DİYALOG VE EĞİTİM ...

Türklerin büyük sürgünü

Kategori: ISLAM TARIHI

GÜLİZAR BAKİ
Yüzyıllar boyunca vatan edindikleri topraklardan bin bir türlü işkence ve zorlukla uzaklaştırılan, yollarda milyonlarcası ölen Türklerin son 150 yılı büyük acılarla dolu. Bu büyük sürgün sırasında 5,5 milyon Türk ve Müslüman hayatını kaybetti. 10 milyona yakını evinden, yurdundan oldu. 150 yılda yaşanan acılar, ‘Sürgün ve Ölüm’ belgeseliyle ilk kez gün yüzüne çıkıyor.

Türklerin başta Balkanlar olmak üzere Kafkasya, Kırım ve Doğu Türkistan’dan tehciri, ilk kez bu kadar kapsamlı bir çalışmayla dile geliyor. ‘Sürgün ve Ölüm’ adını taşıyan belgeselde, Osmanlı’nın son 150 yıllık döneminde soykırım, baskı ve işkence yapılarak göçe zorlanan insanların dramı anlatılıyor. Ahmet Okur’un yönettiği belgesel filmin senaryosu Cemil Yavuz’a, müzikleri Ali Otyam’a ait. Üç yılda 130 kişilik ekiple çekilen film için özel araçla Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Kosova, Sırbistan, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Romanya, Ukrayna, Kırım, Avusturya, Moldova ve Macaristan’da 114 bin km yol kat edildi. 13 ülke, 53 şehir ve 169 köyde çekimler gerçekleştirildi. 9 bölümden oluşan belgesel için göçü yaşayan 350 kişiyle röportaj yapıldı. Aralarında Prof. Dr. Kemal Kapat, Prof. Dr. Yusuf Hamzaoğlu, Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ve Prof. Dr. Mehmet Saray gibi isimlerin bulunduğu birçok bilim adamının görüşüne başvuruldu.

93 Harbi, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı... Osmanlı, bu savaşlarda yenilmekle kalmadı; çok önemli toprak kayıpları yaşadı. Bu toprak kayıpları da toplumsal travmaları getirdi. Üç kıtada hüküm süren Osmanlı, Rumeli’yi yani Balkanlar’ı kaybetmenin ızdırabını hissetti en çok da... Balkanlar’dan tehcir edilen insanların yaşadığı acılar, üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmesine rağmen hâlâ hissediliyor. Göç aslında Türk insanına çok yabancı bir kavram değil; bu, vatanlarından zorla sürülmenin acısı...


Yaşadıkları topraklarda baskı ve zulum gördükleri için göç etmek zorunda kalan milyonlarca Türk ve Müslüman Anadolu’ya sığındı.



Göç rüzgârı ilk Kırım’dan esti

1349’da Rumeli’ye ayak basan Osmanlılar için 1683’te Viyana Kuşatması’ndan sonra tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Bu kuşatmadan yaklaşık 100 yıl sonra 1774’te Kırım kaybedildi. Sadece 1783-84 tarihleri arasında 80 bine yakın Kırımlı, Kırım’dan kaçarak Osmanlı’ya sığındı. 19. yüzyıl Osmanlı için felaketler yüzyılıydı. 1856-1864 yılları arasında yaklaşık 500 bin Kafkas Müslüman da Osmanlı topraklarına göç etti. 1864’ten sonrasını da sayarsak bu şekilde Kafkasya’dan göçe zorlanan 1 milyon 200 bin Kafkasyalıdan ancak 800 bin kadarı Osmanlı topraklarına ulaşabildi. Ama asıl büyük göç ya da sürgün 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 savaşından sonra yaşandı. Balkanlar’da sonuç felaketti. Balkan savaşında 1 milyon 253 bin insan muhacir durumuna düşmüş, 261 bin 937 kişi yani eski nüfusun yüzde 17’si katledilmiş ya da sürgünlerde ölmüştü. Savaştan önce Rumeli’de 2 milyon 315 bin Müslüman nüfus yaşıyordu. Savaşlar ve göç yollarında bu insanların 632 bini hayatını kaybetti. Sonuçta Balkanlar’da kalan Türk nüfusu bir milyon 445 bine düştü. Hakimiyet kurduğu yerlerde asimilasyon yerine insanî bir politika izleyen Osmanlı, doğduğu topraklara kağnıların üzerinde geri dönüyordu.

Kafkaslar ve Balkanlar’da yaşanan acılardan yıllar sonra Doğu Türkistan’da da Rusya ve Çin’in baskısından ve işkencesinden bunalan Türkler zorunlu bir göç yaşadı. Daha doğrusu anavatanını terk etmek zorunda kaldı. Doğu Türkistanlıların bir kısmı, 1930 ve 40’lı yıllarda ata topraklarını bırakarak, kafileler halinde insanlık tarihinin en zorlu yolculuklarından birine çıktılar. Kızgın çölleri, geçit vermez Himalaya Dağları’nı aşarak, savaşa savaşa, öle öle, azala azala Hindistan’a ulaştılar. Yola çıktıktan yaklaşık yirmi yıl sonra Menderes’in davetiyle Hindistan’dan Türkiye’ye geçtiklerinde sayıları milyonlardan sekiz yüz bine düşmüştü.

Türklerin yaşadıkları acılar, 20. yüzyılın ortalarında bile devam etti. Daha önceki göçlerden dolayı sayıları bir hayli azalan Kırımlı Türkler ve Müslümanlar bu sefer Stalin’in zulmüne uğruyordu. Stalin, 1944 yılında Kırım Türklerinin hepsini sürme kararı verdi. Bir gece vakti yataklarından kaldırılarak hazırlanmaları için sadece 15 dakika verilen bu zavallılar, yanlarında birkaç parça eşya ile hayvan vagonlarına tıkıldılar. Yolda çoğunluğu hayatını kaybetti, hayatta kalabilenler ise Sibirya içlerine kadar götürüldüler.

Avrupa’da II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni rejimler kuruldu, ama Türklere ve Müslümanlara karşı tavır değişmedi. Burada yapılanlardan dolayı Türkler 1950 ve 1980’lerde büyük göç dalgalarıyla Türkiye’ye geldiler. 1989’da ise II. Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük göç dalgası yaşandı. Bulgaristan’dan 313 bin Türk doğduğu toprakları terk edip Türkiye’ye geldi. 1990’lı yılların ortasında Bosna’da yüz binlerce Müslüman Boşnak öldürüldü. Sadece Birleşmiş Milletler’in koruması altındaki Srebrenitsa’da Sırplar 12 bin silahsız insanı vahşice öldürdü. 2001 yılında da Müslüman Arnavutlar ve Kosovalılar sıkıntıya düştüler. Türkiye, hem onlardan göçmek isteyenleri kabul etti hem de güvenliklerini sağlamak için askerî gücüyle oraya gitti.

Fakat geçtiğimiz 150 yıllık süreçte, Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamasıyla başlayan göçler sırasında çok acılar yaşandı. Ama maalesef yaşananları ancak yaşayanlar bildi. Dünya, Türklerin, onların akrabalarının ve diğer Müslümanların çektiklerine kayıtsız kaldı. 1800’lü yılların başından günümüze kadar en vahşi yöntemlerle öldürülen beş milyondan fazla insanımızın hesabını soran olmadı.

Şimdi ise bugüne kadar hep içimizde ‘dindirdiğimiz’ bu büyük acıyı, insanlık ayıbını dünya kamuoyuna anlatacak bir film var karşımızda. Zeytinburnu Belediye Başkanı Murat Aydın, yapımcılığını üstlendiği belgeseli Zeytinburnu’nda yaşayan insanlara vefa borcu olarak görüyor. Çünkü Zeytinburnu, Balkanlar’dan, Kırım ve Doğu Türkistan’dan binbir çileyle göç eden muhacirlerin kurduğu bir semt. Sözde Ermeni soykırımına atfen “Son 150 yıllık tarihi incelediğimizde en az yüzü kızaracak olan, hatta yüzü kızarmayacak olan bizleriz.” diyen Aydın, “O zamanlar dehşetli savaşlar yaşanıyormuş, dolayısıyla herkes sıkıntı çekmiş. Ama en çok sıkıntı çeken Türkler ve Müslümanlar olmuş. Çok büyük acılar çekmişler.” diyor.


Balkanlar’dan ve Kırım’dan göç eden yüz binlerce muhacir İstanbul sokaklarını doldurmuştu. Sirkeci ve Zeytinburnu garlarının yanı sıra Tuzla, zorlu bir yolculukla gelenlerin konakladığı yerlerdi.



Torunlar, geldikleri yeri tanımıyor

Tüm bu bilgiler ve belgesel, akıllara, bu kara lekenin neden yabancı hatta Türk tarih kitaplarında hakkıyla anlatılamadığı, insanların vicdanlarında gereken yankıyı bulamadığı sorusunu getiriyor. Cevabı, belgesel için yüzlerce göçmenle ve uzmanla görüşen yönetmen Ahmet Okur veriyor: “Türkiye Cumhuriyeti’nin göçmenleri karşılama, yerleştirme, onlara sosyal imkanlar ve iş olanakları sağlama açısından Osmanlı İmparatorluğu’ndan çok daha başarılı olduğu söylenebilir. Türkiye’dekiler göçmenlere kendi insanları olduğu için hiçbir sıkıntı hissettirmemiş. Anlatılmamasının sebebi bu toplumsal dayanışma olmuş. Problem olmayınca yaşananlar yeni nesil tarafından zamanla unutulmuş. Dedesinin, babasının göç hikayesini bilmeyenler var. Ama Yunanistan’a gidenler İstanbul’u ve Türkçeyi unutmamışlar. Araştırma için Yunanistan’daydım. Bir şey almam gerekiyordu, yoldan geçen bir kadına İngilizce almam gereken şeyi nereden bulabileceğimi sormaya çalıştım. Kadın yüzüme baktı ve Türkçe olarak “Neden Türkçe konuşmuyorsun?” dedi. Anne ve babası İstanbul’dan göç etmişler. O, Yunanistan’da doğmuş; ama Türkçe konuşmayı öğrenmiş. Buradan gidenler hâlâ oraya adapte olamamışlar. Ama Türkiye’de böyle bir sorun yok.” diyor.
Sayı: 112
Bölüm: Aktuel

14:21 - 20/1/2008 - yorum {yok} - yorum yaz

Cennete mezun oldular

Kategori: ISLAM TARIHI
   


İsmi söylenen her gencin arkasından, merasime gelenler, özellikle de aileleri "Şehit, Cennet-i Âlâ'da!.." diye bağırdı. Bu yoklama, Çanakkale Zaferi'nin ardından İstanbul Sultanisi'nde alındı.

Ölüm ile hayat, esaret ile hürriyet arasında kıl kadar mesafenin kaldığı bir zamanda, vatanı için hiç düşünmeden canlarını feda eden 50 İstanbul Liseli şehidin ruhlarını şâd etmek için düzenlenen bir merasimde. Çanakkale'de şehit olan tıbbiyeliler, Darü'l-Fünun öğrencileri gibi bu liseli öğrencilerin hikâyeleri de günümüze kadar kulaktan kulağa anlatıldı durdu. Fakat kimlikleri hakkında ne bir bilgiye ne de belgeye rastlanmadı. Emekli öğretmen Halide Alptekin, yalnızca hikâyeleri bilinen bu isimsiz kahramanların da bir ismi olsun ve kurgu da olsa dünya durdukça hatırlansınlar diye 'Şehadetname' isimli romanı yazdı. Bu öğrencilerle ilgili hiçbir belgenin olmayışını garip bulduğunu ve kendisinde bir merak uyandırdığını söyleyen Alptekin, öğrencilerine kol kanat geren bir öğretmen şefkati ile bu romanı kaleme aldığını söylüyor. Romanda bu elli gençle birlikte sayıları iki şehrin nüfusunu bulan kahramanların "bu topraklar için toprağa girişinin" destanı anlatılıyor. Yıl 1915. Harbiye Nâzırı Enver Paşa, Beyazıt Meydanı'ndaki Harbiye Nezareti'nin bahçesinde ünlü konuşmasını yapıyor."Vatan elden gidiyor, daha çok asker lazım!" Bahçe hınca hınç dolu. İstanbul halkı orada, İstanbul Sultanisi'nin (lisesinin) elli öğrencisi de orada...Onlar gibi Darü'l Fünun öğrencileri ve tıbbiyeliler de meydanda. Herkesin içi kan ağlamakta...Balkan faciasının da izleri taze üstelik. Meydandaki o 50 öğrenci , her vatan evladı gibi cepheye koşmak için can atmaktalar. Ancak bir kanun var: 1909-1914 Askerî Mükellefiyet Kanunu. Kanuna göre Sultaniye öğrencileri askere alınamaz.

20:15 - 18/3/2007 - yorum {yok} - yorum yaz

Kilise kapısında HZ.PEYGAMBER’in el izi

Kategori: ISLAM TARIHI
 
AHMET DOĞRU
1453 yılı Mayıs ayının 29. günü II. Mehmed, İstanbul surlarından içeriye girdiğinde artık ‘bey’ değil ‘sultan’dır. Kadim Bizans’ın topraklarını tamamıyla bünyesine alan Devlet-i Aliye’nin sultanına, civardaki kral ve hükümdarlardan tebrik için heyetler gelmektedir.

Gelenler arasında Kudüs Rum Patriği Atnasyos da vardır. Patrik, Fatih’e Hazreti Muhammed’in (sas) elini basarak imzaladığı emannameyi ve Hazreti Ömer devrinden kalma kûfi hatlı yazıları göstererek Kudüs’teki ibadet yerlerinin eskiden olduğu gibi kalmasını rica eder. Hazreti Peygamber’in el izini gören Fatih, “Her kim hatt-ı hümayun-ı saadet mekrunu fesh ederse Allah’ın lânetine uğrasın” kaydını düşüp hâlâ arşivlerde muhafaza edilen bir ferman yazdırır; ibadet yerlerine dokunulmamasını, vergi muafiyetinin devamını emreder.

Evliyâ Çelebi, böyle bir emannamenin İstanbul Patriği tarafından da Fatih’e gösterildiğini anlatır. Seyahatname’de nakledildiği şekliyle Fatih, Akşemseddin’e bu el izinin Patrikhane’ye nasıl ulaştığını sorar. Akşemseddin’in verdiği bilgilere göre, emanname Hazreti Peygamber (sas) tarafından çocukluğunda Rahip Bahira’ya verilmiştir. Bahira, Ebu Talib’e yeğeni kırk yaşına gelince peygamberlik verileceğini, o günlere yetişirse iman edeceğini söylemiştir. İleride vergiden muaf olmak için de ceylan derisi üzerinde elinin bir nakşının ihsan edilmesini istemiştir. “Sonra bu Buhayra ölüp, Resûl’ün pençesi Ruha’daki Azer Kilisesi’ndeki Papaz Angeli’ye geçer. Ondan Kudüs’teki baş ruhban olan Felvarli’ye döner. Ondan gele gele İstanbul Patrikliği’nde karar kılar.”

İstanbul Patriği böyle bir emanname gösterdi mi, yoksa Evliya Çelebi, Kudüs Patriği ile Fatih arasında geçen gerçek olayı kulaktan kulağa değişmiş şekliyle mi naklediyor bilinmez ama Peygamber Efendimiz’in (sas) Hıristiyanlar ile çeşitli anlaşmalar yaptığı kaynaklarda yer alıyor. Mesela, hicretin 10. yılında Resûlullah’ın kendilerine yazdığı bir mektup üzerine Necran Hıristiyanlarından 60 kişilik bir heyet Medine’ye gelir. Gelenler Hazreti Peygamber’le (sas) birçok konuda müzakerede bulunurlar; ancak İslâm’ı kabul etmeye yanaşmazlar. Bu arada Peygamber Aleyhisselâm tarafından Mescid-i Nebevi’de ibadet etmelerine müsaade edilir. Görüşmeler sürerken karşılıklı yeminleşme ayeti nazil olur. Sonunda yazılı bir anlaşma yapılır. Buna göre “mallarına, canlarına, dinî hayat ve tatbikatlarına, hazır bulunanlarına ve bulunmayanlarına, ailelerine, mabetlerine ve az olsun çok olsun mülkiyetleri altındaki her şeyi şamil olmak üzere, Allah’ın himayesi ve Resûlullah Muhammed’in zimmeti Necranlılar ve onlara bağlı etraftakiler üzerine bir haktır”. Necranlılar da bunun karşılığında her yıl belirli miktarda vergi vereceklerdir.

Günümüze pek çok emanname ulaşmış

Prof. Muhammed Hamidullah, ‘Peygamberin Diplomatik Mektupları’nda çeşitli ülkelerde pek çok ‘emanname’ nüshası gördüğünü anlatır. Hamidullah, bu nüshaların ‘aynı kaynaktan çıkarılmalarına ve bilmediğimiz aynı kaynağa dönmelerine rağmen anlam, sözcük, fazlalık ve eksiklik yönlerinden birbirlerinden farklılaştıkları’ kaydını düşmeyi de ihmal etmez. Gerçekten de kiliseden kiliseye çoğaltılarak günümüze pek çok eman belgesi ulaşmış. Bunlardan biri de İzmir’de özel bir koleksiyonda bulunuyor. İpek kumaş üzerine yazılmış emanname, İzmirli Rahip Dinosyos için hazırlanmış. Baş kısmında bir el resmi bulunan belgede Necranlılarla yapılan anlaşmaya benzer hükümler yer alıyor.

Hazreti Peygamber’in el izini taşıyan emannamelerden en meşhuru ise Mısır’da Turisina’daki St. Catherine Manasıtrı’nda bulunuyor. Yavuz Sultan Selim, 1517’de Mısır seferine çıktığında manastır keşişleri ellerindeki fermanı padişaha göstermiş. Bunun üzerine duygulanan Yavuz, el izini kendilerinden alıp bir kopyası ile yeni bir ferman vermiş. Keşişlerden İstanbul’a da bir kilise kurmalarını istemiş. Bugün Eyüp’ten sahil yolunu takip edip Eminönü’ne giderken, Balat’ta, yol ortasında taştan bir yapı çıkar karşınıza. Harabe haldeki bu bina, bir zamanlar St. Catherine Manastırı’na bağlı olarak hizmet veren Turisina Manastırı’dır. Kapısının üzerinde yer alan el ise Ahirzaman Nebisi Muhammed Mustafa Aleyhisselam’ın şefkat elidir. Fakat bunu, sadece, geçtiğimiz yıllarda el kabartmasının yarısını kıran tarih yağmacıları değil, çoğu kimse bilmez. Yolunuz Haliç kıyısına düştüğünde kilisenin harap kapısını dikkatle inceleyin. “Ehl-i kitabı tasdik etmeyin, onları yalanmayın da. ‘Biz, Allah’a ve bize indirilene inanırız’ deyin.” buyuran İki Cihan Sultanı’nın büyüklüğünü bir kez daha tefekkür edin.

22:53 - 28/1/2007 - yorum {yok} - yorum yaz

‘Kar Altında Memed’im Yatar’

Kategori: ISLAM TARIHI

DOÇ. DR. CUMHUR KILINÇ
On binlerce Mehmetçiğin drama dönüşen akıl almaz mücadelesi 92 yıl önce bugün Sarıkamış’ta başlamıştı. 132 doktor, 25 eczacı, 1 diş hekimi, 7 tıp öğrencisi olmak üzere toplam 165 sağlık personelinin öldüğü Sarıkamış Harekatı’ndaki ihmalkarlıklar tıp açısından da akıllara durgunluk veriyor.

Bugün, 92 yıl önce başlayan Sarıkamış Harekâtı’nın yıldönümü... Tarihe 93 Harbi olarak geçen 1878 Osmanlı-Rus savaşının rövanşını almak isterken on binlerce Mehmetçiğin drama dönüşen akıl almaz mücadelesinin ikinci günü...

Memorial Hastanesi Kardiyovasküler Cerrahisi Bölüm Başkanı Bingür Sönmez Hoca, güzel bir vefa örneği göstererek, tarihin en trajik sahnelerinden biri olan Sarıkamış Harekâtı’nın üzerindeki buzlaşmış “ihmal tabakası”nı kırmayı başardı. Kendisinden öğrendiğime göre bu savaş sırasında, kurşun ve kar arasına sıkışıp kalan ve tifüs ateşiyle yanan askerlere sağlık hizmeti vermeye çalışılırken yaşananları bilmenin gerekli olduğuna inanıyorum.

“Kafkas Cephesi Komutanı Hasan İzzet Paşa’nın savaş için uygun mevsim olmadığını, askerî koşulların yetersiz olduğunu belirtmesine rağmen Enver Paşa, Ruslara karşı bir harekatın düzenlenmesi konusunda kararlıydı. Ama Erzurum valisi ile birlikte hastaneleri gezerken gördükleri karşısında suratı asıldı. Her yer pislik, düzensizlik ve yokluk içindeydi. Enver Paşa, hastane sorumlusu olan doktor yarbayı hastalara iyi bakılmadığından azarlamıştı. Hâlbuki sağlık malzemesi az, ilaçlar yetersizdi. Doktor, eğer yetecek miktarda ilaç ve sağlık malzemesi verilirse hastaneyi kısa zamanda düzene kavuşturabileceğini söyledi. Herkes Enver Paşa’nın yokluktan yakınan bu doktorun gönlünü almasını, ilaç ve malzeme konusunda ona umut vermesini beklerken o Hasan İzzet Paşa’ya dönerek, “Bunu er olarak cepheye gönderin.” demişti.

Harekâtın başlangıcında tüm hazırlıklar ‘3 gün sonra Sarıkamış alınacak’ inancı ile yapıldığı için cephedeki tüm sağlık hizmetleri inanılmayacak kadar yetersiz idi. Yıllar sonra sağlık daire başkanı olan 91. Alay, 2. Tabur Tabibi Derviş Kuntman yayınlanan anılarında anlatıyor: “25 Aralık’ta (1914) Pertek sırtlarına tırmanıyoruz. Sıhhiyecilerle beraber ben de taburu takip ediyorum. Birkaç neferin yaralanmış olduğunu gördüm. Hepsini sardım ve boyunlarına işaret takarak aşağı inip şoseyi takiben Oltu’ya gitmelerini tembih ettim. Bunlardan birisi çok iyi tanıdığım bir onbaşı idi. Kurşun tam göğsünden girmiş, arkasından çıkmıştı. Kurtulacağından emin değildim. Boynuna ağır yaralı etiketi takarak geriden bizi takip etmesi icap eden sıhhiye bölüğüne emanet ettim. Yanından ayrılırken onbaşı: ‘Aman doktor beni bu dağ başında bırakma, şoseye indir.’ diye yalvardı. Ben de bu kahramanın son arzusunu yerine getirmek için 4 neferle sedye içinde şoseye indirdim.”

Aralık ayının son günlerinde ortaya çıkan tablodan panik içinde olan Enver Paşa da artık muhakeme hataları yapıyordu. “Kızılkilise ve Bardız’da ağır yaralılar için hastaneler açılacak, hafif yaralılar İd ve Erzurum’a gönderilecek.” derken sağlam insanların yollarda donarak can verdikleri bu ortamda ağır yaralıların Kızılkilise ve Bardız’a nasıl gönderileceğini, at arabalarıyla bile yola çıkanların kaçta kaçının oralara varabileceğini hesaplayamıyordu. İhtiyat Süvari Tümen Komutanı Albay Aziz Samih İlter, hatıralarında şunları anlatıyor: “Köprüköy’den Hasankale’ye geliyordum. Yolun hali tarife değer; kar yağmaya başlamıştı, her taraf donmuş, yolun üstü arabalar, hastalar, deve ve mekkârelerle yolun iki tarafı da bunların ölüleri ile doluydu. Hasankale’de bulunan 4 bin adet hastaya bakacak sadece bir doktor mevcuttur: Dr. Rıfkı Ali Bey. Hastaneler kafi değil, açıkta kalanlar bile vardır. Hastanenin önünde sedye içinde ölmüş bir jandarma neferi duruyordu. Doktor diyor ki: “Bütün bu hastalara bakıp teşhis ve tedavi değil, hepsine bir bardak su vermeye bile yetişilemiyor.”

Harekatın sonlarına doğru aniden birçok nefer ölür. Çünkü 3 hafta boyunca hiç dinlenmeden yürüme, uykusuzluk ve açlık ve ölüm korkusunun getirdiği yıpranma sonucunda ortaya çıkan hızlı yaşlanma denilen bir tıp olayı sonucunda ölmüşlerdi. II. Dünya Savaşı’nda Alman askerlerinde saptanan bu durum, yapılan otopsilerde: Tüm iç organların renklerinin soluk olduğu, çevre yağ dokusunun inceldiği, karaciğerde kanamalar olduğu ve kemik iliğinin pelte haline geldiği tespit edilmiştir. Bu genç insanlarda en büyük değişiklik kalplerinde saptanmıştır. Kahverengine dönen kalbin büzüşerek küçüldüğü; fakat kulakçıklarının anormal bir şekilde büyüdüğü anlaşılmıştır. Dr. Derviş Kuntman, hatıralarında şunları not etmiştir: “17 Şubat 1915, İd kasabasında hastane açıldığını duydum ve yakın olduğu için gidip görmek ve arkadaşlarımla görüşmek istedim. Havanın soğuk ve her tarafın don olduğu bir günde hastanenin kapısı önünde büyük bir furgun arabası içinde birbiri üstüne yığılmış bir sürü cenaze gördüm ve şaşırdım kaldım. Hastanedeki doktorlar çaresizlik içindeydiler, her taraf buzdan taş kesildiğinden, mezar kazdırıp şehitleri defnetmek mümkün olmamıştı. Bu feci vaziyet karşısında içeriye giremedim ve ayakta arkadaşlarımdan telefatın pek çok olduğunu, Erzurum’da yüz kadar doktor öldüğünü, hatta Ordu Komutanı Hafız Hakkı Paşa’nın da tifüsten vefat ettiğini teessürle öğrendim.” Dr. Kuntman, hatıralarında, kendisinin ayakta kalabilmesini de Balkan Harbi’nde tifüse yakalanıp bağışıklık kazanmasına bağlıyor. Bu dram esnasında yaşamını kaybeden sağlık personelinin isim listesi halen Erzurum Çakmak Hastanesi üzerindeki mermer plaketlerde tarih sayfaları arasında yaşamaktadır. Ortaya çıkan sonuç şöyledir: 132 doktor, 25 eczacı, 1 dişhekimi, 7 tabip muavini (tıp öğrencisi) olmak üzere toplam 165 sağlık personeli yaşamını kaybetmiştir.

Dramın boyutlarını belirleyen, ilk ve tek rapor Genelkurmay Başkanlığı 1933 yılında verildi: “150.000 mevcutlu 3. Ordu’dan sadece 12.000 kişi geri dönmüştür.” Geri dönen 12.000 kişinin de büyük bir bölümü yörelerine tifüs taşıyarak katliamın boyutlarını genişletmişlerdir. Artık maniler ağıta dönüşmüştür:

Sarıkamış üstünde kar/Kar altında Memed’im yatar/Gülüm donmuş kara dönmüş/Gören sanmış yârini sarar.

Rusların Kars Valisi Ziboviç, karlar erimeye başladığında Sarıkamış kaymakamına emir veriyor: Selim nahiyesindeki Türklerden 300 kişi amele çıkarınız ve her 100 kişinin başında bir hoca bulunsun, Sarıkamış ormanlarındaki Türk askerlerinin cesetlerini toplayarak defnetsin. Bozat köyü imamı Molla Mustafa, yazdığı bir mektupta büyük hendekler kazılarak, bazısına 800, bazısına 500, bazısına 1.000 tane Türk şehidi gömdüklerini, her hendeğin başına sadece kaç şehidin defnolunduğunu yazabildiklerini, bu cenaze toplama işinin bir hafta sürdüğünü belirtmiştir.

Aziz şehitlerimiz önünde bir kez daha eğiliyorum.

Ruhları şad olsun...
Sayı: 56
Bölüm: Önce Sağlık

16:11 - 6/1/2007 - yorum {yok} - yorum yaz

Tarihi sevdiren adam

Kategori: ISLAM TARIHI
   


Kırım / Kefe’ye bağlı Ortay Köyü’nden bir ailenin dört çocuğundan biri olan İlber Ortaylı’nın anne tarafı müftülük yapmış bir ailedir. Avusturya’da doğan, kültür yapısı kuvvetli bir aile ortamında büyüyen Ortaylı, kendine has üslubuyla tarihi Türkiye’ye sevdirenlerden birisidir.


Tarihi halka sevdiren bellibaşlı birkaç kişiden biridir o. Ama salt tarihçi de değildir. Her konuda fikir edinebilirsiniz ondan, ama bir şartla; dinlemesini bileceksiniz. İster dinleyicisi olun ister öğrencisi, kendi sınırlarını yani, haddini aşanlara tahammülü yok çünkü: “Yani 22 yaşında, işini bitirmiş adama hiç kimsenin itibar etmesi mümkün değil. Bunu ben gözümle gördüm. Afrikalı bir öğrenci dedi ki Amerika’da bir çocuğa, ‘Ben Marksizm’in matah bir düşünce olduğunu zannetmiyorum.’ O zeki bir çocuktu. Amerikalının cevabı ‘Sen zeki bir çocuksun ama böyle şeyler için karar vermeye yaşın çok erken’ oldu. Çok açık bir şey bu. İşte Batılı tutumu.”

Onun için İlber Ortaylı karşısında sınırları aştığınızda vay halinize. Öğrencilerini bu yüzden pek çok kez terslediği olmuştur. Hele sloganik konuşmalara tahammül etmesi mümkün değildir. Kırım’ın Kefe şehrinin Ortay Köyü’nden bir aileye mensup Hoca, Türk kökenine ve kodlarına da sonuna kadar hâkimdir. Toplumun yapısını ve özelliklerini de iyi bilir. Bu yetmezmiş gibi bunu bir de çeşitli ülke toplumları ile karşılaştırmalı yapar. Ne bileyim bir Mısırlı ile Alman’ı da aynı ölçüde değerlendirebilir. Yani içi fazlasıyla dolu münevver tanımına tam uyan birisidir . Bunu yaparken de Batı hayranlığı ile donanmış bir kimlik ortaya koymaz: “Kendim tayin etmedim; doğduğum ırktan, mensup olduğum memleketten çok memnunum. Ekseri Türklerin sıkıntısını taşımıyorum yani ‘Vay Fransız olaydık. Sınırın ötesinde doğsaydık.’ falan demiyorum. Öyle bir budala zümre vardır çünkü Türkiye’de. Doğdukları yere lanet ederler. Doğdukları aileye pek lanet etmezler, çünkü o zengin olup da beleş yaşamalarına yardım ediyorsa iyidir. Fakirse tabii hemen hemen hepsi çok pişmandır. İşte budur, Batı cemiyetlerinden farkımız. Yani bulunduğun yere şükretmek gibi tasavvufane bir davranış -çok tuhaf- orada vardır; Protestanlarda vardır. Bu, Türklerde belki vardı ama kalmadı. Doğduğu yere lanet etmenin iki tezahürü var. Bir tanesi çok anormal bir milliyetçi oluyorsun. Yani o utandığın, sıkıldığın, pek kabul edemediğin şeyi artık bastırırcasına anormal bir milliyetçilik bu. Veyahut da her vesile ile onu taşlamak, kusmak falan gibi böyle bir durumda kalıyorsun.”

Hayatımın dönüm noktası

Dedim ya Ortaylı her konuda insanın fikrî sınırlarını zorlayacak bir kişidir. Aynı zamanda, bulunduğu yerden şikayet etmeyen Türklerdendir. Bunun için de kendisi özellikle hazırlanmıştır: “Ben onu kendim inşa ettim. Önemli bir şey bu. Hayatımın dönüm noktası bu seçtiğim mesleğe girmektir. Orada hiçbir tesadüf yok. Ancak bir ısrar var. Ve buna inanıyorum ve bunu herkese tavsiye ediyorum. Çünkü ona hazırlandım ben. Allah’a şükür. O bakımdan da uygun bir ailem vardı. Okuma yazma üzerineydi bizim ailemiz.”

İlber Bey’in ailesi aslen, Kırım’ın önemli liman şehirlerinden Kefe’nin, civardaki iki köyle birlikte haritadan silinmiş Ortay Köyü’ndendir. Bugün ancak kalıntıları mevcut olan Ortay Köyü’nde yaşayan aile fertlerinden ulaşılabilen en eski isim dedesi İbadullah’ın babası Cumali’dir. En azından İlber Hoca, daha eskiyi hatırlamamaktadır bugün için. Aile geçen yüzyılın başında buharlı makine kullanabilecek kadar da varlıklıdır.

İbadullah Efendi’nin oğlu, İlber Ortaylı’nın da babası olan Kemal Bey, Rusya’da tayyare mühendisliği okumuş, tarih bilgisi yerinde, İngilizce bilen, Almanca ve Rusçadan tercümeleri olan bir kişidir.

Kemal Ortaylı ve ailenin bu tarafından olanlar, geri dönmelerine rağmen 1944’te Tacikistan’a sürgün edilir. Kemal Bey ise, Almanlar Kırım’dan çekilirken onlarla birlikte Avusturya’ya geçer. Burada Şefika Hanım’la tanışır ve evlenir. Şefika Hanım yüksek tahsil görmüş birisidir. Ankara’da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde hocalık yapacaktır ilerleyen yıllarda.

Şefika Hanım, 16. yüzyılda Kafkasya’dan Kırım’a göç etmiş Karaşay ailesine mensuptur: “Demek ki Kırım hanları Karaşay’da yetiştikleri için onların lalalığını yapıyorlardı. Karaşay’ın kendi beylerinden biri olduğu için gelip Kırım hanlığında mirza oldular. Komünizm devrinde de çok sıkıntı çektiler. Karaşaylar Kırım’da müftülük yapan bir aile. Yani benim dedem Seferşah Mirza hacıdır. Onun babası Abdülveli Hoca, o da müftü idi. Annemin amcası da müftü oldu. Kırım’da baba tarafından, Azerbaycan’da ve Moskova’da anne tarafımdan akrabalarım var. Bunlar Şirinski, yani Şirin Mirza’nın çocukları olarak bilinir.”

Aile Avusturya’da iki yıl kalır. İlber de 1947’de burada doğar: “Harp sonrası, ne iş yapılabilirse onu yapıyorlar herhalde, yaşamak için. Teferruatını bilmiyorum. Günü gününe yaşıyorlar tabii. 1948 veya 49’da geldiler demek ki. Ben kendimi bildiğimde Ankara’daydım.”

Aile bulunduğu Brengenz’den İtalya’ya, oradan da gemiyle Türkiye’ye gelir. Sadece onlar değil, İlber Ortaylı’nın dayıları da Türkiye’ye gelip yerleşir ve ömürlerini burada tamamlar: “İnsanlar o zaman çok meraklı değiller yabancı ülkede yaşamaya. Şimdi moda oldu.”

1949 doğumlu Enver ve Emeldar adlarındaki ikizler ile Nuriye adında kardeşleri olan İlber, önce Ankara’da geçirir çocukluğunun bir bölümünü: “Yaramazmışız, öyle diyor valide. Herhalde uslu olmaz üç oğlan çocuğu bir arada.”

İlk eğitimine Etlik İlkokulu’nda başlar; ilk öğretmeni de Yiğit Gülöksüz’ün annesi Şefika Hanım’dır: “1950’leri az çok yaşadım. Tabii Türkiye’nin müthiş bir birikimi vardı. Marshall yardımları geliyordu. Açılım başlamıştı. Köylü lastik ayakkabı gördü, insanlar vatandaş oldu. Daha evvel köyde jandarma dayağı yiyen adam kaymakam sürdürmeye başladı. Bunlar büyük değişiklikler bu toplumda. Bunlar için bir şey söylemiyorum. Ama iktisadi atılımları, mekanizma değiştirmeyi yapamadılar. Mesela İstanbul’u imar ediyor. Böyle mi imar edilir? Menderes devrinde 5 tane Sinan mescidi gitmiştir. Mescit kalmadı, çeşme kalmadı, konak kalmadı. Bütün bir medeniyeti kazıdılar. Bunu söylesen eski kafalı derler. Bunun sebebi görgüsüzlük, cahillik. Biz işi yaparız da nasıl yaparsak yaparız. Ve bu Türk hayatına hâkim olmaya başladı.”

Mezar taşı kitabelerini okumanın keyfi

İlkokulu Ankara’da bitiren Ortaylı, kendini bildiğinden beri tarihe, resime, şiire karşı hep alaka duyan bir çocuktur. Çünkü aile ortamında hep bu tür sanatsal uğraşılar hâkimdir. Reşat Ekrem Koçu’nun kitapları onun tarihle haşir neşir olmasını perçinleyen başlıca eserlerdir.

Ardından, okumaya Avusturya Lisesi’nde devam eden Ortaylı böylece İstanbul’a yerleşir. Bu dönemde, müzeleri gezmek dışında mezar taşı kitabelerini yakınlarına okutmaktan büyük keyif alır: “Çok enteresan bir dünyadır o. Bir kere mezar... Ölüm. Ölüm önemli bir şey. Sonra o ölümün şekli yani. Bugünkü mezar taşları gibi tatsız şeyler değil. Bugünkü mezar taşları Türkiye’deki görgüsüzlük ve zevksizliğin âlâsıdır.”

Ortaylı, Avusturya Lisesi’nde ancak bir yıl okuyabilir. Nedeni, ailenin maddi imkânlarının ancak bu kadarına yetmesidir. Ankara Atatürk Lisesi’nde devam eder tahsiline artık: “Atatürk Lisesi muhteşemdi Avusturya Lisesi’nden sonra. Okul gördük, hoca gördük. Şevket Bohça edebiyat hocamız, sonra Hicran Hanım ve Fevziye Abdullah Tansel de edebiyat hocamızdı. Konservatuvar müdür muavinliğinden gelen Bahri Miyak ki fevkalade iyi bir Fransızcası vardı. Biz bunlardan tarih, din terbiyesi de öğrendik. Bunlar efendi, ölçülü insanlardı. Çocuğa siyasi propaganda yapmazlardı. 1970’ten sonraki o olaylarda muallimler milleti iyice bir hizaya soktular. Sağda ve solda. Ve tabii kendileri de zavallılar, bu arada gittiler. Şimdi bakıyorum da talebeyi ayırt ediyor hoca. Öyle bir şey olabilir mi yahu? Mesela benim annem öyle sağcı, solcu talebe ayırt etmezdi. Annem herhalde antikomünist. Ama en sevdiği talebelerden biri Ataol Behramoğlu’dur. O da onu sever. Yani muallimlik böyle olur. Kimsenin beynini yıkama hakkın yoktur. Onun için kalkıp da tamamıyla boya değiştirtmeye çalışmak çok saçma. Türkiye, öğretmenlerini zavallı hale getirmiş, utanmaz bir memlekettir bir tarafı ile. Evvela seveceksin öğrenciyi. Ters olabilirsin, kızabilirsin. Çok kötüdür bizim öğrenci çünkü. Unutmayın, Türk dibine kadar düşünmeyi sevmez. Hazırlopçudur, slogancıdır. Talebe de bu milletin talebesidir. Bunu değiştireceksin. Bu çok önemli ama bunun için kimseye düşman olamazsın. Türkler Türk’tür. Her millet iğrençtir eşit derecede ama hepsinin kendine göre meziyetleri vardır. Bu milletin de kendine göre meziyetleri vardır. Bakmayı, irtibat kurmayı bilirsen son derecede sevimli bir halktır.”

Ortaylı, Atatürk Lisesi’nde oldukça aktiftir. Kendisi tiyatro kulübü başkanlığı yaparken muavini de Kenan Işık’tır. Tiyatronun dışında, bu iyi hocalarına rağmen liseyi ve eğitimini sevmeyen Ortaylı, okul dışında başka meşguliyetler edinir: “Daha orta sonda Millî Türk Talebe Birliği’nin amatör rehber kurslarına gittim.” İlber Ortaylı liseyi bitirdiğinde ne olacağına karar vermiştir çoktan: “Tarihçi. Mülkiye’ye, ayıp olmasın diye gittim. Erkek çocuk iyi bir tahsil yapmalı diye. Tarih bölümüne o yüzden gidemedim, arkeolojiye falan.”

- Kime karşı ayıp?

“Yani aileye, topluma karşı. Kız istediğin zaman mesela, değil mi?! O zamanki devirde, Mülkiyeli çocuk... Anneme kalsa mühendis olacaktım. Ben tabii yine kendi bildiğimi yaptım ama Mülkiye yoluyla, biraz asfalttan dolaşarak...”

Dolayısıyla Ortaylı 1965’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girer. Bugün o kuşaktan tanıdık kim varsa hepsi arkadaşıdır onun. Mehmet Keçeciler, İstemihan Talay, Hasan Celal Güzel... Burada Hasan Celal Güzel, Emine Yüksel Bağlı gibi arkadaşlarıyla Türk Müziği Derneği’ni kurar Ortaylı: “İtiraf edeyim. Çocukken Türk müziğini dinlemez ve sevmezdim. Amerikan pop, caz hiç sevmem. Ben klasik müzik dinlerdim. Benim gözümü açan Azerbaycan musikisi oldu. Muganlar beni cezbetti. Ve ilk konseri İsmail Baha’ya verdirttiğimiz vakit herkes şok geçirdi.”

Ortaylı, tiyatroya burada da devam eder: “Nuri Çolakoğlu bizim tiyatro kumpanyasının başkanı idi. Gırgır olsun diye ona Çolakyan Kumpanyası derdik. Sonra bir de Hans Nuri denirdi buna, yani Alaman gibi. Nuri tiyatro yapıyor, reji defteri tutuyor. Sonra onun o defterlerini polis almış. Televizyoncu olarak çok müthiş ama galiba ticaretten çok kültürü düşünüyor. (Gülerek) Polonya televizyonu müdürü olsa daha iyi olacaktı bölümde. Adamı illet eden bir Alman tarafı vardır onun çünkü.”

Tiyatroda tek kelimelik rol

Çolakoğlu’nun tiyatrosunda Aristotales’in Barış oyununu oynar ve bu oyunla ödül de kazanırlar. Ortaylı’nın orada tek kelimelik bir rolü vardır: “Buyurun Efendim dedim sadece. Nuri bana rol vermedi doğru dürüst.” Bütün bunlara rağmen Ortaylı, tiyatroyu sahne önünden sever ve eleştiriler yazmakla yetinir.

1968 öğrenci olayları olduğunda o yine kendi âlemindedir: “Ben 68 olaylarının içinde çok bulunsam zaten hapishanede alırdım soluğu. Hiçbir zaman bir komitede yer almadım. Zaten o tipte bir adam olarakda görmediler beni.”

Ortaylı, burada Halil İnalcık, Şerif Mardin gibi hocaların derslerinden faydalanır. Bu yıllarda dil öğrenmeye de hayatının her döneminde olduğundan daha fazla ağırlık verir. Bunların sonucunda İngilizce, Fransızca, Almanca, Latince, Rusça ve Arapça öğrenir. Mülkiye’den hemen sonra Ortadoğu Üniversitesi’nde Bölge Planlama’da okur: “O benim için çok büyük bir kazançtı. Orada iyi hocalarla temasım oldu. Talebelik olarak sevdiğim bir dönemdi.” İlber Hoca’nın hayatında, bu dönemde Nusret Hızır’ın evindeki felsefe sohbetlerinin de çok önemli yeri olur.

Ardından Viyana’ya gider. 12 Mart 1971 muhtırasını ise Türkiye’de yaşar: “27 Mayıs 1960’ta ben çok gençtim. Komik bir dönemdi. 12 Mart’ta ise evleri basıp birilerini tevkif ediyorlardı. Bir gün bir arkadaşına geliyorsun, karısı tutuklanmış mesela. Yani böyle bir acemi operasyonlar çağı vardı. Bu, bizim gibi herkesle görüşen, ahbap olan insanlar için rahat bir hava değildi.”

1974’te Tanzimat Döneminde Mahalli İdareler tezi ile doktorasını yapan Ortaylı, ardından ABD’ye, Chicago Üniversitesi’ne gider; Harvard gibi olmadığı için de orada kalmayı yeğlemez ve geri döner. 1978’de Mülkiye’de asistanlığa başlar ve Türkiye’de Alman Nüfuzu çalışmasıyla doçent olur. Onun kendisine hayran kalacağı dinleyici kitlesi de bu yıllarda, deneme dersi verdiği 1979’da oluşmaya başlar. 1983’te ise üniversitenin o sıkıntılı sürecinde istifa eder: “Önüne gelene sarı zarf göndermekle üniversite temizlenmez. 12 Eylül 1980’de ben 12 Mart tekrarlanır zannettim.”

Ortaylı, Mülkiye’ye bir daha geri döneceği 1989’a kadar İsrail’den Fransa’ya, Almanya’ya kadar yurtdışındaki çeşitli üniversitelerde dersler verir, çokça gezer: “Dönmesem daha iyi olurdu ama...” 1989’dan 2000 senesine kadar tekrar geldiği burada kalan Ortaylı, ardından Galatasaray Üniversitesi’nde derslere başlar.

Sürekli ilim öğrenmekten ve çalışmaktan vakit bulamadığı için evliliğini ancak 35 yaşında yapabilen ve hayatını eki İçel milletvekillerinden Talip Özdolay’ın kızı Ayşe Hanım’la birleştiren, bu evliliğinden Tuna adını verdikleri bir kızları dünyaya gelen, sonrasında eşinden boşanan, Beşiktaş taraftarı Prof. Dr. İlber Ortaylı, 2005 yılında da Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü’nü üstlenir. Göreve kendisi talip olmuştur: “Çünkü iyi görmedim. Yani Filiz (Çağman) Hanım’dan sonra bilmiyorum ne olacak diye, görevi aldım. Bilmiyorum iyi mi ettim, kötü mü ettim. Ama para bakımından son derece berbattır Topkapı. Müthiş para sıkıntısı var. Bütün para merkeze gider. Bize bir şey verilmez. Dernek bile kapatılmış mesela. Çok küçük bağışlarla filan ayakta kalır burası. Formül arıyorum devamlı.”

-Görevi bırakmayı düşünüyorsunuz gibi bir hava sezdim hocam?

“Öyle bir havam var evet. Bakalım.”

00:21 - 28/12/2006 - yorum {1} - yorum yaz

Sonraki Sayfa
Tanım ;
Diyalog'un kelime anlamı Yunanca dialogos kelimesi fransızcaya dialogue olarak geçmiş, Türkçede diyalog olarak kullanılmaktadır. Karşılıklı konuşma demektir.Kişiler ya da, ideolojik, siyasi taraftarlarla karşıtları arasında, ayrılık konuları üzerinde bir anlaşmaya, geçici veya kalıcı bir uzlaşmaya varmak için görüşüp konuşmaya, ilişkiler geliştirmeye diyalog denmektedir. "Dinler arası diyalog" ise, adından anlaşıldığı üzere, farklı ırk ve kültürlerden, değişik inanç, kanaat ve siyasi anlayıştan

Ana Sayfa
E-mail (diyalogveegitim@gmail.com)
Arşiv...Tüm yazilar
-------------------------------------
M.F.GÜLEN
STV
ZAMAN
BURC FM
AKSIYON
SIZINTI
OSMANLICA
ISLAM HUKUKU /Hayrettin Karaman
KURAN DINLEYELIM
HERKUL
SORULARLA ISLAMIYET
YÜZ OKUMA SANATI
ERMENI SORUNU
SAGLIK
SAKINCALI MADDELER
IBADET
ESMA-ÜL HÜSNA
HAT VE EBRU
MICROSOFT
NEY ÜFLE
NUR PENCERESI
GAZETE ILK SAYFALARI
EBRU TV
ZAMAN AILEM

En Son Eklenen Yazılar
- Çocuğum kitap okusun istiyorum
- İslâmî bir farz: Tefekkür
- Bangladeş'taki Türk Okulundan 'Eşsiz' Başarı
- Peygamberimiz her zaman mütebessimdi
- İyiliği yaymaya çalışalım
- Haftada bir sohbet iyi gelir!
- ''DIŞ DÜNYAYA AÇILMA KONUSUNDA TÜRK OKULLARI ÖNCÜLÜK ETT
- M.FETHULLAH GÜLEN
- Kalbim Uyumaz!..
- Bilinmeyen Yönleriyle Peygamber Efendimiz (SAV)
Kategoriler

- ----------- Locations of visitors to this page