|
|
|
BÜNYAMİN KÖSELİ Yüzyıllar boyunca Balkan topraklarını bünyesinde barındıran Osmanlı Devleti, o topraklarda hâlâ yaşıyor. Hazinedaroğlu İnşaat Grubu’nun yayınladığı “Rumeli’de Osmanlı Mirası” kitabındaki fotoğraflar bunun delili.
Osmanlı Devleti tarafından Rumeli topraklarında inşa edilmiş eserler ne zaman gündeme gelse, hepimizin aklına hemen Mostar Köprüsü gelir. Hani Bosna-Hersek’te yaşanan iç savaş sırasında havaya uçurulan o köprü... Televizyon ekranlarında günlerce gösterilen yıkılma sahneleri, bir film şeridi gibi geçer gözlerimizin önünden. Ve aklımıza şu soru gelir birdenbire; Türkiye nere, Bosna-Hersek nere? Yüzlerce kilometre uzakta, hem bizim sınırlarımız içerisinde de değil, sadece turistlik bir gezi amacıyla gidersek üzerinden geçme şansımız olabilir. Peki, köprü yıkıldığında bizi üzen, restore edildiğinde de bir o kadar sevindiren nedir? Mostar Köprüsü’nün bizden izler taşıması, bizim kültürümüzü yansıtması, kısacası Osmanlı’nın hünerli ellerinde şekillenmesi her şeyi anlatmaya yetiyor. 500 yıldan fazla Balkan topraklarında kalan Osmanlı Devleti, buralarda ‘misafir’ olarak kalma fikrine hiçbir zaman kapılmamış, aksine yol yapmış, köprü yapmış, çeşme ve medrese yapmış, kök salmış... Bu eserlerin hepsini yerinde görme ve haklarında bilgi toplama bahtiyarlığına eren üç kişi; Ahmet Kuş, Fevzi Şimşek ve İbrahim Dıvarcı, boyunlarında fotoğraf makinesi, ellerinde harita, nerede bir Osmanlı eseri varsa oralara kadar giderek hepsini tek tek yerinde görüp fotoğraflamış. Kimi camileri daha bugün yapılmış gibi ayakta bulmak mutlu etmiş onları. Kimi su kemerlerinin ve kervansarayların yıkılmış halleri ise içlerini burkmuş. Üç gönüllü fotoğraf ustası, üç cilt halinde yayınlanacak olan Rumeli’de Osmanlı Mirası’nın birinci cildini kısa süre içerisinde tamamlamış. Hazinedaroğlu İnşaat Grubu tarafından finanse edilen çalışmanın birinci ayağında, Arnavutluk ve Makedonya’da bulunan 217 eser, fotoğraflandı ve aynı şirketçe kitaplaştırıldı.
Fotoğrafçı Fevzi Şimşek, 1800’lü yıllardan itibaren bağımsızlığını kazanan Balkan devletlerinin, miras olarak aldıkları Osmanlı eserlerine yeterince sahip çıkmadıklarını yerinde görenlerden. İlgisizlik ve bakımsızlıktan dolayı yıkılmaya terk edilmiş eserlerin yanında, bilerek ve isteyerek tahrip edilenlerin de olduğuna tanıklık etmiş, Şimşek. Bazı şehirlerde durumun biraz farklı olduğunu söyleyen fotoğraf sanatçısı, kitabın kapağında kullandıkları Arnavutluk’un Berat şehrine ait fotoğrafın çok büyük anlam ifade ettiğini ve sanki Anadolu kasabalarından birinde çekilmiş hissi verdiğini anlatıyor. Fevzi Şimşek “Berat’ta tarihî doku çok iyi korunmuş, ufak tefek yıkımlar olsa da genel itibarıyla dinî ve sivil mimarî eski halini koruyor. Özellikle Sultan Beyazıt Camii’nin güzelliği kelimelerle anlatılmaz. Bu şehir, Beypazarı, Safranbolu ya da Taraklı gibi.” diyor. Kitabın hazırlanmasında büyük emeği geçen fotoğrafçı Ahmet Kuş, esere Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nin ilham olduğunu anlatıyor. Bu alanda daha önce yapılan çalışmaların maddi imkansızlıklar sebebiyle hedefine ulaşamadığını belirten fotoğrafçı, özel sektörden destek aldıkları için kendilerini şanslı görüyor. Geçmiş yıllarda kültür hayatımıza kazandırılan Ekrem Hakkı Ayverdi’nin yapmış olduğu saha çalışmalarının da işlerini bir hayli kolaylaştırdığını ifade eden Kuş, Rumeli’de Osmanlı Mimarisi kitabının, ilerleyen yıllarda yapılacak çalışmalara rehberlik edeceğine inanıyor.
***
Kitap, Osmanlı hoşgörüsünün bir kanıtı
Fotoğraf çekme kabiliyeti ve gözlem gücüyle Rumeli diyarını mercek altına alan İbrahim Dıvarcı ise en çok Osmanlı devletinin din, dil ve ırk gözetmeksizin bütün insanlığa gösterdiği hoşgörüden etkilenmiş. Eserleri yerinde görüp tarihe bir not düşmek için aylarca çalışan ekip, Arnavutluk ve Makedonya’nın baştan aşağı Türk mimarisiyle imar edildiğine tanıklık etmiş. Gördükleri manzara karşısında hayranlıklarını gizleyemeyen fotoğrafçılardan Fevzi Şimşek, “Osmanlı Devleti hakimiyetine giren şehirler, adeta ihya olmuş. Akla hayale gelmeyecek tepelere kaleler, coşkun akan ırmaklara köprüler yapılmış. İnsanlığa hem medeniyet hem de adalet götürülmüş. Yönettiği toprakları sömürmemiş, bilakis oralara huzur ve refahı götürmüş.” diyor. Balkanlar’da yaşayan Türklerin son yıllarda bilinçlendiğini ve tarihî eserlere sahip çıktığını gören Dıvarcı ve arkadaşları, tarihî yapının ancak bu sayede korunacağına inanıyor. Saha çalışmaları sırasında bölge halkının kendilerine gösterdiği ilgiden bir hayli memnun kalan grubun ortak görüşü: “Osmanlı Devleti’nin itibarı etkisini halen kaybetmemiş.” |
14:13 - 20/1/2008 - {yok} -
|
|
Hac ibadetini yerine getirmek için kutsal topraklara akın eden 4 milyon Müslüman hacı oldu. Önceki gün, Arafat'ta vakfesini tamamlayan hacılar, buradan otobüslerle Müzdelife'ye geçti. Akşam ve yatsı namazını birlikte kılarak vakfeye durdular. Sonraki durak Mina'ydı. |
Dört milyon hacı adayı şeytan taşlama bölgesine kadar olan yaklaşık beş kilometrelik yolu dualar eşliğinde yürüyerek kat etti. Mina'daki şeytan taşlamanın ardından hacılar, bu kez Kâbe'ye yöneldi. Otobüslere binerek sabah namazını Kâbe'de, kılmak için yola çıktılar. Hacılar Arafat'a gidince boşalan Kâbe bayram namazına kadar tekrar eski yoğunluğuna ulaştı. Kâbe'de kılınan bayram namazı, vatanlarından ve sevdiklerinden uzakta olan hacı adaylarına en güzel teselli oldu. Müslümanların mukaddes mekanında ziyaret tavafını yapan 4 milyon hacı, ibadetlerini yerine getirmenin hazzını yaşadı.
Suudi Arabistan'da dün Kurban Bayramı'nın ilk günüydü. Yaklaşık 4 milyon hacı adayının önceki gün Arafat'a gitmesi sebebiyle Mekke sabah saatlerine kadar adeta terk edilmiş şehir görünümündeydi. Hac mevsiminde milyonlarca insanın dolaştığı Mekke sokakları bir günlüğüne de olsa yerini ıssızlığa bıraktı. Arafat'ta gün boyu vakfe duaları devam etti. Gün batımı ile birlikte Müzdelife'ye doğru insan seli akmaya başladı. Hacıların büyük çoğunluğu trafikeki aşırı yoğunluk yüzünden yaklaşık 3 buçuk kilometrelik yolu yürüyerek tamamladı. Türk hacıları ise kendileri için ayrılan özel yolda her hangi bir trafik karmaşası yaşamadan otobüsleri ile Müzdelife'ye ulaştı. Müzdelife'de namazlarını kılan hacı adayları vakfelerini de yaparak şeytan taşlamak için Cemarat'a (Mina) yöneldi. Şeytan taşlama saatinin başlangıcı olan 23.30'da Cemarat'a ulaşan ilk kafileler, yol yorgunluğunun verdiği hırsla büyük şeytanı taşlamaya başladı. Hırsını alamayan hacılardan bazıları atmaları gereken yedi taşın haricinde getirdikleri yedek taşları da en şiddetli şekilde şeytana savurmaktan kendini alamadı. Şeytan taşlamayı bitiren hacılar, kurbanlarını kestirdi. Kurban kesimi yapıldıktan sonra hacılar tıraş olarak ihramdan çıktı.
Hacı adayları, Cemerat'tan sonra ziyaret tavafı yaparak 'hacı' olabilmek için Kâbe'ye yöneldi. Kâbe'ye erken giderek ziyaret tavafını ve say'ini tamamlamak isteyen hacılar, kiraladıkları araçlarla Kâbe'nin yolunu tuttu. Hacıların Arafat'ta olması nedeniyle en tenha günlerini yaşayan Kâbe, dönen hacılar tarafından kısa sürede dolduruldu. Yol yorgunluğuna dayanamayan hacılar, tavaf ve say'lerini yaptıktan sonra seccadelerinin üzerine uzanarak uyuyakaldı. Sabah namazına kadar şekerleme yapan hacılar, namazlarını kıldıktan sonra Kâbe'den ayrılmayarak bayram namazını bekledi. Zamanlarını tavaf yaparak geçiren hacılar, bayram namazını da kılarak otellerinin yolunu tuttu.
Kâbe'de kılınan bayram namazı ise görülmeye değerdi. Dört milyon hacı ile Mekke halkının birlikte kıldığı namazın ardından tanıdık tanımadık herkes çevresindekilere sarılarak bir birlerinin bayramını kutladı. Kâbe'den çıkan Türk hacıları telefonlarına sarılarak Türkiye'deki yakınlarını arayıp bayramlarını kutladı. Memleketlerinden uzakta olmalarına rağmen Kâbe'nin verdiği sıcaklıkla bayram burukluğu yaşamadıklarını dile getiren Ankaralı Ahmet Çelik, "Bir başka ülkede olsam belki bu kadar rahat olamazdım. Ama yıllarca özlemini çektiğim Kâbe'de bayram namazını kılmak benim için her şeye bedeldi." diyerek sevincini dile getirdi.
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=627198
19:52 - 20/12/2007 - {yok} -
Önemli müslüman
18 Eylül 2007 Salı 16:42
Roller değişti. Medeniyeti Avrupa'ya götüren de bizlerdik. Bu coğrafyaydı.
<****** type="text/**********">changeTarget(document.getElementById("news_content"))******>
23:00 - 18/9/2007 - {yok} -
|
http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=28075
Boşnaklar İslam’la tanışmalarının 600. yılını görkemli bir törenle kutladı. Kırk bini aşkın kişinin izlediği ‘Moj Ummete/ Benim Ümmetim’ adlı şölende tüm dünyaya, “Müslüman’dan kimseye zarar gelmez.” mesajı verildi. |
|
Sebiller, köprüler, minareler, hilâl ve yıldız… Saraybosna’da müezzinler ezan okurken avluda bulunmak ya da bir evin üzerinde daireler çizerek uçan güvercinler gibi camii etrafında dönmek gerekir. Vakit yaklaşıp da, Gazi Hüsrev’in şadırvanı abdest alan zarif Boşnaklarla şenlenince, müezzin, İstanbul’daki meslektaşlarına kıyasla biraz ürkek; ama onurlu sesiyle ezan okur. Bu ses yalın bir sestir, civardaki Hırvat ve Sırp komşular rahatsız olmasın diye çıplaktır; böyle olunca, çarşıda alışveriş yapan, evlerinin bahçelerinde ikindi kahvesi içen Müslümanlara ulaşması imkânsızdır. Avludakileri ve camii etrafında dönenleri içeriye buyur eder yalnızca… İşte bu avluda, serin kilimler üzerinde secdeye varınca, ülkenin dört bir yanına serpilmiş kar çiçeklerine benzer şehitlikleri görür insan, bedeli, çok değil 12 yıl önce ödenmiş bir secde…
Bosna’da her şey olduğundan başka bir anlama bürünür; gündelik hayat her gün yeniden sembollerle örülür. Sebiller mesela; Anadolu çeşmelerine benzer; ama Anadolu’da değil de Avrupa’da oluşuyla hayret uyandırır. Köşe başlarında şırıl şırıl akan musluklara avucunu uzatanlar hakikatte ecdadın avucundan su içer. Buralarda su deyince akla, Fatih’in içtiği, atını suladığı berrak ırmaklar gelir. Köprüler… Bir camiyi çarşıya bağlıyordur mutlaka; Fatih Camii’ni Başçarşı’ya bağlayan köprü gibi. Avusturya işgali döneminde bu köprü yıkılıp, caminin hemen arkasındaki merkez kilisesinin önüne yapılmış ki, bağlantı, kilise ile çarşı arasında oluşsun…
Bir başka köprü; şehrin anahtarını teslim alan Fatih Sultan Mehmet’in yedi ayrı yerde hatimler indirerek yürüdüğü taş köprü, Boşnaklar için İslam’ın Bosna’ya girdiği köprüdür. Minareler… Olması gerekenden hep daha uzun yapılır. Hemen yanı başında bir mescit inşa edilmese de ince uzun kalemler gibi yükseltilir semaya ki yoldan geçenler bilsin, burada Müslümanlar yaşıyor. Hilâl ve yıldız… Aliye İzzetbegoviç’in askerleriyle birlikte uyuduğu şehitlikteki havuz hilâl şeklindedir, etrafı ise yıldız… Boşnaklar üzeri yıldızlarla süslü kulpsuz kahve fincanını baş ve işaret parmaklarıyla tutarken de bir hilâl oluştuğunu söylerler.
Şimdi belki, Bosna’da İslam’ın kabulünün 600. yılının neden görkemli bir törenle kutlandığı daha iyi anlaşılabilir…Törenin içeriğine ya da Bosna için ne anlam ifade ettiğine geçmeden önce, bu fikrin başlı başına enteresan olduğunu kabul etmek gerekir. Altı yüz yıl önce vuku bulmuş bir hadiseden söz ediyoruz neticede, o günlerde Bogomil mezhebine inanan ataları, Alperenlerin güzel ahlakıyla İslam’a ısındı, yavaş yavaş başlayan ‘teslim’ oluşlar, Fatih’in gelişiyle toplu bir din değiştirmeye dönüştü diye bugün şölen yapmak... Müslüman doğduğu için sessiz ve derinden şükredenler için üzerinde düşünmeye değer; Boşnaklar neden böyle bir etkinliğe imza attı?
Evlerden, sokaklardan, aydınlardan ve halktan yükselen ortak ses, cevabı bugün artık bir zillet değil de, nimet gibi, Allah’ın bir lütfu gibi kabul edilen savaşta aramamız gerektiğini söylüyor: “Savaştan önce biz dinimizden habersizdik, millî bir şuurdan yoksunduk, Sırpların ve Hırvatların arasında kaybolmak üzereydik. Savaş önce bir bayrak altında topladı Boşnakları, sonra kökleri çok derinlere uzanan ve içlerinde uyuyan İslam’a döndürdü.” Buradan bakıldığında 600. yıl kutlamasında gizli bir 12. yıl sevinci görülebilir. Sözünü ettiğimiz, bir diriliş, toplumun geneline yayılan bilinç elbette, Gazi Hüsrev Camii’nde savaş döneminde bile her gün öğlen ile ikindi namazları arasında hatim indiriliyordu, tekkeler haftada bir yaptıkları zikri, savaş döneminde ikiye çıkarmıştı ve bugün hâlâ savaş mescidi diye anılan mescitlerde en kritik anlarda bile askerler toplu namaz kılıyordu. Büyük şölen, bu topraklarda İslamiyet’in mazisini hatırlatıp yeniden doğuşu vurgulamak için hazırlanmıştı; ama sadece bu değil; Avrupa’nın içinde Müslüman bir toplum olmanın yüklediği sorumluluk da vardı omuzlarda. Uğradıkları soykırıma rağmen, burada olmaya devam edeceklerinin bilinmesi ve Müslüman’dan kimseye zarar gelmeyeceği teminatı…
Şölen gecesine, beyaz kaftanıyla gelen Bosna Reis-ul Uleması Mustafa Ceriç kendinden emin bir tavırla şöyle diyordu: “Bosna-Hersek yalnızca Balkanların değil, Avrupa’nın da manevi kalbidir. Biz Avrupa’da entelektüel Müslümanları temsil ediyoruz ve bu unvanı 600 yıldır şerefle taşıyoruz.” Reis-ul Ulema’nın ‘Allah’tan başka kimseden korkumuz yok’ deme kararlığını gösterdiği; ama bir yandan da İslam’ın kucaklayıcılığına işaret ettiği gecede Fatih Sultan Mehmet’in şehri teslim aldıktan sonra yazdığı ferman da okundu. Fetihten sonra, İstanbul’daki gayri Müslimlere emniyet telkin eden fermanın bir benzeri, Sırpların ve Hırvatların bu topraklarda güven içinde yaşayacağını, canlarına ve ibadethanelerine zarar verilmeyeceğini söylüyordu. Boşnaklar, böyle bir fermana imza atmış padişahı ‘ata’ları saydıkları ve bu felsefeyle hayatlarını şekillendirdikleri için, 1992 yılında şehrin bütün tepeleri silahlarla kuşatıldığında bile savaş çıkacağına inanmadılar. Bugün ilginçtir, bu tarihî sözleri yeniden okuyarak sadece kendi hoşgörülerini göstermek değil, hâlihazırda birlikte yaşadıkları Sırplara ve Hırvatlara da bundan sonra nasıl davranmaları gerektiğini hatırlatmak istiyorlar.
Birlik mesajı verenlerden biri de Sultan Mehmet Fatih Gençlik Korosunun mimarı ve orkestra şefi Mehmet Bayraktareviç… Gruba sadece Boşnakları değil, Sırp ve Hırvatları da kabul eden Bayraktareviç, “Benim Ümmetim şöleninde ilahi okuyan gençler, Müslüman’dan komşusuna zarar gelmeyeceği mesajını sadece Bosna’ya değil dünyaya duyurdu.” diyor. Pop müzikle zehirlendiğine inandığı gençlere kudüm sesiyle ulaşamayacağını anlayınca, batı enstrümanlarını kullanmaya karar veren şef, “Balı, birden bire verirseniz öldürücü olabilir.” diyor, “Kulaklarının aşina olduğu ritmi duyuyorlar, önce yerlerinde hafif hafif salınmaya başlıyor, sonra kendilerini ‘la ilahe illallah’ derken buluyorlar. Sırp ve Hırvat gençler, ilahi okurken ne hissediyorlar bilmiyorum; ama grupta olmayı istedikleri için buradalar.”
OSMANLI’NIN GELİŞİNİ KUTLAMAK...
İslam Bosna’ya Fatih’in ülkeye girdiği 1463 yılından daha önce ulaşmış olsa da, bu tarihle beraber, İstanbul’un kalbinin Saraybosna’ya taşındığına inanan Boşnaklar, kutlamalarda Osmanlı ve Türk motiflerine daha geniş yer ayırdı. Şölenden önce Başçarşı’da ve kutlamaların yapıldığı açık hava stadyumunda geçit merasimi yapan mehter takımının coşkuyla alkışlanması görülmeye değerdi. Sadece Türk olduğumuz için bize sarılan Boşnak teyzelerin gönlünden ne geçiyordu acaba? Sorunun cevabı Bosna Sema Eğitim Kurumları Müdürü Fatih Gürsoy’da: “Boşnaklar ilk defa gördükleri, hiç tanımadıkları Türkleri neden bağırlarına bastılar. Ecdadımız, camisiyle, köprüsüyle, sebili ve çarşısıyla bir medeniyet kurduğu için, bizim boynumuzu bükecek, yüzümüzü kara çıkaracak hiçbir icraatta bulunmadığı için. Bu yüzden Türklerin büyük kredisi var Bosna’da.”
Osmanlı torunları olarak üzerimize düşen vazifeler olduğuna dikkat çeken Gürsoy, savaş sırasında mağdur edilmiş 40 binin üzerindeki kadından, onların doğurmak zorunda kaldığı 22 bin çocuktan ve savaşın hemen ardından otobüslere doldurulup Avrupa’ya gönderilen yetim Boşnaklardan kimsenin bir haber alamadığını hatırlatıyor. Geride kalanlar için ne yapılabilir? Savaş henüz sona ermemişken bin bir güçlükle ve ‘Bosna’nın en güzel okulu olacak’ temennisiyle kurulan Sema Eğitim Kurumları, geçen yıl bu duanın kabul olduğuna şahitlik etmiş ve Milli Eğitim Bakanı’nın elinden Bosna’da hiçbir okula verilmeyen altın plaket ödülünü almış. Bugün Boşnaklar, çocuklarına kaliteli eğitim sunan okulların ülkeye giren en değerli yardım olduğuna inanıyor. Hedef, Bosna’nın geleceğinde rol oynayacak gençler yetiştirmek…
Okullara bakışla ilgili hoş bir anekdot da anlatıyor Fatih Gürsoy: “Boşnaklar kendi okul binamızı yapana kadar bizim kalıcı olduğumuza inanmadılar. Çünkü Osmanlı, bir yere yerleşmek istemediğinde ahşap yapılar inşa edermiş. ‘Ecdat, Bosna’yı, kız kardeşini bırakıp gitmişti. Siz de bizi bırakacaksınız.’ diye sitem ediyorlardı. Şimdi onları yalnız bırakmayacağımızdan emin oldular.” Aliya İzzetbegoviç’in durumu ağırlaşmışken kendisini ziyaret eden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a, “Bosna’yı size emanet ediyorum.” demesi de oldukça manidar ve bugün Saraybosna’da, Osmanlı mezarlarıyla, şehitliklerin çoğu yerde iç içe olması, dedelerle torunların yan yana yatması da…
BOSNA’NIN MİLADI: FATİH SULTAN MEHMET
Fatih Sultan Mehmet Bosna için bir milat; Boşnaklar kendi tarihlerini onun ülkeye girdiği günden başlatıyor. Türkiye’ye ziyarete gelen Boşnaklar, havaalanından iner inmez, otele bile gitmeden Fatih’in türbesini ziyaret edip, İstanbul’u dolaşmak için bir nevi icazet alıyor. Aliya İzzetbegoviç de, çok sade yapılmasını istediği türbesine Fatih’in mezarından bir parça toprak bırakılmasını vasiyet etmiş. Sağ elini kalbinin üzerine koyarak, “Fatih bizim canımız.” diyen Mehmet Bayraktareviç, ilahi korosunun ismini neden ‘Sultan Mehmet Fatih’ koyduğunu şöyle anlatıyor: “Türkler Bosna’ya binin üzerinde ilahi bıraktılar; ama ilk ilahi bu topraklara Fatih’in ordusunun sesiyle girdi. Koromuz, dört buçuk senedir her hafta Türk misafirlere konser vermekle kalmadı, Hollanda, Belçika, Almanya, Fransa ve İngiltere’de onlarca etkinliğe katıldı. Fatih, uluslararası bir insandı, bize de böylesi yakışır. Bu ismi seçmemizin daha birçok sebebi var; Peygamber Efendimizin müjdesini taşıyan biriydi o. Bulgaristan, Romanya ve Makedonya’da ezan sesi kesildiği halde Bosna’da tarihin hiçbir döneminde ezan susmadı. Niçin? Ordularının fethetmesiyle yetinmeyip, kendi ayağıyla bu topraklara bastığı için, Allah o güzel ruhun yüzü suyu hürmetine ezan sesini dindirmedi.”
ŞÖLENDE AY DOLUNAYDI…
Saraybosna’daki Koşeva Stadyumu’nda geçtiğimiz cumartesi akşamı yapılan ‘Moj Ummete / Benim Ümmetim’ kutlamasını Türkiye’den gelmiş bir gazeteci olarak izlemek başlı başına bir şölendi. Basın için ayrılan tribünde otururken, kendimi bir anda konserin yapıldığı platformun dibinde, hatırlı misafirler için ayrılmış masalardan birinde buldum. Gazetelere fotoğraf çekerek geçimini temin eden altmış yaşlarındaki Jusiç Kemal ve eşinin himayesinde, Türk gazeteci sıfatıyla hatırlı misafirlere tanıtıldım. Bu arada onlar, anladığımı farz ederek benimle sürekli Boşnakça konuşuyor ve ben daima gülümsüyordum. Bu hâl kutlama bitene kadar devam etti ve biz birbirimizin söylediği tek kelimeyi anlamadan; ama aslında kalplerden gözlere sirayet eden bir başka lisan yardımıyla tamamıyla anlaşarak vedalaştık. İşte o görkemli geceden detaylar:
Şölen Kur’an tilavetiyle açıldı ve aralarında Mısırlı Dr. Ahmet Naina’nın da bulunduğu kâriler, izleyicilere gerçek bir ziyafet yaşattı.
Organizasyon, ‘Benim Ümmetim’ adına uygun biçimde, Türk, Arap, İranlı, İngiliz ve Pakistanlı sanatçıları ve konukları bir araya getirdi.
Onur konukları arasında Türkiye Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ve Kudüs Müftüsü İkrime Sabri de vardı.
Gecenin yıldızı İngiltere’den gelen Sami Yusuf’tu. En son sahne alan Yusuf, piyano başında, ‘Saraybosna benim kalbim’ adlı bestesini ilk defa seslendirdi ve ardından ‘Ummah’ şarkısını, platformun kenarına akın eden gençlerle beraber söyledi.
Programın en kaliteli seslerinden biri Sami Özer’di. Bosna’da bir hayran kitlesi bulunan Özer, ‘Demedim mi’ adlı parçayı söylerken kameramanlardan biri hem çekim yapıyor hem de ona eşlik ediyordu.
Şarkıları en fazla Boşnakça’ya çevrilen Türk müzisyen unvanını elinde bulunduran Mustafa Demirci, ‘Sultanım’ ve ‘Meftunum’ adlı iki şarkısını Bosnalı Burhan Şağban’la beraber okudu.
Konya’dan davet edilen semazenlerin mehter marşıyla sema etmesi hayli ilginç bir görüntü meydana getirdi.
Ayın dolunay oluşu, hayra yoruldu.
Bosna Sema Eğitim Kurumlarında okuyan Emina Hamidoviç ‘Ben ağlarım yane yane’ ilahisiyle herkesi duygulandırdı.
En küçük kâri Suudi Arabistanlı Ahmet Saud, dinleyenleri büyüledi. Bu arada izleyiciler önceleri Kur’an okuyanları alkışlama konusunda kararsız kalsalar da sonradan alkışlamayı tercih ettiler.
Bin kişinin bir ay içinde organize ettiği gecede, belli aralıklarla İslamî içerikli şiirler okuyan Sırp Nada Curevska’nın içtenliği ve gözlerinin dolması dikkat çekti. Boşnaklara yardım ettiği için öldürülen ve mezar taşında Bosna şehidi yazan Sırp Milyan Markoviç’i ve İgman Dağları’nı Boşnaklara teslim eden ve o dağdan bir daha aşağıya inemeyen bir başka Sırp’ı hatırlamak gerekir burada.
Hafız Aziz Alili’nin savaş şehitleri için okuduğu Şehidi parçası yüreklerdeki acıyı tazeledi.
Bosna’nın İbrahim Tatlıses’i olarak bilinen Halit Beşliç de en çok alkış alan sanatçılar arasındaydı. Bu arada Boşnakların uzunca bir vakit Tatlıses’in şarkılarını ilahi zannıyla dinlediği notunu da aktaralım.
Stadyuma saatler önce gelmeye başlayan izleyicilerin 40 binden fazla olduğu söyleniyor.
750 imam dinî kıyafetleriyle yürüyüş yaptı ve şölen boyunca şeref tribününde oturdu.
Gece saat 12.00’de yapılan havai fişek gösterisinin ardından tezahüratlarla sahneye çağrılan Sami Yusuf ve diğer sanatçılar beraberce ‘Ummah’ı söyledi ve şölen sona erdi.
22:54 - 9/8/2007 - {yok} -
Çanakkale'ye her baktığımda, Gelibolu bir damla yaş gibi Ege'ye süzülür. Sanki memleketimin haritası ağlar. Gelibolu'ya her baktığımda, Boğaz'ın köpüklü suları içimin kıyılarına vurur, sonra kelimeler kanatlanır kalbimden. "Hey Gelibolu derim, onca yiğit sende Hakk'a yürümüşken, neden göğe şahlanmıyorsun da hicranlı bir yaş gibi denize uzanıyorsun!" Boğazın köpüklü suları kıyılarına vurur; "İki yüz elli bin can.. iki yüz elli bin tane can..." yankıları hıçkırık olur, Gelibolu ağlar.
Zaman, fırtınalara tutulduğumuz zamanlar... Rüzgârların yelelerimizi dağıttığı, aslan cesametimize "hasta adam" dendiği zamanlar. Sonunda kara ağızlar ferman keser: "Çanakkale'den... İstanbul'a varalım; hançerimizi tam kalbinden vuralım." derler ve korkunç zırhlılarla yola çıkarlar. Hem kendilerinden o kadar emindirler ki, hesaplarına göre havalar müsait olursa iki hafta sonra Boğaz'a demirleyeceklerdir. İstanbul'u aldıklarında kullanacakları paraları bile beraberlerinde getirirler. Banknotlar gemilere dizilir, sandıklar ağlar. Bu hülyalarla İngiliz şilinglerine Osmanlıca "gümüş kuruş" yazılır, hatt-ı sülüs ağlar. Havadisler yıldırım hızıyla yayılır, postanelerde telgraflar ağlar. Azınlıklar "muzaffer haçlılar"ı karşılama heyecanına kapılırlar. Boğaz'a nazır balkonlar kiralanır, cumbalar ağlar.
Zaman; cephelere savrulduğumuz zamanlar... Yemen, Kafkasya, Galiçya şimdi de Çanakkale... Ve her evden bir yiğit... Her evden bu kaçıncı yiğit. Ama yine de "Git! Minareler ezansız, camiler Kur'ansız kalacaksa sen de git." denerek, son yongalar uğurlanır, analar ağlar. Körpe yavrular koklanır, saçlarından bir tutam kesilir, hatıra için sarılır, mendiller ağlar. Nice genç kızın muradı Çanakkale'nin yollarına dizilir, kaç nişanlının elleri veda eder, kaçının kınası ağlar.
Çanakkale içinde vurdular beni Ölmeden mezara koydular beni Ağıtlar yakılır, türküler ağlar.
Ve yurdun dört bir yanından şehit namzetleri dökülür Çanakkale'ye. Düşmanın alnına değecek yalın bir pala, göğsüne inecek birer süngü gibi dizilirler siperlere. Artık geride ev bark, çoluk çocuk; ne ana, ne de yâr... Hepsinin hayali, dökerek oluk oluk kanlarını, ya şehit olmak ya da gazi; ama ille de karış karış toprağına yazarak, "Çanakkale geçilmez, Çanakkale geçilmez!"
Ve bir sabah Ege farklı bir tonda döver Gelibolu'yu, deniz hazin hazin kıyılara vurur, dalgalar ağlar.
Sene; 1914 bir sonbahar günü... Gri renkli ölüm makineleri görünür, ufuklar ağlar. Korkunç zırhlılar menzilin dışında kalıp tabyalarımızı darmadağın ederken, Mehmetçik hayıflanır, imkân ağlar. Yine de birer birer Boğaz'ın serin sularına gömülürler. Gelibolu'nun kayalarına çarpmayan gemiler, Mehmetçiğin göğsüne çarpar ve paralanır. Boğaz'ın çılgın sularından kurtulanlar, şehitlerin kanında boğulurlar. Ve bir bahar sabahı, Mecidiye tabyası darmadağın edilir. On altı yiğit şehit olur, geride Koca Seyit ağlar. Sonra "La havle ve la kuvvete" deyip mermiyi sırtlar, okkalar ağlar. Merdivenlerini üç kere inip çıkarken obüslerin, kemikleri çatırdar, basamaklar ağlar. Tarihler on sekiz martı gösterirken, Oşin serin suları boylar; denizin geçit vermeyeceğini anlarlar. Çıkarma yapmaya karar verilir, karalar ağlar. Ve kahramanlar geçer Çanakkale'nin topraklarından. İlk çıkarmanın Ertuğrul koyuna yapılacağı sezilir, Ezineli Yahya Çavuş gürler: "Vatanımın toprakları namusum kadar kutsaldır. Düşman bu topraklara ayak basmamalıdır." der ve altmış üç neferle akşama kadar üç bin düşman öldürülür, kahramanlar parmaklarını ısırır, Zal oğlu Rüstem ağlar. Mehtap deresinden, bir orduya bedel bir Teğmen Mehmet Selim geçer. Sabah namazıyla beraber takımını bir süngü savaşına kaldırır. Talihsiz bir kurşun benzin bidonlarına isabet eder, aynı anda Selim Teğmen tutuşur. Fakat kararmaz cesedi ışıl ışıldır, güneş ağlar. Daha kimler, daha kimler... Birer birer değil, yiğitler bölük bölük, alay alay şehit düşer. Sisli bir nisan sabahı 57. Alay komutanı araziye yayılmış beyazlıklar görür ve takım komutanına bu beyazların ne olduğunu sorar. Takım komutanı, sabahleyin düşmana hücum emrini almış 57. Alay'ın, Rablerinin huzuruna temiz çıkmak için çamaşırlarını yıkadıklarını söyler; bu beyazlıklar, onların ak niyetleridir, der. Ertesi gün bütün alay, Hakk'a pervaz eder, kuşlar ağlar.
3. Tabur'da bir kınalı er, tabur komutanı Sabri Beyin dikkatini çeker. Kınanın sebebini sorar, Yozgatlı Murat mahcup olur, boynunu büker. Hemen annesine yazar; "Kardeşlerimin başına kına yakma mahcup oldum, zabit efendi sorduğunda." der, cevabını bekler. Ana cevap verir: "Ey oğlum, gözümün nuru Murat'ım! Zabit efendiye selam söyle, biz kurbanlık koçları kınalar öyle kurban ederiz. Sen dört kardeşin arasında kurbansın. Sen İsmail'sin. Sen orada şehit olacaksın İnşaallah. Kurbanlık koçlar nasıl kınalanırsa, ben de onun için senin saçını kınalayıp gönderdim." Kınalı Murat, mektubu almadan kurban olur, bıçaklar ağlar. Bir savaştır ki, Çanakkale içindeki her şey ağlar. Şehit olan sevinçten, gazi olan teessürden ağlar. İmkân zalim elde olduğuna, mavzer Mehmed'imin elinde patlamadığına ağlar. Düşmanın habis ayağıyla kirletildim der, Seddü'l-bahir ağlar; boğdum hepsini birer birer der, Boğaz ağlar. Hepsinin üstüne: "Çanakkale geçilmez! Hani Çanakkale geçilmezdi." der, toprağıyla dövünür, Çanakkale ağlar.
Ağla Çanakkale! Yıllarca döktüğün hicranlı yaşlara bedel bir daha ağla Çanakkale. Karaya oturmuş gemiye gözyaşlarıyla yeniden rota tutturanlara ağla. Bir anlamsız tutkunun izinde diyar diyar dolaşan ruhların yeniden formunu yakalamasına ağla. Bir ideal uğruna Anadolu'ya gelip ölenlere mukabil, Anadolu'dan dünyanın dört bir tarafına giden ve ancak bir ideal uğruna yaşayan gençlerine ağla. Ağla sevinç gözyaşlarıyla ve kanatlan! Müjdeler götür toprağından Hakk'a uçanlara. Kanınız boşa akmadı de! Bir nesil filizleniyor, kanınızı akıttığınız yerlerde de. Dilin sussun, hatıraların konuşsun Çanakkale! Savaşlardaki kızıl hatıralarını okşayıp sevinç gözyaşları dökerken şehitler, sen de onlarla beraber bulut bulut ol. Yağmur yağmur in filizlenen altın neslin üzerine. Koca Seyit'in kudreti ol, Mülazım Mehmet Selim'in cesareti; Yahya Çavuş'un yüreği, Kınalı Murat'ın teslimiyeti... Yürü damarlarına, şahlansın her biri, aksın kıtalara, coğrafyalarda baştan başa bahar, sarsın her yeri.
Şimdi bir kez daha ağla. Feryatların duyulmamış cinsten olsun. Muradı senin için yaşamak ve sende ölmek olanlarla, arana okyanusların girmesine ağla. Şimdi bir kez daha ağla Çanakkale! Ama aczden değil, yalnızca bir Mekke mahzuniyetiyle olsun. Ağla bir ulu divanda, ki gözyaşların Asa-yı Musa gibi yarsın okyanusları, yol olsun. Ve dönsün gurbet mahkumları, vatanın gerçek evlâtları. Dönsün! Şehitler aşkına bir kez daha ağla, feryadın tutuştursun bütün denizleri, okyanuslar buhar olsun. Gerçek sahiplerinle arandaki engeller kahrolsun, duman olsun, yok olsun.
M. Sacid ARVASİ
15:24 - 19/3/2007 - {yok} -
|
Tanım ;
Diyalog'un kelime anlamı
Yunanca dialogos kelimesi fransızcaya dialogue olarak geçmiş, Türkçede diyalog olarak kullanılmaktadır. Karşılıklı konuşma demektir.Kişiler ya da, ideolojik, siyasi taraftarlarla karşıtları arasında, ayrılık konuları üzerinde bir anlaşmaya, geçici veya kalıcı bir uzlaşmaya varmak için görüşüp konuşmaya, ilişkiler geliştirmeye diyalog denmektedir.
"Dinler arası diyalog" ise, adından anlaşıldığı üzere, farklı ırk ve kültürlerden, değişik inanç, kanaat ve siyasi anlayıştan
Ana Sayfa
E-mail (diyalogveegitim@gmail.com)
Arşiv...Tüm yazilar
------------------------------------- M.F.GÜLEN STV ZAMAN BURC FM AKSIYON SIZINTI OSMANLICA ISLAM HUKUKU /Hayrettin Karaman KURAN DINLEYELIM HERKUL SORULARLA ISLAMIYET YÜZ OKUMA SANATI ERMENI SORUNU SAGLIK SAKINCALI MADDELER IBADET ESMA-ÜL HÜSNA HAT VE EBRU MICROSOFT NEY ÜFLE NUR PENCERESI GAZETE ILK SAYFALARI EBRU TV ZAMAN AILEM
En Son Eklenen Yazılar
- Çocuğum kitap okusun istiyorum
- İslâmî bir farz: Tefekkür
- Bangladeş'taki Türk Okulundan 'Eşsiz' Başarı
- Peygamberimiz her zaman mütebessimdi
- İyiliği yaymaya çalışalım
- Haftada bir sohbet iyi gelir!
- ''DIŞ DÜNYAYA AÇILMA KONUSUNDA TÜRK OKULLARI ÖNCÜLÜK ETT
- M.FETHULLAH GÜLEN
- Kalbim Uyumaz!..
- Bilinmeyen Yönleriyle Peygamber Efendimiz (SAV)
Kategoriler
-
-----------
|