı ve sürekli yaptığımız bir faaliyetidir uzaktan algılama. Farkında olmadan bu mükemmel sistemi hepimiz kullanırız; ama onun nasıl işlediğini çok az insan düşünür. Bazen de ona basit, alelâde bir hadise olarak bakarız. Halbuki bu yazıyı okurken, aktif olarak uzaktan algılama yapıyoruz. Bakmakta olduğumuz kâğıttan yansıyan ışın bir algılayıcı (sensör) olan göz tarafından tutuluncaya kadar bir mesafe kateder. İşte bu, "uzak" denilen şeydir. Göze gelen ışınlar elektrik enerjisine çevrilip göz siniri tarafından beyne iletilirler ve beyin tarafından değerlendirilerek görüntü olarak algılanırlar. Bu ise; "algılama" dediğimiz şeydir. Gerçekten bu, insanı hayrette bırakacak mükemmel bir sistemdir. Göz; gözyaşı bezleriyle, korneasıyla, konjonktivasıyla, irisi ve göz bebeğiyle, göz merceğiyle, retinasıyla, koroidiyle, göz kasları ve göz kapakları gibi doku ve yapılarıyla benzersiz bir sistemdir. Bunların yanında beyinle bağlantısını sağlayan muhteşem sinir ağı ve son derece kompleks olan görme alanıyla bir bütün olarak kesinlikle tesadüfen oluşamayacak çok özel bir yapıya sahiptir. İnsan beyni ise, bilinen en iyi görüntü (imaj) işleyicidir.

NASA'daki araştırıcılar, yeryüzündeki görüntüleri uzaktan geniş bir perspektifle alacak ve değerlendirecek âletler yapmak için insana verilen bu mükemmel mekanizmadan yararlandılar. Yani; bilgisayar ve uzaktan algılama gibi bir çok teknolojinin prototipi de yine insandır.

İnsan algılamasının yaklaşık yüzde 80'ini sağlayan gözlerin özellikleri hayret vericidir. Bütün vücuttaki duyu algılayıcılarının yüzde 70'i gözün retina tabakasında yer alır. En gelişmiş dijital kameralar bile 1.300.000 görüntü algılama noktasıyla çalışabilirken, insan gözü yaklaşık 120.000.000 renksiz algılama ve 6.500.000 renkli algılama hücresiyle, 1 fotonluk hassasiyetle çalışabilmektedir. Bu sayede aydınlığın farklı derecelerini ayırt eder; kırmızı, yeşil ve mavi arasında değişen 150 renk tonunu görebiliriz.

Uzaktan algılama
Dijital kameralarda olduğu gibi, bir uydu algılayıcısı da filme sahip değildir. Bir algılayıcı, yeryüzünden ve onun üstündeki objelerden yansıyan elektromanyetik enerjinin miktarını ölçen binlerce küçük alıcıdan yapılmıştır. Evrendeki ışık çok farklı dalga boyuna, dolayısıyla farklı enerji seviyelerine sahip olarak yaratılmıştır. Bu ışınların herbiri farklı vazifeler görür. Bitkilerdeki fotosentezden radyo ve televizyon yayıncılığına, gözümüzün görmesinden radar sistemlerine, tıbbî uygulamalardan ev âletlerine kadar herbiri değişik alanda iş gören bu ışınlar uzaktan algılamada da esastır.

Bilindiği gibi güneş ve diğer yıldızlardan gelen ışın önce atmosferden geçmek zorundadır. Hayat için zararlı olan ışınlar burada tutulur. Atmosferde emilmeyen ışık spektrum alanları uzaktan algılayıcılar için yararlıdır ve atmosferik pencereler olarak adlandırılırlar.

Işık atmosferden geçerek yeryüzündeki bir obje veya yüzeye ulaştıktan sonra, o yüzey veya objenin cinsine göre ışığın belli bir dalga boyundaki spektrumu yansıtılır. Koordinatları ve yeryüzü özelliği belli bir alandan yansıtılan enerjinin ölçülmesiyle o yüzey özelliği veya objeye ait spektral aralığını belirlemiş oluruz. Bu bilgi bize, benzer nitelikteki yeryüzü veya objelerin yerlerini, alanlarını ve niteliklerini elde etmemizi sağlar. Farklı spektrumlar orman, su yüzeyi, karla kaplı alan, çıplak arazi gibi farklı yeryüzü şekillerini temsil ettiğinden, uydu görüntülerinin işlenmesiyle onlar arasında ayırım yapabiliriz.

Uydu ve algılayıcıların görüntüleme kapasitelerine tesir eden çok çeşitli faktörler vardır. Uydunun yörüngesi, yeryüzüne yakınlığı, dünya etrafındaki dönüş süresi, üstüste görüntü alabilme durumu, görüntüleme alanı, uydunun güneş ışığının açısına göre ayarlanabilirliği bu faktörlerden bazılarıdır. Yapacağımız işe göre hangi uydudan görüntü alacağımıza karar veririz.

Uydu görüntülerinin arşivlenmesi, işlenmesi ve analizi için özel bilgisayar yazılımları kullanılır. Daha gelişmiş uydular ve yeni çalışmalarla uzaktan algılamanın pratik değeri ve uygulanabilirliği artmaya devam etmektedir.

Uzaktan algılama ile ilgili bu gelişmeler, en uzak yeryüzü parçası ve onun üzerindeki objeler hakkında çok detaylı bilgiler elde etmemizi sağladığı gibi, insanın kendi fiillerinin de bu yöntemle birgün göz-önüne serilebileceğini ortaya koymaktadır. Sonsuz ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcı'nın ilminin; yaratılmış olan insanın âcizliğine rağmen elde edebildiği böylesine bir ilme nisbeti düşünüldüğünde, herkesin her an her hareketinin kaydediliyor, yazılıyor, resmediliyor ve arşivleniyor olması akla hiç de uzak olmasa gerek.

02:20 - 16/6/2006 - yorum {yok} - yorum yaz

Sonraki Sayfa
Tanım ;
Diyalog'un kelime anlamı Yunanca dialogos kelimesi fransızcaya dialogue olarak geçmiş, Türkçede diyalog olarak kullanılmaktadır. Karşılıklı konuşma demektir.Kişiler ya da, ideolojik, siyasi taraftarlarla karşıtları arasında, ayrılık konuları üzerinde bir anlaşmaya, geçici veya kalıcı bir uzlaşmaya varmak için görüşüp konuşmaya, ilişkiler geliştirmeye diyalog denmektedir. "Dinler arası diyalog" ise, adından anlaşıldığı üzere, farklı ırk ve kültürlerden, değişik inanç, kanaat ve siyasi anlayıştan

Ana Sayfa
E-mail (diyalogveegitim@gmail.com)
Arşiv...Tüm yazilar
-------------------------------------
M.F.GÜLEN
STV
ZAMAN
BURC FM
AKSIYON
SIZINTI
OSMANLICA
ISLAM HUKUKU /Hayrettin Karaman
KURAN DINLEYELIM
HERKUL
SORULARLA ISLAMIYET
YÜZ OKUMA SANATI
ERMENI SORUNU
SAGLIK
SAKINCALI MADDELER
IBADET
ESMA-ÜL HÜSNA
HAT VE EBRU
MICROSOFT
NEY ÜFLE
NUR PENCERESI
GAZETE ILK SAYFALARI
EBRU TV
ZAMAN AILEM

En Son Eklenen Yazılar
- Çocuğum kitap okusun istiyorum
- İslâmî bir farz: Tefekkür
- Bangladeş'taki Türk Okulundan 'Eşsiz' Başarı
- Peygamberimiz her zaman mütebessimdi
- İyiliği yaymaya çalışalım
- Haftada bir sohbet iyi gelir!
- ''DIŞ DÜNYAYA AÇILMA KONUSUNDA TÜRK OKULLARI ÖNCÜLÜK ETT
- M.FETHULLAH GÜLEN
- Kalbim Uyumaz!..
- Bilinmeyen Yönleriyle Peygamber Efendimiz (SAV)
Kategoriler

- ----------- Locations of visitors to this page