| DİYALOG VE EĞİTİM ... |
Türklerin büyük sürgünü
14:21 - 20/1/2008 - yorum {yok} - yorum yazCennete mezun oldular
Ölüm ile hayat, esaret ile hürriyet arasında kıl kadar mesafenin kaldığı bir zamanda, vatanı için hiç düşünmeden canlarını feda eden 50 İstanbul Liseli şehidin ruhlarını şâd etmek için düzenlenen bir merasimde. Çanakkale'de şehit olan tıbbiyeliler, Darü'l-Fünun öğrencileri gibi bu liseli öğrencilerin hikâyeleri de günümüze kadar kulaktan kulağa anlatıldı durdu. Fakat kimlikleri hakkında ne bir bilgiye ne de belgeye rastlanmadı. Emekli öğretmen Halide Alptekin, yalnızca hikâyeleri bilinen bu isimsiz kahramanların da bir ismi olsun ve kurgu da olsa dünya durdukça hatırlansınlar diye 'Şehadetname' isimli romanı yazdı. Bu öğrencilerle ilgili hiçbir belgenin olmayışını garip bulduğunu ve kendisinde bir merak uyandırdığını söyleyen Alptekin, öğrencilerine kol kanat geren bir öğretmen şefkati ile bu romanı kaleme aldığını söylüyor. Romanda bu elli gençle birlikte sayıları iki şehrin nüfusunu bulan kahramanların "bu topraklar için toprağa girişinin" destanı anlatılıyor. Yıl 1915. Harbiye Nâzırı Enver Paşa, Beyazıt Meydanı'ndaki Harbiye Nezareti'nin bahçesinde ünlü konuşmasını yapıyor."Vatan elden gidiyor, daha çok asker lazım!" Bahçe hınca hınç dolu. İstanbul halkı orada, İstanbul Sultanisi'nin (lisesinin) elli öğrencisi de orada...Onlar gibi Darü'l Fünun öğrencileri ve tıbbiyeliler de meydanda. Herkesin içi kan ağlamakta...Balkan faciasının da izleri taze üstelik. Meydandaki o 50 öğrenci , her vatan evladı gibi cepheye koşmak için can atmaktalar. Ancak bir kanun var: 1909-1914 Askerî Mükellefiyet Kanunu. Kanuna göre Sultaniye öğrencileri askere alınamaz. 20:15 - 18/3/2007 - yorum {yok} - yorum yazKilise kapısında HZ.PEYGAMBER’in el izi
AHMET DOĞRU
1453 yılı Mayıs ayının 29. günü II. Mehmed, İstanbul surlarından
içeriye girdiğinde artık ‘bey’ değil ‘sultan’dır. Kadim Bizans’ın
topraklarını tamamıyla bünyesine alan Devlet-i Aliye’nin sultanına,
civardaki kral ve hükümdarlardan tebrik için heyetler gelmektedir. Gelenler arasında Kudüs Rum Patriği Atnasyos da vardır. Patrik, Fatih’e Hazreti Muhammed’in (sas) elini basarak imzaladığı emannameyi ve Hazreti Ömer devrinden kalma kûfi hatlı yazıları göstererek Kudüs’teki ibadet yerlerinin eskiden olduğu gibi kalmasını rica eder. Hazreti Peygamber’in el izini gören Fatih, “Her kim hatt-ı hümayun-ı saadet mekrunu fesh ederse Allah’ın lânetine uğrasın” kaydını düşüp hâlâ arşivlerde muhafaza edilen bir ferman yazdırır; ibadet yerlerine dokunulmamasını, vergi muafiyetinin devamını emreder. Evliyâ Çelebi, böyle bir emannamenin İstanbul Patriği tarafından da Fatih’e gösterildiğini anlatır. Seyahatname’de nakledildiği şekliyle Fatih, Akşemseddin’e bu el izinin Patrikhane’ye nasıl ulaştığını sorar. Akşemseddin’in verdiği bilgilere göre, emanname Hazreti Peygamber (sas) tarafından çocukluğunda Rahip Bahira’ya verilmiştir. Bahira, Ebu Talib’e yeğeni kırk yaşına gelince peygamberlik verileceğini, o günlere yetişirse iman edeceğini söylemiştir. İleride vergiden muaf olmak için de ceylan derisi üzerinde elinin bir nakşının ihsan edilmesini istemiştir. “Sonra bu Buhayra ölüp, Resûl’ün pençesi Ruha’daki Azer Kilisesi’ndeki Papaz Angeli’ye geçer. Ondan Kudüs’teki baş ruhban olan Felvarli’ye döner. Ondan gele gele İstanbul Patrikliği’nde karar kılar.” İstanbul Patriği böyle bir emanname gösterdi mi, yoksa Evliya Çelebi, Kudüs Patriği ile Fatih arasında geçen gerçek olayı kulaktan kulağa değişmiş şekliyle mi naklediyor bilinmez ama Peygamber Efendimiz’in (sas) Hıristiyanlar ile çeşitli anlaşmalar yaptığı kaynaklarda yer alıyor. Mesela, hicretin 10. yılında Resûlullah’ın kendilerine yazdığı bir mektup üzerine Necran Hıristiyanlarından 60 kişilik bir heyet Medine’ye gelir. Gelenler Hazreti Peygamber’le (sas) birçok konuda müzakerede bulunurlar; ancak İslâm’ı kabul etmeye yanaşmazlar. Bu arada Peygamber Aleyhisselâm tarafından Mescid-i Nebevi’de ibadet etmelerine müsaade edilir. Görüşmeler sürerken karşılıklı yeminleşme ayeti nazil olur. Sonunda yazılı bir anlaşma yapılır. Buna göre “mallarına, canlarına, dinî hayat ve tatbikatlarına, hazır bulunanlarına ve bulunmayanlarına, ailelerine, mabetlerine ve az olsun çok olsun mülkiyetleri altındaki her şeyi şamil olmak üzere, Allah’ın himayesi ve Resûlullah Muhammed’in zimmeti Necranlılar ve onlara bağlı etraftakiler üzerine bir haktır”. Necranlılar da bunun karşılığında her yıl belirli miktarda vergi vereceklerdir. Günümüze pek çok emanname ulaşmış Prof. Muhammed Hamidullah, ‘Peygamberin Diplomatik Mektupları’nda çeşitli ülkelerde pek çok ‘emanname’ nüshası gördüğünü anlatır. Hamidullah, bu nüshaların ‘aynı kaynaktan çıkarılmalarına ve bilmediğimiz aynı kaynağa dönmelerine rağmen anlam, sözcük, fazlalık ve eksiklik yönlerinden birbirlerinden farklılaştıkları’ kaydını düşmeyi de ihmal etmez. Gerçekten de kiliseden kiliseye çoğaltılarak günümüze pek çok eman belgesi ulaşmış. Bunlardan biri de İzmir’de özel bir koleksiyonda bulunuyor. İpek kumaş üzerine yazılmış emanname, İzmirli Rahip Dinosyos için hazırlanmış. Baş kısmında bir el resmi bulunan belgede Necranlılarla yapılan anlaşmaya benzer hükümler yer alıyor. Hazreti Peygamber’in el izini taşıyan emannamelerden en meşhuru ise Mısır’da Turisina’daki St. Catherine Manasıtrı’nda bulunuyor. Yavuz Sultan Selim, 1517’de Mısır seferine çıktığında manastır keşişleri ellerindeki fermanı padişaha göstermiş. Bunun üzerine duygulanan Yavuz, el izini kendilerinden alıp bir kopyası ile yeni bir ferman vermiş. Keşişlerden İstanbul’a da bir kilise kurmalarını istemiş. Bugün Eyüp’ten sahil yolunu takip edip Eminönü’ne giderken, Balat’ta, yol ortasında taştan bir yapı çıkar karşınıza. Harabe haldeki bu bina, bir zamanlar St. Catherine Manastırı’na bağlı olarak hizmet veren Turisina Manastırı’dır. Kapısının üzerinde yer alan el ise Ahirzaman Nebisi Muhammed Mustafa Aleyhisselam’ın şefkat elidir. Fakat bunu, sadece, geçtiğimiz yıllarda el kabartmasının yarısını kıran tarih yağmacıları değil, çoğu kimse bilmez. Yolunuz Haliç kıyısına düştüğünde kilisenin harap kapısını dikkatle inceleyin. “Ehl-i kitabı tasdik etmeyin, onları yalanmayın da. ‘Biz, Allah’a ve bize indirilene inanırız’ deyin.” buyuran İki Cihan Sultanı’nın büyüklüğünü bir kez daha tefekkür edin.22:53 - 28/1/2007 - yorum {yok} - yorum yaz‘Kar Altında Memed’im Yatar’
16:11 - 6/1/2007 - yorum {yok} - yorum yazTarihi sevdiren adam
Tarihi halka sevdiren bellibaşlı birkaç kişiden biridir o. Ama salt tarihçi de değildir. Her konuda fikir edinebilirsiniz ondan, ama bir şartla; dinlemesini bileceksiniz. İster dinleyicisi olun ister öğrencisi, kendi sınırlarını yani, haddini aşanlara tahammülü yok çünkü: “Yani 22 yaşında, işini bitirmiş adama hiç kimsenin itibar etmesi mümkün değil. Bunu ben gözümle gördüm. Afrikalı bir öğrenci dedi ki Amerika’da bir çocuğa, ‘Ben Marksizm’in matah bir düşünce olduğunu zannetmiyorum.’ O zeki bir çocuktu. Amerikalının cevabı ‘Sen zeki bir çocuksun ama böyle şeyler için karar vermeye yaşın çok erken’ oldu. Çok açık bir şey bu. İşte Batılı tutumu.” Onun için İlber Ortaylı karşısında sınırları aştığınızda vay halinize. Öğrencilerini bu yüzden pek çok kez terslediği olmuştur. Hele sloganik konuşmalara tahammül etmesi mümkün değildir. Kırım’ın Kefe şehrinin Ortay Köyü’nden bir aileye mensup Hoca, Türk kökenine ve kodlarına da sonuna kadar hâkimdir. Toplumun yapısını ve özelliklerini de iyi bilir. Bu yetmezmiş gibi bunu bir de çeşitli ülke toplumları ile karşılaştırmalı yapar. Ne bileyim bir Mısırlı ile Alman’ı da aynı ölçüde değerlendirebilir. Yani içi fazlasıyla dolu münevver tanımına tam uyan birisidir . Bunu yaparken de Batı hayranlığı ile donanmış bir kimlik ortaya koymaz: “Kendim tayin etmedim; doğduğum ırktan, mensup olduğum memleketten çok memnunum. Ekseri Türklerin sıkıntısını taşımıyorum yani ‘Vay Fransız olaydık. Sınırın ötesinde doğsaydık.’ falan demiyorum. Öyle bir budala zümre vardır çünkü Türkiye’de. Doğdukları yere lanet ederler. Doğdukları aileye pek lanet etmezler, çünkü o zengin olup da beleş yaşamalarına yardım ediyorsa iyidir. Fakirse tabii hemen hemen hepsi çok pişmandır. İşte budur, Batı cemiyetlerinden farkımız. Yani bulunduğun yere şükretmek gibi tasavvufane bir davranış -çok tuhaf- orada vardır; Protestanlarda vardır. Bu, Türklerde belki vardı ama kalmadı. Doğduğu yere lanet etmenin iki tezahürü var. Bir tanesi çok anormal bir milliyetçi oluyorsun. Yani o utandığın, sıkıldığın, pek kabul edemediğin şeyi artık bastırırcasına anormal bir milliyetçilik bu. Veyahut da her vesile ile onu taşlamak, kusmak falan gibi böyle bir durumda kalıyorsun.” Hayatımın dönüm noktası Dedim ya Ortaylı her konuda insanın fikrî sınırlarını zorlayacak bir kişidir. Aynı zamanda, bulunduğu yerden şikayet etmeyen Türklerdendir. Bunun için de kendisi özellikle hazırlanmıştır: “Ben onu kendim inşa ettim. Önemli bir şey bu. Hayatımın dönüm noktası bu seçtiğim mesleğe girmektir. Orada hiçbir tesadüf yok. Ancak bir ısrar var. Ve buna inanıyorum ve bunu herkese tavsiye ediyorum. Çünkü ona hazırlandım ben. Allah’a şükür. O bakımdan da uygun bir ailem vardı. Okuma yazma üzerineydi bizim ailemiz.” İlber Bey’in ailesi aslen, Kırım’ın önemli liman şehirlerinden Kefe’nin, civardaki iki köyle birlikte haritadan silinmiş Ortay Köyü’ndendir. Bugün ancak kalıntıları mevcut olan Ortay Köyü’nde yaşayan aile fertlerinden ulaşılabilen en eski isim dedesi İbadullah’ın babası Cumali’dir. En azından İlber Hoca, daha eskiyi hatırlamamaktadır bugün için. Aile geçen yüzyılın başında buharlı makine kullanabilecek kadar da varlıklıdır. İbadullah Efendi’nin oğlu, İlber Ortaylı’nın da babası olan Kemal Bey, Rusya’da tayyare mühendisliği okumuş, tarih bilgisi yerinde, İngilizce bilen, Almanca ve Rusçadan tercümeleri olan bir kişidir. Kemal Ortaylı ve ailenin bu tarafından olanlar, geri dönmelerine rağmen 1944’te Tacikistan’a sürgün edilir. Kemal Bey ise, Almanlar Kırım’dan çekilirken onlarla birlikte Avusturya’ya geçer. Burada Şefika Hanım’la tanışır ve evlenir. Şefika Hanım yüksek tahsil görmüş birisidir. Ankara’da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde hocalık yapacaktır ilerleyen yıllarda. Şefika Hanım, 16. yüzyılda Kafkasya’dan Kırım’a göç etmiş Karaşay ailesine mensuptur: “Demek ki Kırım hanları Karaşay’da yetiştikleri için onların lalalığını yapıyorlardı. Karaşay’ın kendi beylerinden biri olduğu için gelip Kırım hanlığında mirza oldular. Komünizm devrinde de çok sıkıntı çektiler. Karaşaylar Kırım’da müftülük yapan bir aile. Yani benim dedem Seferşah Mirza hacıdır. Onun babası Abdülveli Hoca, o da müftü idi. Annemin amcası da müftü oldu. Kırım’da baba tarafından, Azerbaycan’da ve Moskova’da anne tarafımdan akrabalarım var. Bunlar Şirinski, yani Şirin Mirza’nın çocukları olarak bilinir.” Aile Avusturya’da iki yıl kalır. İlber de 1947’de burada doğar: “Harp sonrası, ne iş yapılabilirse onu yapıyorlar herhalde, yaşamak için. Teferruatını bilmiyorum. Günü gününe yaşıyorlar tabii. 1948 veya 49’da geldiler demek ki. Ben kendimi bildiğimde Ankara’daydım.” Aile bulunduğu Brengenz’den İtalya’ya, oradan da gemiyle Türkiye’ye gelir. Sadece onlar değil, İlber Ortaylı’nın dayıları da Türkiye’ye gelip yerleşir ve ömürlerini burada tamamlar: “İnsanlar o zaman çok meraklı değiller yabancı ülkede yaşamaya. Şimdi moda oldu.” 1949 doğumlu Enver ve Emeldar adlarındaki ikizler ile Nuriye adında kardeşleri olan İlber, önce Ankara’da geçirir çocukluğunun bir bölümünü: “Yaramazmışız, öyle diyor valide. Herhalde uslu olmaz üç oğlan çocuğu bir arada.” İlk eğitimine Etlik İlkokulu’nda başlar; ilk öğretmeni de Yiğit Gülöksüz’ün annesi Şefika Hanım’dır: “1950’leri az çok yaşadım. Tabii Türkiye’nin müthiş bir birikimi vardı. Marshall yardımları geliyordu. Açılım başlamıştı. Köylü lastik ayakkabı gördü, insanlar vatandaş oldu. Daha evvel köyde jandarma dayağı yiyen adam kaymakam sürdürmeye başladı. Bunlar büyük değişiklikler bu toplumda. Bunlar için bir şey söylemiyorum. Ama iktisadi atılımları, mekanizma değiştirmeyi yapamadılar. Mesela İstanbul’u imar ediyor. Böyle mi imar edilir? Menderes devrinde 5 tane Sinan mescidi gitmiştir. Mescit kalmadı, çeşme kalmadı, konak kalmadı. Bütün bir medeniyeti kazıdılar. Bunu söylesen eski kafalı derler. Bunun sebebi görgüsüzlük, cahillik. Biz işi yaparız da nasıl yaparsak yaparız. Ve bu Türk hayatına hâkim olmaya başladı.” Mezar taşı kitabelerini okumanın keyfi İlkokulu Ankara’da bitiren Ortaylı, kendini bildiğinden beri tarihe, resime, şiire karşı hep alaka duyan bir çocuktur. Çünkü aile ortamında hep bu tür sanatsal uğraşılar hâkimdir. Reşat Ekrem Koçu’nun kitapları onun tarihle haşir neşir olmasını perçinleyen başlıca eserlerdir. Ardından, okumaya Avusturya Lisesi’nde devam eden Ortaylı böylece İstanbul’a yerleşir. Bu dönemde, müzeleri gezmek dışında mezar taşı kitabelerini yakınlarına okutmaktan büyük keyif alır: “Çok enteresan bir dünyadır o. Bir kere mezar... Ölüm. Ölüm önemli bir şey. Sonra o ölümün şekli yani. Bugünkü mezar taşları gibi tatsız şeyler değil. Bugünkü mezar taşları Türkiye’deki görgüsüzlük ve zevksizliğin âlâsıdır.” Ortaylı, Avusturya Lisesi’nde ancak bir yıl okuyabilir. Nedeni, ailenin maddi imkânlarının ancak bu kadarına yetmesidir. Ankara Atatürk Lisesi’nde devam eder tahsiline artık: “Atatürk Lisesi muhteşemdi Avusturya Lisesi’nden sonra. Okul gördük, hoca gördük. Şevket Bohça edebiyat hocamız, sonra Hicran Hanım ve Fevziye Abdullah Tansel de edebiyat hocamızdı. Konservatuvar müdür muavinliğinden gelen Bahri Miyak ki fevkalade iyi bir Fransızcası vardı. Biz bunlardan tarih, din terbiyesi de öğrendik. Bunlar efendi, ölçülü insanlardı. Çocuğa siyasi propaganda yapmazlardı. 1970’ten sonraki o olaylarda muallimler milleti iyice bir hizaya soktular. Sağda ve solda. Ve tabii kendileri de zavallılar, bu arada gittiler. Şimdi bakıyorum da talebeyi ayırt ediyor hoca. Öyle bir şey olabilir mi yahu? Mesela benim annem öyle sağcı, solcu talebe ayırt etmezdi. Annem herhalde antikomünist. Ama en sevdiği talebelerden biri Ataol Behramoğlu’dur. O da onu sever. Yani muallimlik böyle olur. Kimsenin beynini yıkama hakkın yoktur. Onun için kalkıp da tamamıyla boya değiştirtmeye çalışmak çok saçma. Türkiye, öğretmenlerini zavallı hale getirmiş, utanmaz bir memlekettir bir tarafı ile. Evvela seveceksin öğrenciyi. Ters olabilirsin, kızabilirsin. Çok kötüdür bizim öğrenci çünkü. Unutmayın, Türk dibine kadar düşünmeyi sevmez. Hazırlopçudur, slogancıdır. Talebe de bu milletin talebesidir. Bunu değiştireceksin. Bu çok önemli ama bunun için kimseye düşman olamazsın. Türkler Türk’tür. Her millet iğrençtir eşit derecede ama hepsinin kendine göre meziyetleri vardır. Bu milletin de kendine göre meziyetleri vardır. Bakmayı, irtibat kurmayı bilirsen son derecede sevimli bir halktır.” Ortaylı, Atatürk Lisesi’nde oldukça aktiftir. Kendisi tiyatro kulübü başkanlığı yaparken muavini de Kenan Işık’tır. Tiyatronun dışında, bu iyi hocalarına rağmen liseyi ve eğitimini sevmeyen Ortaylı, okul dışında başka meşguliyetler edinir: “Daha orta sonda Millî Türk Talebe Birliği’nin amatör rehber kurslarına gittim.” İlber Ortaylı liseyi bitirdiğinde ne olacağına karar vermiştir çoktan: “Tarihçi. Mülkiye’ye, ayıp olmasın diye gittim. Erkek çocuk iyi bir tahsil yapmalı diye. Tarih bölümüne o yüzden gidemedim, arkeolojiye falan.” - Kime karşı ayıp? “Yani aileye, topluma karşı. Kız istediğin zaman mesela, değil mi?! O zamanki devirde, Mülkiyeli çocuk... Anneme kalsa mühendis olacaktım. Ben tabii yine kendi bildiğimi yaptım ama Mülkiye yoluyla, biraz asfalttan dolaşarak...” Dolayısıyla Ortaylı 1965’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girer. Bugün o kuşaktan tanıdık kim varsa hepsi arkadaşıdır onun. Mehmet Keçeciler, İstemihan Talay, Hasan Celal Güzel... Burada Hasan Celal Güzel, Emine Yüksel Bağlı gibi arkadaşlarıyla Türk Müziği Derneği’ni kurar Ortaylı: “İtiraf edeyim. Çocukken Türk müziğini dinlemez ve sevmezdim. Amerikan pop, caz hiç sevmem. Ben klasik müzik dinlerdim. Benim gözümü açan Azerbaycan musikisi oldu. Muganlar beni cezbetti. Ve ilk konseri İsmail Baha’ya verdirttiğimiz vakit herkes şok geçirdi.” Ortaylı, tiyatroya burada da devam eder: “Nuri Çolakoğlu bizim tiyatro kumpanyasının başkanı idi. Gırgır olsun diye ona Çolakyan Kumpanyası derdik. Sonra bir de Hans Nuri denirdi buna, yani Alaman gibi. Nuri tiyatro yapıyor, reji defteri tutuyor. Sonra onun o defterlerini polis almış. Televizyoncu olarak çok müthiş ama galiba ticaretten çok kültürü düşünüyor. (Gülerek) Polonya televizyonu müdürü olsa daha iyi olacaktı bölümde. Adamı illet eden bir Alman tarafı vardır onun çünkü.” Tiyatroda tek kelimelik rol Çolakoğlu’nun tiyatrosunda Aristotales’in Barış oyununu oynar ve bu oyunla ödül de kazanırlar. Ortaylı’nın orada tek kelimelik bir rolü vardır: “Buyurun Efendim dedim sadece. Nuri bana rol vermedi doğru dürüst.” Bütün bunlara rağmen Ortaylı, tiyatroyu sahne önünden sever ve eleştiriler yazmakla yetinir. 1968 öğrenci olayları olduğunda o yine kendi âlemindedir: “Ben 68 olaylarının içinde çok bulunsam zaten hapishanede alırdım soluğu. Hiçbir zaman bir komitede yer almadım. Zaten o tipte bir adam olarakda görmediler beni.” Ortaylı, burada Halil İnalcık, Şerif Mardin gibi hocaların derslerinden faydalanır. Bu yıllarda dil öğrenmeye de hayatının her döneminde olduğundan daha fazla ağırlık verir. Bunların sonucunda İngilizce, Fransızca, Almanca, Latince, Rusça ve Arapça öğrenir. Mülkiye’den hemen sonra Ortadoğu Üniversitesi’nde Bölge Planlama’da okur: “O benim için çok büyük bir kazançtı. Orada iyi hocalarla temasım oldu. Talebelik olarak sevdiğim bir dönemdi.” İlber Hoca’nın hayatında, bu dönemde Nusret Hızır’ın evindeki felsefe sohbetlerinin de çok önemli yeri olur. Ardından Viyana’ya gider. 12 Mart 1971 muhtırasını ise Türkiye’de yaşar: “27 Mayıs 1960’ta ben çok gençtim. Komik bir dönemdi. 12 Mart’ta ise evleri basıp birilerini tevkif ediyorlardı. Bir gün bir arkadaşına geliyorsun, karısı tutuklanmış mesela. Yani böyle bir acemi operasyonlar çağı vardı. Bu, bizim gibi herkesle görüşen, ahbap olan insanlar için rahat bir hava değildi.” 1974’te Tanzimat Döneminde Mahalli İdareler tezi ile doktorasını yapan Ortaylı, ardından ABD’ye, Chicago Üniversitesi’ne gider; Harvard gibi olmadığı için de orada kalmayı yeğlemez ve geri döner. 1978’de Mülkiye’de asistanlığa başlar ve Türkiye’de Alman Nüfuzu çalışmasıyla doçent olur. Onun kendisine hayran kalacağı dinleyici kitlesi de bu yıllarda, deneme dersi verdiği 1979’da oluşmaya başlar. 1983’te ise üniversitenin o sıkıntılı sürecinde istifa eder: “Önüne gelene sarı zarf göndermekle üniversite temizlenmez. 12 Eylül 1980’de ben 12 Mart tekrarlanır zannettim.” Ortaylı, Mülkiye’ye bir daha geri döneceği 1989’a kadar İsrail’den Fransa’ya, Almanya’ya kadar yurtdışındaki çeşitli üniversitelerde dersler verir, çokça gezer: “Dönmesem daha iyi olurdu ama...” 1989’dan 2000 senesine kadar tekrar geldiği burada kalan Ortaylı, ardından Galatasaray Üniversitesi’nde derslere başlar. Sürekli ilim öğrenmekten ve çalışmaktan vakit bulamadığı için evliliğini ancak 35 yaşında yapabilen ve hayatını eki İçel milletvekillerinden Talip Özdolay’ın kızı Ayşe Hanım’la birleştiren, bu evliliğinden Tuna adını verdikleri bir kızları dünyaya gelen, sonrasında eşinden boşanan, Beşiktaş taraftarı Prof. Dr. İlber Ortaylı, 2005 yılında da Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü’nü üstlenir. Göreve kendisi talip olmuştur: “Çünkü iyi görmedim. Yani Filiz (Çağman) Hanım’dan sonra bilmiyorum ne olacak diye, görevi aldım. Bilmiyorum iyi mi ettim, kötü mü ettim. Ama para bakımından son derece berbattır Topkapı. Müthiş para sıkıntısı var. Bütün para merkeze gider. Bize bir şey verilmez. Dernek bile kapatılmış mesela. Çok küçük bağışlarla filan ayakta kalır burası. Formül arıyorum devamlı.” -Görevi bırakmayı düşünüyorsunuz gibi bir hava sezdim hocam? “Öyle bir havam var evet. Bakalım.” 00:21 - 28/12/2006 - yorum {1} - yorum yaz
|
Tanım ; Diyalog'un kelime anlamı Yunanca dialogos kelimesi fransızcaya dialogue olarak geçmiş, Türkçede diyalog olarak kullanılmaktadır. Karşılıklı konuşma demektir.Kişiler ya da, ideolojik, siyasi taraftarlarla karşıtları arasında, ayrılık konuları üzerinde bir anlaşmaya, geçici veya kalıcı bir uzlaşmaya varmak için görüşüp konuşmaya, ilişkiler geliştirmeye diyalog denmektedir. "Dinler arası diyalog" ise, adından anlaşıldığı üzere, farklı ırk ve kültürlerden, değişik inanç, kanaat ve siyasi anlayıştan Ana Sayfa E-mail (diyalogveegitim@gmail.com) Arşiv...Tüm yazilar ------------------------------------- M.F.GÜLEN STV ZAMAN BURC FM AKSIYON SIZINTI OSMANLICA ISLAM HUKUKU /Hayrettin Karaman KURAN DINLEYELIM HERKUL SORULARLA ISLAMIYET YÜZ OKUMA SANATI ERMENI SORUNU SAGLIK SAKINCALI MADDELER IBADET ESMA-ÜL HÜSNA HAT VE EBRU MICROSOFT NEY ÜFLE NUR PENCERESI GAZETE ILK SAYFALARI EBRU TV ZAMAN AILEM En Son Eklenen Yazılar - Çocuğum kitap okusun istiyorum - İslâmî bir farz: Tefekkür - Bangladeş'taki Türk Okulundan 'Eşsiz' Başarı - Peygamberimiz her zaman mütebessimdi - İyiliği yaymaya çalışalım - Haftada bir sohbet iyi gelir! - ''DIŞ DÜNYAYA AÇILMA KONUSUNDA TÜRK OKULLARI ÖNCÜLÜK ETT - M.FETHULLAH GÜLEN - Kalbim Uyumaz!.. - Bilinmeyen Yönleriyle Peygamber Efendimiz (SAV) Kategoriler
| |||||||||||||||||||||||||||