DİYALOG VE EĞİTİM ...

Gülen’in “devlete sızmayız, gireriz” dediği so

Kategori: HOCAEFENDI

Cengiz Şimşek

09.01.2008

Kendini sevenlerine ve onun fikirlerine değer verenlere hep uzakları gösteren Fethullah Gülen, son kitabı Ölümsüzlük İksiri’nde “devlete sızmayız, gireriz” dediği için medyada çokça tartışıldı. Bu ifadenin her türlü versiyonuna karşı çıkanlar “ne haddine efendim?” diye sorgulayıp, Gülen’den gelebilecek olumlu olumsuz bütün sözlere reddiyeler döşemişlerdi. Yoksa bu kitap zararlı neşriyattan mıydı?

Aslında bakarsanız, bazı yazar çizerlerimizin bu tür tepkileri ilk değil. Çünkü onlar bunu hep yaptılar. Onu anlamak için sadece bir cümlesini, hatta kelimesini almak kolaycılığını seçtiler. Gelin görün ki, Gülen’in fikirlerini okuyan sayısında her geçen zaman artışlar yaşandı. Zira kitapların tanıtım ve pazarlamasını yürüten GYV Yayınları Pazarlama Sorumlusu Sezer Karadağ’ın verdiği bilgiye göre, ilk yüz bin basılan Ölümsüzlük İksiri yayınlanalı henüz 3 hafta olmasına rağmen 70 bin satıldı.

Peki ama, her şeye rağmen Gülen’in fikirleri neden okunmalı? Onun düşünceleri neden önemsenmeli, yapın dediği şeyler neden yapılacaklar listesine alınmalı, yapmayın dediği kaçınılacaklar listesinde yer almalı? Mesela o Güneydoğu’da bu yıl Kurban Bayramı vesilesiyle halkla kucaklaşmanın milli birlik ve beraberlik adına önemli bir fırsat olduğunu belirtti. Hali vakti yerinde olanlar da çeşitli vesilelerle gittiler Güneydoğu’ya kurban kestiler, halkla kucaklaşıp umut tazelediler ve yöre halkıyla birlik oldular. Ardından bin teşekkür alıp döndüler. Acaba sosyologlar ve siyaset bilimciler bu durumu incelenecekler listesine aldılar mı?

“Gülen, fikirleri dört nesildir kabul görmüş birisi”
Salı günü Fırat Kültür Merkezi’ne (FKM) gelen bini aşkın okur, Gülen’in eserlerini neden okumak gerektiği konusunda gazeteci yazar Ahmet Kurucan’ı dinlediler. Gülen’i, ilahiyatı ve Gülen’in eserlerini çok iyi bilen Kurucan bütün bu endişe ve kaygılara “fikirleri, başta gençler olmak üzere halk nezdinde dört nesildir kabul görmüş birisi neden okunmasın? Bu bir sosyolojik olay değil de nedir?” diye karşılık veriyor ve açıklamalarında detaya iniyor.

Önce hafiften “kitap nedir, kitabın hayatımızdaki yeri nedir? sorularına cevap olsun diye üstat Cemil Meriç’in, televizyonun şuuru iğdiş edilmiş insanların eğlencesi olduğuna ilişkin sözlerine atıf yaparak açıklamalarına başlıyor. Ardından kitabın, kültürün en kapsamlı ve değişmez kaynağı olma niteliğini hiçbir zaman yitirmediğine vurgu yaparak devam ediyor.

Bir kitabı okumanın çeşitli sebeplerden gerekli görüleceğini belirten Kurucan, yazarının kim ve konusunun ne olduğunun kriter olarak ele alınacağını bir sır verir gibi salondakilerle paylaşması, dinleyicileri panel havasından alıp üniversite kürsülerine götürdü. Bu konuda kendisinin Mustafa Armağan’ı hiç sorgulamadan okuduğunu, çünkü Armağan’ın gerçekleri ve kaliteli bilgileri yazan bir yazar olarak bilindiğini aktaran Kurucan, Gülen’i ve eserlerini okumanın da benzer kriterlerden dolayı gerekli olduğunun altını çizdi. Bu aslında objektif bir yaklaşım değilmiş gibi gelebilir. Ama Kurucan’ın panelin ilerleyen dakikalarında Gülen’in kitaplarına tarafsız bir okur yaklaşımıyla bakması onun objektifliğini ortaya koydu.

Yazarın bir iki eserini okumakla anlaşılmaz
Kurucan’ın dikkate değer bir diğer tespiti ise bazı okurların önyargılarla yazara yaklaştıkları ve bir iki eserle yazar hakkında kestirmelerde bulunmaları görüşüydü. Bunu oldukça anlamlı ve faydalı bir bilgi olarak dağarcığıma yazdım. Hele ve hele Kurucan’ın ifadesiyle “dört nesildir okunan ve ilgi gören fikirlerin sahibini anlamak, devlete neden sızmamak ama girmek gerektiği”ni anlamak için fazla aceleci davranmamak gerek. İşte bu nedenle Kurucan dinleyicilere “Gülen’in eserlerini okurken en son eserlerinden başlayın ve en eski esere doğru okuyun” tavsiyesinde bulundu. Bir kolaylık olsun diye Gülen’in eserlerini kendi arasında bir de tasnif yapan Kurucan, “böylece Gülen’in ne demek istediğini daha iyi anlayabilir ve hata yapmayız” tavsiyesinde bulundu.

Kurucan’ın tasnifi
Gülen’in eserlerini beş gruba ayırdığını belirten Kurucan’ın tasnifi şöyle: “Gülen’in bir sosyolog gibi eline kalemi alıp yazdığı eserler (Çağ ve Nesil, Ruhumuzun Heykelini Dikerken ve Beyan serisi v.d.)”, “İman edilen değerlerin irfan boyutuna etkilerini kaleme aldığı eserler (Kalbin Zümrüt Tepelerinde v.d.)”, “Vaazlarının deşifresi”, “Röportajlarının tümü” ve “kendisine sorulan soruların cevapları (Fasıldan Fasıla, Kırık Testi, Asrın Getirdiği Tereddütler v.d.)”

Kalbin Zümrüt Tepelerinde elli yıl sonrası için yazıldı
Ben Gülen’in eserini okuyan birisi olarak ilk kez böyle bir tasnifle karşılaştım. Bilgiyi anlamak için onu anlamlı bir tasnife tabii tutmak, öğrenmenin vazgeçilmez ilkelerinden biridir. Bu nedenle Kurucan’ın tasnifi çok anlamlı. Açıklamalarında “Kalbin Zümrüt Tepelerinde” isimli eserle ilgili bir ayrıntıyı da dile getiren Kurucan “eserin bundan elli yıl sonrası için yazıldığı Gülen’in kendisi tarafından belirtildi” dedi. Kurucan, Gülen’i anlamak için ister tesadüfen, isterse bilerek olsun ilk bu eseri seçmenin büyük bir yanlışlık olacağının, zira konuya vakıf olanların dahi bu kitabı okurken çok zorlandıklarının altını çizdi. Panelin açılışında, Ölümsüzlük İksiri kitabını yayınlayan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Harun Tokak, bu kitabın Kırık Testi serisinden olduğunu belirtmişti. Bunu anlamlandırırken, “biz işte bu kırılan testiden etrafa sızan sulardan beslenmeye çalışıyoruz. Esas olan kaynağa ulaşmaktır.” demişti. Eğer Kalbin Zümrüt Tepelerinde kitabı bundan elli yıl sonrası için yazılmışsa, biz bu kitaptan sızan bilginin ne kadarından istifade edebildik, kendi namıma düşünmeden edemedim. 

“Gülen sivil muhalefeti başlatıp Batı’nın bize giydirmeye çalıştığı ‘deli gömleği’ne karşı çıktı”
Ölümsüzlük İksiri Gülen’in sohbetlerinin deşifresi. Gülen’le ilgili “Din-Kent-Cemaat ve Fethullah Gülen Örneği” adıyla bir başka kitap da Ali Bulaç yazdı. Ocak 17’de okuruyla buluşacak olan kitapta Bulaç, Gülen’i “o bir alim-aydın geleneğinin temsilcisidir” diye tarif ediyor. Bulaç’ın tespitlerine atıflar yapan Kurucan “işte bu nedenle de Gülen tereddütsüz okunabilecek yazarlardandır” dedi. “Gülen’in, asırlardır Batı tarafından bize giydirilmek istenen ‘deli gömleği’ne karşı çıkıp sivil muhalefeti başlattığı” tespitini yapan Kurucan, “Gülen’le birlikte nesne olmaktan çıkıp özne durumuna geçtik” dedi.

Panele gelenlerin sayısının bini aşkın genç olduğu göz önünde bulundurulursa, bugün burada konuşulanlar kulaklara küpe yapıldı. Devlete neden sızılamayacağı ama bilhassa girilmesi gerektiği çok ama çok güzel bir şekilde anlaşıldı. Umarım ülkemizin sosyologları hem Bulaç hem de Kurucan’ın tespitlerini değerlendirirler…

01:33 - 12/1/2008 - yorum {yok} - yorum yaz

Hatalarımız ve Perdeyi Yırtmamak

Kategori: HOCAEFENDI

Fethullah Gülen   
13.08.2007

Hatalarımız ve Perdeyi YırtmamakGünümüzde mü'minler, birbirlerinin yüzlerine karşı hep müspet yanlarını söylerken, menfi taraflarını söylemekten kaçınmalılar mı? Böyle bir durum insanı kısmen de olsa şımartmaz mı?

Bence perde yırtılmamalı ama eksik-gedik de mutlaka giderilmeye çalışılmalıdır. Asr-ı Saadet'e bakıldığında, Hz. Ebû Bekir'le Hz. Ömer gibi.. üstün insanlar arasında dahi zaman zaman birbirlerini tenkit etme mahiyetinde muhaverelerin cereyan ettiği görülecektir. Evet, esasen bu bir sahabi ahlâkıdır. Onlar birbirlerinde gördükleri yanlışlıkları, bütün bir ihlâs ve samimiyetle gidermeye çalışırlardı. Tıpkı onlar gibi bugünkü mü'minler de belli bir üslûpla Allah için yapılan işlerde birbirlerini ikaz etmeli ve buna kendilerini alıştırmalıdırlar. Bu ikaz etme meselesi yüz yüze yapıldığı takdirde, gıyabında konuşma da kendiliğinden kalkacaktır.

Burada üslûp meselesinin önemi bir daha ortaya çıkmaktadır. Bu tür yüz yüze olan bire bir görüşüp konuşmalarda, perdeyi yırtmadan, muhatabı, kırıcı söz ve tavırlarla rencide etmeden, onun kuvve-i mâneviyesini kırmadan ve suçlayıcı, karalayıcı bir üslûp kullanmadan, yol gösterici mahiyette, tamamen Allah rızasını gözeterek hareket etmek çok önemlidir. Bu bir ahlâk hâline getirildiğinde hem kardeşlik duygusu tecellî edecek, hem de gıybet kapısı kapanmış olacaktır.

Allah'ın, bir insana en büyük lütfu, ona kendi ayıplarını göstermesidir. Basiret sahibi gerçek mü'minler kendi kusurlarını, Allah'a karşı gösterdikleri samimî kulluk performansının bir neticesi olarak görebilirlerse, bir ölçüde kendilerini de düzeltebilirler.

Ayrıca herkesin bir hayırhâh edinmesi, kusurlarını düzeltmesi açısından çok tesirli çarelerden biridir. Kişi, samimî olduğu bir arkadaşına "Bende gördüğün her türlü yanlış ve eksikleri yüzüme karşı söylemen için sana yetki veriyorum." diyerek bir hayırhâhlık mukavelesi imzalıyor gibi birinin gözüyle kendini kontrol altına almalıdır.

Yaşadığımız çağ itibarıyla, dört bir tarafı saran kötülük virüslerinin ruhta kök salması, sonra da dönüp insanı teslim alması her zaman ihtimal dahilindedir. İşte böylesi bir atmosferde çoğu kere ülfet ve ünsiyet girdabına düşen bir insanın metafizik gerilimini muhafaza etmesi zorlardan zor bir mesele hâline gelir. Ancak çehresi hakikat gamzeden ve iradesinde Allah iradesi çağlayan bir hayırhâhın olması kişiyi ihtimal böyle bir iklimden uzaklaştırarak gerilimini korumasına yardımcı olur.

Asırlar boyunca pek çok âlim, insanın kendi kusurlarını bilmesi istikametinde alternatif yol ve yöntemler aramış ve geliştirmişlerdir. Bence günümüzde gerek sosyal, gerekse fen ilimlerinde yaşanan muazzam inkişaflara imza atan insanoğlunun, bugün mânevî buhran ve tedenni açısından kendi kusur ve hatalarını görüp tedavi etmesi istikametinde bir kısım yeni yöntemler geliştirmesi gerekmektedir. Bunun için ne kadar gayret edilse ve ne kadar bilim adamı istihdam edilse azdır. Kusurlarını göremeyen insan, insanlığı ile beraber her şeyini kaybetmekle karşı karşıyadır; zira insanın bozulması hiçbir bozulmaya benzemez.

20:27 - 5/1/2008 - yorum {yok} - yorum yaz

Alan Mahkumu ve Hak Mahrumu Kadınlar

Kategori: HOCAEFENDI

Fethullah Gülen   
02.07.2007

Alan Mahkumu ve Hak Mahrumu KadınlarBazı kimseler, Müslüman toplumlarda kadının eve kapatıldığını ve onun haklarının çiğnendiğini iddia etmektedirler; bu iddiada doğruluk payı var mıdır? İslam disiplinleri açısından aile ve toplum hayatında kadının konumu nasıl olmalıdır?

İslam, cahiliye karanlığında sömürülen, köleleştirilen ve ikinci sınıf kabul edilen kadını zavallı bir mahluk olma durumundan kurtararak, yeni bir statü ile onu mübarek bir varlık olma seviyesine yükseltmiştir. Din-i mübîn, kadını bir temettu' aleti olmaktan azâde eylemiş ve Cenneti onun ayaklarının altına sermiştir. Şayet, İslam'ın esas kaynakları ve selef-i salihînin örnek hayatları dikkatlice incelenirse, müslüman kadının kat'iyen evine kapatılmadığı ve asla haklarının çiğnenmediği açıkça görülecektir. Bu iddia, şayet onu ortaya atanlar kasıtlı ve ön yargılı insanlar değillerse, Hak Din'in bu mevzuda vaz' ettiği ölçülerin bilinmemesinden ve tarih boyunca bilhassa âdetlerden gelen yanlış anlayış ve yanlış uygulamaların İslam'a mal edilmesinden kaynaklanmaktadır.

İslam'ın genel olarak insan haklarına ve hususi manada da kadınların hukukuna dair ortaya koyduğu disiplinlerle alakalı şimdiye kadar yüzlerce kitap yazılmış ve bu mevzu şüpheye mahal kalmayacak şekilde şerh edilmiştir. Asrın Getirdiği Tereddütler ve Beyan adlı kitaplarda, Muslim World ve Yeni Ümit gibi mecmualarda ve değişik gazetelerde neşredilen röportajlarda bu konuya müteallik meseleleri ben de defalarca anlatmaya çalıştım. Bundan dolayı, aynı mevzuları bir kere daha tekrarlamanın gereksiz olduğunu düşünüyorum. Fakat, çok önemli gördüğüm bir-iki hususa değinmeden de geçmek istemiyorum.

Bir Tepki Hareketi: Feminizm

Kadın hakları konusunda söz söyleyebilecek yegâne din İslam'dır. Çünkü, gerek Kur'an-ı Kerim'e, gerek Peygamber Efendimiz'in tatbikatına, gerekse İslam tarihine baktığımızda, fertlerin hatalarından kaynaklanan bir takım suistimaller dışında, kadının en muallâ mevkii müslüman toplumlarda kazandığı görülür. Evet, İslam'da kadının diğer sistemlerde asla rastlanamayacak eşsiz bir konumu vardır. Günümüzün en modern sayılan toplumları bile, bu konuda onunla boy ölçüşemeyecek kadar geridir.

Bu toplumlarda kadın, belli bir özgürlüğe sahip ise de, bu, daha çok cismanî arzuları tatmin özgürlüğüdür ki, böyle bir özgürlük, gerçek insan fıtratının ve selim aklın kabul edebileceği ve herhangi bir semavî dinin makbul sayacağı bir özgürlük değildir. Son asırlarda, hassaten devletler arası kanlı savaşların getirdiği geçim zorlukları ve ekonomik ihtiyaçların baskısı kadını iş dünyasına ve sokağa çıkmaya zorlamıştır. Bu çıkışın akabinde, kadın kendi iâşesini temin etmeye başlamış ve fert planında bir ölçüde iktisadî hürriyet elde etmiştir; fakat, pek çok yerde, onun bilhassa fizikî cazibesinden faydalanmak isteyen bir takım sermaye çevreleri için istismar mevzuu bir alet haline düşmekten de kurtulamamıştır. Maalesef, kadın özellikle Batılı toplumlarda piyasaya, pazara, eşyanın malî değerine katkıda bulunduğu ve erkeklerin nefsanî arzularına hizmet ettiği nisbette, dolayısıyla hayatının sadece bir anında surî ve sunî bir sevgi bulabilmiştir; ne var ki, içtimaî hayatta kerime, bacı, eş, anne ve nine olarak gördüğü ve yerini başka hiçbir şeyin dolduramayacağı muhabbet ve hürmeti büyük ölçüde kaybetmiştir. Zamanla o, bu defa da hürriyet kılıfı altında modern tekniklerle (!) sömürüldükçe sömürülmüş, çoğu insanî haklarından mahrum edilmiş ve karanlık çağlardakine denk bir istismarın kurbanı haline gelmiştir.

Bütün bu haksızlıklara tepki olarak, öncelikle ve özellikle Batı'da kadınlar tarafından bir hak istirdadı hareketi başlatılmıştır. Ne var ki, bu hareket, kadınların bir nevi uyanışı sayılsa da, bir tepkiye ve reaksiyona bağlı cereyan ettiğinden dolayı, bütün reaksiyoner hareketlerde ortaya çıkan dengesizliklerden o da nasibini almış, ifratlar ve tefritler ağına o da takılmış; ilk başta kadın haklarını savunma maksadından neş'et etse de, zamanla erkeklere karşı nefretle dolup taşmaya, kinle oturup-kalkmaya sebep olacak kadar asıl çizgisinden uzaklaşmıştır. Kadınları koruma ve onlara erkeklerinkine eşit hakların tanınmasını sağlama düşüncesinden doğan feminizm adlı fikir cereyanı, bir gayr-ı memnunlar hareketi olarak, arkada sadece hasret, hicran ve enkaz bırakmıştır. Zira, bugün pek çok çeşidinden bahsedilen feminizm akımının temsilcileri zamanla çok farklı taleplerin peşine düşmüş ve meseleyi kadının haklarını korumaktan onun hakimiyetini sağlamaya vardıracak kadar ileri götürmüşlerdir.

Neden Reisetü'l-Cumhurumuz Hiç Olmamış?

Günümüzde hâlâ eski dönemlerdeki uygulamalara karşı aynı tepki tavrı sergilenmekte ve farklı aşırılıklara, aykırılıklara girilerek mesele asıl mihverinden kaydırılmaktadır. Vakıa, kadın haklarını istirdat etme gayretlerinin hemen hepsi tamamen nazarî planda kalmaktadır. Bunun en açık delili, en modern (!) görünümlü ülkelerde bile kadınların içtimaî hayatta ve idarî alanda büyük bir tahdide maruz kalmalarıdır. Düşünün... Bugün dünyanın kaç ülkesinde devlet başkanı kadındır? Kaç yerde ordunun üst kademelerinde kadınlar vazife görmektedir? Kadınlar acaba kaç ülkenin parlamentosunda nüfus nisbetlerine uygun şekilde temsil imkanına sahiptirler? Dünya dinlerinin ruhanî reisleri ve diyanet temsilcileri arasında ne kadar kadın vardır? Adliye, mülkiye, emniyet teşkilatları ve gizli servisler gibi birimlerde istihdam edilen kadınların sayısı erkeklerin adedine yaklaşabilmiş midir?.. Kadın haklarını dilinden hiç düşürmeyen ve onun ateşli birer savunucusu görünen kimseler acaba neden bu sorulara müsbet cevap verebilecek durumda değiller? Hepsinden öte, İslam'ın, kadının haklarını kısıtladığını iddia edenlerin önce kendilerini ve kendi içtimaî yapılarını sorgulamaları gerekmez mi?

Aynı sualleri kendi ülkemizde kadın hakları avukatlığına soyunup bazı şahsî hatalar yüzünden İslam'ı ve bütün müslümanları mahkum etmek isteyenlere de sorabiliriz: Cumhuriyet kurulduğundan bu yana onca zaman geçmiş; peki ama şimdiye kadar Çankaya'ya kaç tane kadın Cumhurbaşkanı çıkmış? Hep Reis-i cumhur seçilmiş; niçin bir kere de o makama Reisetü'l-cumhur getirilmemiş? Aklının azlığından mı? Yoksa, o işi beceremeyeceği düşünüldüğünden mi? Neden erkek başbakan kadar kadın başbakan vazife yapmamış? Niçin kadın bakanların sayısı erkek bakanların adedine hiç ulaşamamış, hatta yaklaşamamış? Niye erkeklerden olduğu kadar kadınlardan da kuvvet komutanı olmamış? Neden bir kere de Genel Kurmay Başkanlığı bir kadına emanet edilmemiş? Niçin hâlâ Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kadınlara göstermelik bazı koltuklar bırakılıyor da, onların nüfuslarına uygun şekilde kendilerini temsil etmelerine imkan tanınmıyor?

Yanlış anlaşılmasın; "Bunlar mutlaka olmalı, işin aslı budur!" demek istemiyorum. Müsavaat iddiasında bulunanların, kadın ile erkeğin eşit olduğunu savunanların ve kendileri bu eşitliğe göre hareket ediyormuş da sanki İslam kadının hakkını yiyormuş gibi Din-i mübini sorgulayanların ikiyüzlülüklerini nazara vermeye çalışıyorum. Evet, "niçin, neden, niye..." sorularını çoğaltabilirsiniz. Bu soruların cevaplarını aradığınızda göreceksiniz ki, aslında, "İslam kadının hakkını yiyor, erkeğe verdiği hakları kadına vermiyor!" diyenlerin kendileri senelerdir kadını istismar ediyor ve onun haklarını -affedersiniz- hapur hupur yiyorlar. Öyleyse, kendileri kadını hayatî sahalardan olabildiğine uzak tuttukları ve onu sürekli sömürdükleri halde, bu konuda İslam'ı tenkit etmeye kalkışanların İslamiyet hakkında söz söylemeye de kadın haklarından bahsetmeye de hakları yoktur.

"Allahümme ecirnâ min fitneti'n-nisâ"

Bir kere, İslam bazı muharref dinlerde ve din görünümlü batıl inançlarda olduğu gibi, kadını şeytanın ürünü veya kötülüklerin tohumu olarak görmez. Erkeği kadının egemen bir efendisi saymadığı gibi, kadını da, erkeğin hakimiyetine teslim olmaktan başka çaresi bulunmayan zavallı bir mahluk olarak kabul etmez. Bir zamanlar Batıyı kasıp kavuran kadının ruh sahibi olup olmadığı meselesi hiçbir zaman Müslümanlar arasında tartışılmamıştır. İslam, insanın işlediği "ilk günah"tan ve beşerin Cennetten çıkarılmasından da kadını sorumlu tutmamıştır. Cenâb-ı Allah, ilahî kelamında Hazreti Adem ile Hazreti Havva'yı beraber konuşturmuş; Şeytanın ikisine birden vesvese verdiğini, o ilk sürçmeyi beraberce yaşadıklarını, hatta sürçmede önceliğin Hazreti Adem'e ait olduğunu ve sonra yine ikisinin birden tevbe ve istiğfarla Allah'a yöneldiklerini anlatmıştır. Dolayısıyla İslam, "ilk günah" gibi bir vebali asla kadına yüklememiş, böyle bir zelle yüzünden onu kınamamış ve kadını, insanlığı Cennet'ten yere indiren günahkar bir varlık saymamıştır.

İstidradî olarak şunu da ifade etmeliyim: İnsan, mal-mülk, makam-mansıp, evlad ü iyal ile sürekli denenip sınandığı gibi kadınla da imtihan olabilir. Zaten, bir imtihan unsuru olması açısından kadına "fitne" de denilmiştir. Bir kısım müminlerin sabah akşam dualarında "Allahümme ecirnâ min şerri'n-nisâ, Allahümme ecirnâ min belai'n-nisâ, Allahümme ecirnâ min fitneti'n-nisâ" demeleri; yani, "Allahım, erkekliğin altında kalıp kadınla imtihanı kaybederek bir kötülük işlemekten bizi koru; Allahım, şehvetin arkasında sürüklenip bir felakete uğramaktan bizi muhafaza et; Allahım bir kadının cazibesine kapılıp doğru yoldan sapmaktan bizi halâs eyle!" diyerek Allah Teâlâ'ya iltica etmeleri kadının potansiyel bir iptila vesile olmasındandır. Güzeller Güzeli Yaratıcı, kadına cemalinden bir parıltı vermiş ve onu  tenasübü, güzelliği, edâsı ve endâmıyla erkeğin gönlüne çok câzip gelebilecek bir hilkatte yaratmıştır. Bazıları, o câzibe karşısında iradelerinin hakkını vermekte zorlanabilirler; kadını bir imtihan vesilesi görür ve onun karşısında iradesiz davranmamak için de sabah akşam ellerini açıp -arz ettiğim gibi- Allah'ın hıfz u himayesine sığınırlar. Yoksa, müminler, kadının şer, bela ve fitne olarak yaratıldığını asla düşünmez ve kadın fitnesinden korunma dualarını o bâtıl inanca bağlamazlar. Bu açıdan, aslında erkek de kadın için bir imtihan aracıdır ve kadın da erkek sebebiyle başına gelebilecek şerden, beladan ve fitneden sürekli Hazret-i Hafîz'e sığınmalıdır. Hatta, o da –dilerse– dualarında "Allahümme ecirnâ min şerri'r-ricâl, Allahümme ecirnâ min belâi'r-ricâl, Allahümme ecirnâ min fitneti'r-ricâl" diyebilir. Evet, erkek-kadın münasebetleri çerçevesinde her ikisi de birbiriyle imtihan olmaktadır ve  herbiri diğeri için bir imtihan unsuru, bir bela sebebi ve bir fitne vasıtasıdır.

Aldatan Havva imajı ve ilk günahın vebalinin kadına yüklenmesi, Batılı toplumlarda, asırlar boyu kadın hakkında çok olumsuz yorumlara sebebiyet vermiştir. Bu çarpık anlayıştan dolayı, kadın güvenilmez, doğrudan muhatap kabul edilmez, ikinci sınıf bir varlık konumuna itilmiş; âdet hali, hamilelik ve çocuk doğurma, onun ebedî suçuna bir ceza olarak telâkki edilmiştir. Oysa, İslam'ın kadına bakışı, erkeğe bakışından hiç farklı değildir. Kur'an'ın ifade ettiği yaratılış keyfiyeti, önce Hazreti Adem'in daha sonra da ondan, onun mayasından eşinin yaratılması şeklindedir. Kur'an'ın tasviri, kadın-erkek ayrımı yapılmadan her ikisinin de insan olduğunu hatırlatmaya ve bu iki varlığın birbirini tamamlayıcı önemli birer fenomen olduklarını nazara vermeye matuftur. İslam'a göre, kadın ve erkek arasında bir kısım farklılıklar bulunsa da, bunlar pek çok maslahat için planlanmış özel bir dizaynın neticesidir; fakat, aralarında ontolojik bir farklılık kat'iyen söz konusu değildir.

İki Ceset Bir Ruh

Allah kadını başka değil, erkeğe eş olarak yaratmıştır; bu itibarla, o onsuz olamaz, o da onsuz olamaz. Alvar İmamı'nın ifadesiyle, Hazreti Adem Cennet'te de bulunsa Havva'sız olduğu dönemlerde hicran içinde yaşamıştır; şayet başta Havva yaratılsaydı, bu defa da o, Adem'sizliğin hicranını yaşayacaktı. Çünkü, hilkat itibarıyla, Adem Havva'sız, Havva da Adem'siz olamazdı. Onlar, iki ceset, bir ruh gibiydiler ve bir hakikatin ayrı ayrı iki yüzünü temsil ediyorlardı. Allah Teâlâ, kadını, elektrona nisbeten protonu, pozitif kutuba nisbeten negatif kutubu, erkek tohuma nisbeten dişi tohumu yarattığı gibi yaratmış ve bu çiftlerden bir vahdet meydana getirdiği misüllü, kadın ve erkeğin de eşler oluşturmasını murat buyurmuştu.

Evet, nasıl ki, pozitif negatife, elektron protona, gece gündüze, yaz kışa, yeryüzü gökyüzüne muhtaçtır; aynı şekilde erkek kadına, kadın da erkeğe muhtaç olarak halk edilmiştir. "Zen merde, civan pîre, keman da tîrine muhtaç / Ezcâ-i cihan cümleten birbirine muhtaç." sözü bu hakikati ne güzel ifade etmektedir!.. Nitekim, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) bu gerçeği şöyle dile getirmiştir: "İnnema'n-nisâ şekâikur'r-ricâl - Kadınlar erkeklerin yarısıdır." Hadiste, cemi' (çoğul) olarak "şekâik" şeklinde yer alan "şakîk" kelimesi, tam ortadan ikiye bölünen bir bütünün parçası demektir. Yani, bir bütünü meydana getiren iki parçadan herbiri, diğerinin şakîkidir.

Bu itibarla, insan olma yönüyle kadın ve erkek eşit yarımlardır; fakat, hiçbir zaman biri diğerinin aynı değildir. Bunların fıtratlarında, fizikî donanımlarında, ruh dünyalarında ve psikolojik yapılarında bir kısım farklılıklar mevcuttur; ama ne erkek kadının biyolojik olarak daha olgunlaşmış bir şeklidir, ne de kadın erkeğin az gelişmiş bir tipidir. İkisi de müstakil birer insandır ve bunlar birbirine muhtaçtır.

Bu müstakim anlayışa uygun olarak, Devr-i Risalet Penâhî'de, kadın hak ettiği yüksek mevkiye yükseltilmiş, ona tabiatına uygun işler tevdi edilmiş ve onun toplum içindeki hayatî konumu yeniden ortaya çıkartılmıştır. Hem de bu büyük inkılap, dünyanın vahşet içinde yüzdüğü ve kadının insan olup olmadığının, ruhu bulunup bulunmadığının tartışıldığı karanlık bir dönemde yapılmıştır.

Kıvâme Meselesi

Bununla beraber, kadınlar erkeklerin mesul sayıldığı bazı mükellefiyetlerden sorumlu tutulmamışlardır. Onların, bir kısım mükellefiyetlerden muaf olmaları da, kadınların eksik görülmesinden ve onlara bazı nakîseler isnad edilmesinden kaynaklanmamıştır. Aksine, taife-i nisanın erkeklerin sorumlu olduğu kimi mükellefiyetlerden mesul tutulmamaları rahmet-i ilahiyenin neticesi ve onlara merhametin ifadesidir.

Binaenaleyh, erkeğin kadından üstün olduğu hissini uyaran Kur'an ayetleri, farklı istidat ve farklı kabiliyetleri ifade sadedinde îrad buyurulmuş ilahî beyanlardır. Mesela; bazıları, "Kocalar eşleri üzerinde yönetici ve koruyucudurlar. Bunun sebebi, Allah'ın bazı insanlara bazılarından daha fazla nimet vermesi ve bir de kocalarının mehir verme, evin masraflarını yüklenme gibi malî yükümlülükleridir. O halde iyi kadınlar, itaatli olan ve Allah kendi haklarını nasıl korudu ise, kocalarının yokluğunda, onların hukukunu koruyan kadınlardır." (Nisa, 4/34) mealindeki "Er-Ricâlu kavvâmûne ale'n-nisâi" ifadesiyle başlayan ayet-i kerimeyi erkeğin mutlak hakimiyetine delil saymaktadırlar. Oysa, "kıvame meselesi"ni nazara veren bu ilahî beyan da kadınlara merhametin sesi-soluğudur ve ailede iş bölümünün gerekliliğine dikkat çekmektedir.

Malumdur ki; kadının da erkeğin de birbirine fâik oldukları bazı hususiyetleri vardır. Kur'an-ı Kerim, "Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır." (Lokman, 31/14) mealindeki ayet gibi bir kısım beyanlarıyla anneyi öne çıkarmıştır. İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ) da "Kime iyilik yapayım?" diye peşi peşine üç defa soran bir sahabiye, üç defasında da, "annene" cevabını vermiş ve "Cennet anaların ayakları altındadır." hadis-i şerifi gibi mübarek sözleriyle kadını çok mualla bir mevkiye koymuştur. Öyle ki, bu ifadeler açısından meseleye bakılacak olursa, bir erkek çatlayasıya koşsa da kadına yetişemeyecek ve onun geriye dönüp "Beyhude yorulma, bana yetişmen muhaldir!" dediğini duyacaktır.

Bu açıdan, kıvame meselesini ele alan ayet-i kerime, kadının erkekte bulunmayan bazı üstün vasıflara sahip olduğu gibi, erkeğin de kadında olmayan bir takım üstünlüklere sahip bulunduğunu belirtmiş, her ikisinin birbirine değişik yönlerden muhtaç olduklarını ima etmiş ve erkeğin, eşinin geçimini sağlamaktan sorumlu bir hâmi olduğunu bildirmiştir. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır'ın ifadesiyle, bu ayet, erkeğin kadına hakimiyetini, fakat rastgele değil "Milletin efendisi, onlara hizmet edendir." manası üzere hizmetçilikle karışık bir hakimiyetini ifade eder. Bundan dolayı, bir taraftan erkeğin üstünlüğünü anlatırken diğer taraftan da kadının değer ve üstünlüğünü belirtir.

Bir ailede huzur ve saadetin devam etmesi için o hanede mutlaka işlerin taksim edilmesine ve herkesin birbirine yardımcı olmasına ihtiyaç vardır. Mesela, bir yerde üç tane hâkim olursa, orada kargaşa hiç bitmez, sürekli fikir ayrılıkları yaşanır; nizam ve intizam için nihayet bir söz kesen olması lazımdır. Ne var ki, nihaî kararı verecek insan, sadece kendi sâbit fikirlerini dayatmamalı, ailenin her ferdine düşüncelerini beyan etme hakkı tanımalı ve her zaman hakşinas olup akl-ı selime yakışır şekilde davranmalıdır. İşte, hayatın her alanında ve her zaman aktif olabilecek, ailenin iâşesini temin etmek için en ağır şartları dahi göğüsleyebilecek ve ne yapıp edip çoluk-çocuğunun yiyeceğini, içeceğini, giyeceğini tedarik edebilecek insan olarak erkek bu konularda bir yönden fâik sayılmış ve yuvada istişarenin hakkını verdikten sonra söz kesen olarak o tayin edilmiştir.

Dünyada pek çok değişimler olmasına rağmen, insanların ekseriyeti itibarıyla hâlâ iâşeden erkek sorumludur ve dışarıda çalışıp para kazanma onun vazifesidir. Kimileri meseleyi hemen başka vadilere çekip, dünyanın bazı yerlerinde kadının da çalıştığını söyleyerek buna itiraz edebilirler. Fakat, kadının fıtratına uygun işlerde çalışmasını kabul etmekle beraber, acaba para kazanmak için onun da dışarıya açılması aile huzuru açısından kâr mı getirmiştir zarar mı? Kadının, hususiyle de bir takım işlerde çalışması gerçekten bir ihtiyacın gereği midir, yoksa bir baş kaldırma vesilesi, bir isyan hareketi midir? Kendi iâşesini temin etmesi kadının mutlu olmasına kâfî gelmiş midir; aksine, onu daha bir huzursuz mu etmiştir? Acaba onun, tabiatına ters mesleklerde çalıştırılması toplum bünyesinde ne türlü yaralar açmıştır? İşte, sıhhatli bir tesbit yapabilmek ve kıvâme mevzuunu doğru anlayabilmek için, bunların hepsinin nazar-ı itibara alınması, meseleye küllî (bütüncül) bir nazarla bakılması ve konunun müsbet-menfi bütün yönleriyle değerlendirilmesi gerekmektedir.

İfratlar-Tefritler Arasında Kadının Yeri

Bu zaviyeden bakılırsa, görülecektir ki, İslam kadını hiçbir hususta mahrum etmemiş; fizikî yapısını ve hususî konumunu gözeterek merhameten onu bazı mükellefiyetlerden muaf tutmuştur. Mesela; onun omuzuna, vakit namazlarını cemaatle kılma, Cuma namazı, hutbe, ezan, kâmet ve itikaf gibi sorumluluklar yüklememiştir. Bununla beraber, "Ben Cuma namazına gideceğim" diyenin önünü de hiç almamış, onun kendi isteğiyle cemaate katılmasına mani olmamıştır. Hadis ve siyer kitaplarında, Asr-ı Saadet'te kadınların bayram namazlarına, hüsuf ve küsuf namazlarına, hatta yağmur dualarına iştirak ettiklerine dair misaller verilmektedir.

Evet, onun, erkeğin mesul sayıldığı her mükellefiyetten sorumlu olmaması ve bazılarından muaf tutulması İslam'ın kadına bakışındaki merhametin bir tezahürüdür. Bu rahmet tecellisi de şu temel espriye dayanmaktadır: Kadın, erkeğe kıyasla daha çok şefkatli ve pek merhametlidir. Ondaki engin şefkate bir iltifat olarak, yegâne merhamet sahibi Rahman ü Rahîm, ilahî rahmetinin değişik tenezzül dalga boyundaki bir tecellisine daha kadını mazhar kılmış ve onun bazı mükellefiyetlerini kaldırmıştır.

İslam'a göre kadının dünyadaki rolü sadece evinin işleriyle meşgul olmak ve çocuk büyütüp yetiştirmekle sınırlı değildir. Aslında o, fıtratına ters düşmemesi ve dini hassasiyetleri gözetmesi kaydıyla, toplumun hemen her alanında kendi üzerine yüklenen vazifeleri yapmakla ve içtimaî hayatta erkeğin elinin yetişmediği yerlere uzanıp oradaki eksiklikleri tamamlamakla mesuldür. Fakat, maalesef, bu gerçek zamanla müslümanlar arasında dahi göz ardı edilmiş ve kaba bir anlayış, hoyrat bir düşünce kadın ve erkeğin birbirine yardımcı olmalarına dayalı bu sistemi bozmuştur. Onun bozulmasıyla da hem aile düzeni hem de içtimaî nizam bozulmuştur. Farklı milletlere mensup müslümanların kendi tarihi birikimlerine İslam libası giydirmeleri, âdet ve geleneklerini Din-i mübinin esaslarıymış gibi görüp göstermeleri ve belli dönemlerde bu çizgide bir kısım içtihatlar yapmaları sebebiyle kadının hakları yenmiş, gün be gün o daha dar bir alana itilmiş ve bu işin neye müncer olacağı hesaba katılmadan, bazı yerlerde hayattan bütün bütün tecrid edilmiştir.

Fakat, bu husustaki düşünce kaymalarının ve inhirafların müsebbibi -haşa- Din-i mübin değildir; hata, onu yanlış yorumlayıp yanlış uygulayanlara aittir. Tatbikattaki bu hataların da mutlaka düzeltilmesi lazımdır. Ne var ki, bu mevzudaki yanlışlıklar düzeltilirken mesele feministlerin arzu ettiği şekilde ele alınırsa, bu defa yine denge bozulacak ve ifratları tefritler takip edecektir. Mesela; kadını sadece çocuk yapan bir obje kabul etmek ve onu bir çocuk fabrikası gibi görmek ne kadar çirkinse ve ona karşı saygısızlıksa, kadının tenasüle baş kaldırması ve bir makina olmadığını göstermek için çocuk edinmekten kaçınması da o kadar fıtrata terstir ve yakışıksızdır. Evet, kadın, bulaşık bir kap olmadığı gibi, yeri de sadece bulaşık kapların bulunduğu mutfak değildir; fakat, yemek, çamaşır, bulaşık, temizlik gibi ev işleriyle hiç alâkasının bulunmadığını iddia eden ve yuvayı bir aşhaneye, bir yatakhaneye çeviren kadın da çocuklarına iyi bir anne, iyi bir muallim ve iyi bir mürşide olmaktan çok uzaktır.

Diğer taraftan, kadını maden ocaklarındaki gibi çok ağır şartlar altında çalıştırmak da zulümdür. Sırf erkeğe eşit olduğu iddiasıyla, kadının, yaz günü sıcakta tırpan sallama, tırmık çekme, dövenlerin üzerinde iş görme, ya da sınırda terörist gözetleme, eşkiyayı takip için mağaralarda yatıp kalkma, başını bir taşa koyup uyuma ve uyanır uyanmaz da düşman kovalama gibi ağır mesuliyetler altına itilmesi insan tabiatına terstir, zalimane bir işkencedir; kadınlığının hususiyetlerini görmezlikten gelme ve fıtratın kanunlarıyla çatışma demektir.

Bu itibarla, İslam'a göre, kadını eve hapseden ve onu içtimaî hayattan bütün bütün uzaklaştıran anlayış kat'iyen doğru değildir; kadın, fizyolojisi ve psikolojisi nazara alınmak kaydıyla, herhangi bir işte çalışabilir. Fakat, hem kadın hem de erkek hayatın bir paylaşımdan ve iş bölümünden ibaret olduğunu bilmeli ve herbiri kendi fıtratına uygun işleri yaparak diğerine yardımcı olmalıdır.

Bir Fikir İşçisi Olarak Kadın

Ayrıca, kadın, hukuken hür ve müstakil bir şahsiyettir. Onun kadınlığı, ona ait ehliyetlerden hiçbirini daraltıcı ve ortadan kaldırıcı mahiyette değildir. Erkek, ne ölçüde düşüncesini açıklama hürriyetine sahipse, kadın da aynı hürriyete aynı nisbette sahiptir. Bildiği konularda onun görüşüne de başvurulur ve kendisiyle istişare yapılır. Öyle ki, her an vahiyle beslendiği için hiçbir konuda başkasına danışmaya muhtaç olmayan Peygamber Efendimiz, bütün ümmetini alâkadâr eden bazı meselelerde bile, kendi hanımlarının fikirlerini almış ve onların düşünceleri istikametinde hareket ettiği zamanlar olmuştur.

Bir kadının, kocasıyla arasındaki "zıhar" meselesine çözüm bulması ve böylelikle kendisini ve çocuklarını mahvolmaktan kurtarması için Allah Rasûlü'ne gelip O'nunla tartışırcasına konuşması ve ilahî hüküm gelinceye kadar ısrarlı taleplerini sürdürmesi de çok meşhur bir hadisedir. Müslümanlar arasında, kadının fikir hürriyetinin ne ölçüde gözetildiğine bu hadise dahi tek başına yeterli bir delil ve güvenilir bir şahittir; nitekim, o kadının, halini Allah'a arz etmesi üzerine ayet nazil olmuş ve bu meseleyi anlatan sureye de "Halini anlatıp hakkını savunan kadın" anlamına gelen "Mücâdile" adı verilmiştir.

Dahası, o dönemde, kadınların halifeye dahi itiraz edip, onun Kur'ân'a aykırı buldukları içtihadlarına, hem de camide bütün cemaatin huzurunda karşı çıktıkları bile vâkidir. Mesela; Hazreti Ömer, evlenmeyi kolaylaştırmak için, nikah akdi esnasında tesbit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini düşünmüş ve mehir miktarının evliliğe engel olmamasını istemiştir. Bir hutbe esnasında, mescidde bu düşüncesini beyan edince bugün adını sanını dahi bilmediğimiz bir kadın, "Ya Ömer! Bu konuda Efendimiz'den duyduğun bir söz, senin bilip de bizim haberdâr olmadığımız bir ifade mi var? Çünkü, Cenâb-ı Allah, Kur'an'da, 'Ve âteytüm ihdâhünne kıntâran...' buyuruyor. Demek ki, kantar kantar mehir verilebilir." demiş ve onun bu içtihadına itiraz etmiştir. Seyyidina Ömer hiç tepki göstermeden o kadının itirazını yerinde bulmuş; kendi kendine "Yaşlı bir kadın kadar da dinini bilmiyorsun!..." diyerek nefsini levmetmiş ve sözünü geri almıştır.  İşte, gerçek İslam toplumunda kadın bu kadar hayatın içindedir...

Bir düşünün; günümüzde bir kadın, Fatih Camii'nde ya da Süleymaniye'de maksureden perdeyi sıyırsa, Halife-i rûy-i zemine ya da bugünkü Cumhurbaşkanı'na da değil, minberdeki imama "İmam efendi, zannediyorum, bu konuda yanılıyorsunuz, meselenin aslı şudur!" dese, kim bilir o kadıncağızın başına neler gelir. Zira, bugün dinin özüne vakıf olmayan kimseler, yanlış telakkileri sebebiyle kadını bir fanus içine koymuşlar ve onu bazı haklardan mahrum bırakmışlardır.

Aslında, Allah'ın, şefkat, merhamet, incelik ve hassasiyetle donattığı, donatıp çocuklarını yetiştirme konusunu tabiatının bir derinliği haline getirdiği kadın, fıtratı itibarıyla bir muallime, bir mürebbiye ve bir mürşidedir. En başta Ezvâc-ı Tahirât (Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in mualla zevceleri), birer mürşide olarak yetişmiş ve çok büyük insanlara öğretmenlik yapmışlardır. Mesruk bin Ecda', Tâvûs b. Keysan, Atâ b. Ebi Rebah, Esved b. Yezid en-Nehâî gibi âbid ve zâhid nice insanlar, hep Mü'minlerin Anneleri'nin rahle-i tedrisinde çıraklık yapmışlardır. Hususiyle, Hazreti Aişe validemiz, Tabiîn'in en büyük imamlarına feyz kaynağı olmuştur; azize annemiz, kimi zaman bir perde arkasından, bazen de süt hısımlığı konusundaki kendine has içtihadıyla amel eden talebelerine doğrudan ders vermiş, en muğlak mevzuları onlara şerh etmiş ve sordukları sorular hakkında fetvalar serdetmiştir.

Bundan dolayıdır ki, Süleyman Nedvî, Hazreti Aişe validemizin hayatının mukaddimesinde, müslümanların geçirdiği inhitat (gerileme, kuvvetten düşme) devrinin sebeplerini zikrederken, bu inhitatın yarı sebebinin kadınlar olduğunu ve bilhassa onların Hazreti Aişe validemiz gibi numune-i imtisal bulamayışlarını vurgulamaktadır.

Günümüzün Şefkat Kahramanları

Doğrusu, Devr-i Risalet Penâhî'de kadının hak ve sorumluluklarının tam belirlendiği, özellikle hasta olduğu hallerde ve hayız, nifas gibi hususi durumlarında ona kaldıramayacağı yüklerin yüklenmediği; fakat, onun çok defa savaşlara bile katıldığı, yaralılara baktığı, tedavi için gerekli malzemeleri hazırladığı, savaşçılara hizmet ettiği ve hatta bizzat savaştığı; normal zamanlarda da bilhassa eğitim hizmetleri olmak üzere hemen hemen hayatın bütün alanlarında kendisine tahmil eden vazifeleri yaptığı düşünülürse, bugün kadının ihmal edildiği, işten alıkonulduğu ve onun kabiliyetlerinin gereğince değerlendirilemediği söylenebilir. Şayet kadın, fıtratına en uygun olan muallimlik alanında olsun tam değerlendirilebilseydi; bir insan olarak ufku açılsa, gönlü yüksek gaye-i hayallere bağlansa ve engin şefkati o uğurda kullanılsaydı, kim bilir bugün neslimiz ne ulvî duygu ve düşüncelerle yetişirdi!.. Yine o, inkişaf ettirilmiş selim tabiatıyla erkeğin yardımcısı olsa, her şeyi onunla paylaşsa ve hususiyle yuvada işin altına o da elini soksaydı, evlerimiz gerçek birer ana ocağı olacak ve orada cahil, ümmî, bilgisiz, hayatın dışında bırakılmış ve kimsesizliğe terkedilmiş tek fert kalmayacaktı!.. Evet, kadın "her şey" kabul edilmediği gibi "hiçbir şey" de sayılmasaydı ve erkek de kadın da bir bütünün iki yarısı olarak ele alınsaydı; bu anlayışa bağlı olarak ikisi el ele verip müşterek çalışsalardı, işte o zaman belki de inhitat devri hiç yaşanmayacak ve hep terakkinin zirvelerine koşulacaktı.

Bugün bu mevzudaki tek tesellimiz, umum nüfusa nisbeten sayıları henüz az olsa da, çağımızın Haticelerinin, Aişelerinin, Fâtımalarının, Hafsalarının, Nesibelerinin, Rümeysâlarının aynı Asr-ı Saadetteki öncüleri gibi kendi konumlarının farkında olmaları ve üzerlerine düşen vazifeleri yapmaya çalışmalarıdır. Evet, günümüzde şefkat kahramanları da iman ve Kur'an hizmeti adına belli fonksiyonlar eda ediyorlar; erkeklerin yaptıkları gibi, insanlığın irşadı için ellerindeki bütün imkanları kullanıyor, hal ve tavırlarıyla başkalarına örnek oluyorlar. Gerekirse, onlar da dünyanın dört bir yanına hicret ediyor, öğretmenlik ve rehberlik yapıyor ve böyle ifritten bir dönemde Din-i mübini bayraklaştırıyorlar. Dolayısıyla, günümüzde kadınlık alemi bütün bütün sahipsiz sayılmaz; cihanın her tarafına yayılmış bazı şefkat abideleri, seleflerini hatırlatan fedakarlıklarıyla yeni bir kahramanlık sergiliyorlar.

Ne var ki, kadınların kendi haklarını topyekün istirdad etmeleri ve hayatın her sahasında sahip oldukları o haklara göre yaşama imkanı bulmaları noktasında toplum çapında hâlâ çok yaya olduğumuz âşikârdır. Çünkü, sabit fikirlerini âdet ve geleneklerle iyice pekiştirmiş bazı kimseler, kadının içinde bulunduğu fanustan kurtulmasını istemiyorlar; en medenî görünen insanlar bile kadına haklarını tam olarak vermeye yanaşmıyorlar. Dahası, bir kısım sözde modernler, Cumhuriyeti, laikliği, demokrasiyi, nizamı ve idareyi kendilerine göre yorumluyor; bu indî yorumlara bağlı bazı alanlar vaz' ediyor ve o alanları kontrollerinde tutmak için her yola başvuruyorlar. Tarihte eşine az rastlanır bir katılık, bağnazlık ve hatta yobazlıkla kadınların örtüsüyle uğraşıyor ve onları dinî vecibelerini yerine getirmek gibi en tabiî haklarından dahi mahrum bırakıyorlar. Sonra da hâlâ -bağışlayın- hiç utanmadan ve yüzleri kızarmadan kadın haklarından bahsedebiliyorlar.

Hasılı; İslam'ın esas kaynakları ve selef-i salihînin örnek hayatları dikkatlice incelenirse, müslüman kadının evine kapatılmadığı ve haklarının çiğnenmediği açıkça görülecektir. Bunun aksini iddia edenler, şayet kasıtlı ve ön yargılı kimseler değillerse, Hak Din'in bu mevzuda vaz' ettiği ölçüleri bilmiyor ve tarih boyunca bilhassa âdetlerden gelen yanlış anlayış ve yanlış uygulamaları İslam'a mal ediyorlardır. Ayrıca, şahsî ve taraflı yorumlarıyla farklı farklı alanlar uyduran, kadına hayatın her biriminde serbest dolaşım hakkı tanımayan ve ona kendi fonksiyonlarını eda etme fırsatı vermeyen, sonra da kalkıp sözde kadın hakları savunucusu kesilen kimselerin bu konuda İslam'ı sorgulamaları küstahlıktır; kadını alan farklılığı içine hapsetmekten vazgeçecekleri ana kadar, onların kadın haklarından bahsetmeleri hakikate karşı saygısızlıktır.

16:19 - 15/7/2007 - yorum {yok} - yorum yaz

Sartre, Fethullah Gulen’e ne derdi?

Kategori: HOCAEFENDI
 
 
M.ILHAN ATILGAN

Elimde bir kitap var. Kapaginda alti tane resim: Jean Paul Sartre, John Stuart Mill, Konfucyus, Platon, Immanuel Kant ve Fethullah Gulen. Dogrusu, cok uzun zamandir bir kitap kapagini gorunce bu denli heyecanlanmamistim.

 

B. Jill Carroll


"A Dialogue of Civilizations" adli bu kitabin kapagindaki resimleri birbiriyle iliskilendirebilmek icin, adini saydigim dusunurlerin hepsini; ama en cok da Fethullah Gulen ’i tanimak gerekiyor. Cunku ilk bakista siradan bir okura ya da felsefe meraklisina ucuk bir fikir gibi gelebilecek bu kumelendirme, Gulen’in dusunce evrenini bilenler icin, dusunce tarihindeki buyuk resmin tamamini gorebilmek anlamini tasiyor. Yillardir humanistik calismalar ve dinler konusunda akademik duzeyde arastirmalar yapan <******> B. Jill Carroll kitabini, Gulen’in eserleriyle soz konusu filozoflarin metinleri arasinda bir ‘karsilikli konusma’ biciminde kurgulamis. (Turkiye’de boyle bir ise kalkissaniz akademik unvaninizi elinizden alirlar!) Ornegin, felsefenin tarihinin kirilma noktasi sayilabilecek Kant’in ahlak metafizigini temellendirisi ile Gulen’in (hic kuskusuz Islamiyet temelli) ahlak anlayisinin nerede, nasil kesisebildigini kitapta gormek mumkun. Liberal filozof John Stuart Mill ile Fethullah Gulen’in ‘ozgurluk’ kavrami cevresindeki degerlendirislerini okuyoruz. Konfucyus ve Platon ise ideal insan ve egitim konusundaki gorusleri uzerinden Gulen ile karsilastiriliyor.
Bunlar uzun uzun anlatilir elbet, Kant’in kategorik imperatifiyle Gulen’in ortaya koydugu kulluk ahlakinin ortak paydalari uzerine makaleler yazilabilir. Beni asil heyecanlandiran, kitapta Sartre ile Gulen arasindaki metinler arasi (‘metinlerarasi’ degil!) diyalog oldu. Burada zihnimi kiskirtan sey, iki ismin ‘sorumluluk’ kavramini nasil yorumladiklari degil; ayni cagda yasamis olduklari gercegi sanirim.
 
 
20. yuzyilin yazgisi
Aralarinda bir kusak farki olsa da, Sartre’i da Gulen’i de 20. yuzyilin ve ulkelerinin yazgisindan ayri dusunemeyiz. 1938’de, Fethullah Gulen dunyaya geldigi yil, 33 yasindaki Sartre sekiz yildir hazir bekleyen en unlu romani Bulanti’yi yayimlamisti. 1952’de Sartre, Heidegger’le tanismak icin Freiburg’a gidiyor; Gulen, Alvar’da Haci Sitki Efendi’den ders okuyordu. Sartre’in Nobel edebiyat odulunu reddettigi yil ise Fethullah Gulen, Edirne’de genc bir vaizdi. Sonunda Sartre, Fransiz varolusculugunun ve edebiyatinin en onemli figurlerinden biri olarak sahneden cekildi. Dusunceleri, savas sonrasi Avrupa’sinda, ozellikle nihilizmle egilimli genc kusak tarafindan sasirtici bir ilgi gordu. <******> (Varolusculugun parlak gunlerinden yarim asir sonra, bugun, Edirne’deki o genc vaizin dusuncelerinin Sartre’inkinden cok daha buyuk bir kuresel etkiye sahip oldugunu gormek tuhaf degil mi?) Popularitesi arttikca, temel kaynaklarini okumadan varolusculugu nihilizme ozdeslestirenler oldu. Bu yanlis yargiya karsin Sartre, ‘kendi icinde’ tutarli gorunen bir ‘sorumluluk’ ogretisi ortaya koymaya calismistir. B. Jill Carroll da kitabinda bu kavramla Gulen’in Islamî gelenekten suzdugu ‘sorumluluk’ anlayisini karsilastiriyor. Biri ateist, biri mumin olmasina karsin, hem Sartre hem Gulen, insan eksenli bir sorumluluk kavrayisi ongoruyorlar. Sartre bunu o bildigimiz, insanin varolusunu kendi gerceklestirecegi ilkesinden (“Varolus ozden once gelir”!) yola cikarak temellendirirken; Gulen, Risale-i Nur temelli cuz’i irade hakikatine dayandiriyor. Her iki anlayista da, insanin hem kendine hem de dunyanin butunune karsi sorumlu oldugu gercegi var. Biri bunu akilsal olana dayandirirken, biri ilâhî olandan el aliyor. Ve Gulen’in eserlerinden asinasi oldugumuz ‘yeryuzu mirascilari’nin, ‘aksiyon insanlari’nin dunyaya karsi sorumlu olma bilinci, yeri geliyor Sartre’in doktriniyle ortusuyor. Kitabin bu bolumunun tam da bir ‘karsilikli konusma’ kurgusu icinde oldugu soylenemez. Carroll, once Sartre’in, ardindan Gulen’in yazdiklarindan ornekler veriyor.
 
Yakin cevresi, Fethullah Gulen’in, Sartre’in 1943 tarihli basyapiti Varlik ve Hiclik’i (L’Être et Le Néant, henuz Turkceye cevrilmedi) okudugunu bilir. Gulen’in cesitli yazilarinda varolusculuga keskin elestirileri oldugu da hatirlanirsa, Carroll’in kitabindaki makalenin bir anlamda Gulen’in varolusculuga cevabi niteligi tasidigini da soylemek mumkun. Ne yazik ki, Sartre’in omru Gulen’in fikirlerini tanimaya yetmedi. Zihnimi kiskirtan soru su: Sartre, Gulen’e ne derdi? Cemal Sureya’nin cennetteki sofrasini duslemek gibi olacak ama ikisi arasindaki bir konusma urpertici olmaz miydi? <******>
Fethullah Gulen, kuskusuz bir filozof degil; Islam’in irfan gelenegine eklemlenen bir âlim, bir yol gosterici, bir zihin yapici. Onun dunyasini anlamak icin sosyal bilimlerin soylemi yeterli olamaz. B. Jill Carroll, humanizmi en genis anlamiyla kabul edip Gulen’i de bu halkaya ekleyerek ortaya bir resim koyuyor. Pirlanta Serisi’ni Bati dusuncesi ekseninde okumak konusunda yol acici sayilabilecek A Dialogue of Civilizations adli kitap, Gulen’in eserine ilk elden ulasanlara yeni bir sey soyluyor mu? Sanmiyorum. Ama dusunce tarihindeki o buyuk resmin butununu gormeyi kolaylastiriyor. Bir de su var: Antik cagdan bu yana filozoflar, akademik dunyanin ve konferans salonlarinin disina cikildiginda, felsefenin bir ise yarayip yaramayacagini merak etmislerdir. Gulen’in eserlerine felsefî acidan bakan kitap, icinde en cok bu sorunun cevabini sakliyor.

 

========================================

 

Not: Dunyanin en yaygin online kitap satis sitesi www.amazon.com da "en cok satilanlar" listesinde bulunan "A Dialogue of Civilizations" isimli bu eseri alan okurlarin  yorumlarini da bu linke tiklayarak

 

http://www.amazon.com/Dialogue-Civilizations-Islamic-Humanistic-Discourse/dp/1597841102/ref=sr_1_ <******> 1/002-3219836-1826410?ie=UTF8&s=books&qid=1183356638&sr=8-1

 

okuyabilirsiniz.

Kenan Kilimci

22:12 - 2/7/2007 - yorum {yok} - yorum yaz

Malatya hadisesi düpedüz terördür (tıkla/dinle)

Kategori: HOCAEFENDI

Malatya'da bir yayınevinde 3 kişinin öldürülmesini 'terör' olarak nitelendiren Fethullah Gülen 'bir mü'minin, mü'min olduğu halde cinayet işleyemeyeceğini' söyledi. Gülen, "Devlet ülkemizin ve dinimizin itibarını korumak için içimizdeki azınlıkların korunması adına her türlü tedbiri almak zorundadır." diye konuştu.
Fethullah Gülen

Konuyu 'herkul.org' internet sitesine değerlendiren Gülen, İslam dininde böyle bir vahşetin yerinin olmadığına dikkat çekti. Diyalog faaliyetlerine karşı çıkan kimselerin olur olmaz iftiralarla bazı safdil kişileri kışkırtmaya çalıştığının altını çizen Fethullah Gülen, "Bazıları sırf hasetlerinden, bazıları da hıyanet düşüncesiyle diyalog faaliyetlerine karşı çıktılar; hatta diyalog yolunu benimseyen samimi mü'minleri kilise evleri açmakla, İncil dağıtmakla ve misyonerlere yardım etmekle suçladılar, olmadık iftiralarda bulundular." dedi.

'Kalben inananlar din değiştiremez'

İslam'ı terk edip Hıristiyan olanların gerçekte bahsedildiği gibi çok olmadığını söyleyen Fethullah Gülen, Osmanlı'dan beri iç içe yaşayan ancak dini kimliğini saklayan Hıristiyan veya diğer dinlere mensup kişilerin kendi dinlerini açığa çıkartarak kütüklerine kaydettirdiklerini belirtti. Camiye giden, namaz kılan ve oruç tutan, kalben inanan kimselerin din değiştireceğine inanmadığını söyleyen Gülen, Hrant Dink cinayeti, rahip Santoro'nun öldürülmesi ve Malatya'daki saldırının eşinin 14 asırlık İslam tarihinde görülmediğini kaydetti. "Dini adına bu cinayeti işleyenler utansınlar." diyen Gülen, şöyle konuştu: "Nebi'yi utandıran davranışlarından dolayı utansınlar. Uluslararası hukuk açısından yaşananlar kötü kapılar açar. İngiltere'de, Almanya'da Müslümanlar var. Orada münferit hadiseler oluyor. Yaşananları siz telin ediyorsunuz. Böyle yaparsanız onlardan ne farkınız var?" Gülen, 'İncil dağıtılmasından rahatsız olan kimseler, muhataplarına Kur'an'ı ve insanlığın iftihar tablosunu anlatmayı hiç denediler mi acaba?' diye sordu.

Son dönemde sıkça konuşulan derin devlet konusuna değinen Gülen, şunları söyledi: "Derin devlet diye bir şey var. Bunlar belli hedeflere ulaşmak için meşru-gayri meşru her yolu değerlendiriyor. Bazıları silaha, adam öldürmeye yemin ediyor. Bazı çocuklar dolduruşa gelebilir. Devlet bunlara tedbir almalı. Türkiye, dünyanın güven ülkesi olmalı. Sadece kanun maddelerinde laik, demokratik ülke demekle olmuyor. Herkes rahat olmalı. Demokratik ortamda yaşamalı." İstanbul, Zaman

22 Nisan 2007, Pazar

20:32 - 23/4/2007 - yorum {yok} - yorum yaz

Sonraki Sayfa
Tanım ;
Diyalog'un kelime anlamı Yunanca dialogos kelimesi fransızcaya dialogue olarak geçmiş, Türkçede diyalog olarak kullanılmaktadır. Karşılıklı konuşma demektir.Kişiler ya da, ideolojik, siyasi taraftarlarla karşıtları arasında, ayrılık konuları üzerinde bir anlaşmaya, geçici veya kalıcı bir uzlaşmaya varmak için görüşüp konuşmaya, ilişkiler geliştirmeye diyalog denmektedir. "Dinler arası diyalog" ise, adından anlaşıldığı üzere, farklı ırk ve kültürlerden, değişik inanç, kanaat ve siyasi anlayıştan

Ana Sayfa
E-mail (diyalogveegitim@gmail.com)
Arşiv...Tüm yazilar
-------------------------------------
M.F.GÜLEN
STV
ZAMAN
BURC FM
AKSIYON
SIZINTI
OSMANLICA
ISLAM HUKUKU /Hayrettin Karaman
KURAN DINLEYELIM
HERKUL
SORULARLA ISLAMIYET
YÜZ OKUMA SANATI
ERMENI SORUNU
SAGLIK
SAKINCALI MADDELER
IBADET
ESMA-ÜL HÜSNA
HAT VE EBRU
MICROSOFT
NEY ÜFLE
NUR PENCERESI
GAZETE ILK SAYFALARI
EBRU TV
ZAMAN AILEM

En Son Eklenen Yazılar
- Çocuğum kitap okusun istiyorum
- İslâmî bir farz: Tefekkür
- Bangladeş'taki Türk Okulundan 'Eşsiz' Başarı
- Peygamberimiz her zaman mütebessimdi
- İyiliği yaymaya çalışalım
- Haftada bir sohbet iyi gelir!
- ''DIŞ DÜNYAYA AÇILMA KONUSUNDA TÜRK OKULLARI ÖNCÜLÜK ETT
- M.FETHULLAH GÜLEN
- Kalbim Uyumaz!..
- Bilinmeyen Yönleriyle Peygamber Efendimiz (SAV)
Kategoriler

- ----------- Locations of visitors to this page