DİYALOG VE EĞİTİM ...

II. Abdülhamid’in el yazması 600 polisiye romanı vardı

Kategori: KULTUR SANAT

MUSA GÜNER
Birçok ilginç özelliği olan II. Abdülhamid’in en dikkat çekici merakı, tam bir polisiye roman tutkunu olması. Sultan’ın kütüphanesinde özel olarak çevirtilmiş 600 tane polisiye roman bulunuyor. Bugün çoğu İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunan bu kitapların hepsi de elyazması ve tek nüsha...

Yakın tarihimizin en önemli siyasi figürlerinden II. Abdülhamid, aynı zamanda çok meraklı bir polisiye roman okuru. Sultan’ın bu merakı çeşitli sebeplere bağlansa da araştırmalar, Onun diğer Osmanlı Sultanları gibi, iyi bir ‘okur’, özel olarak da polisiye meraklısı olduğunu gösteriyor. Padişah’ın bu merakını araştıranların başında Erol Üyepazarcı geliyor. Üyepazarcı, Abdülhamid’in polisiye roman merakını kulaktan dolma bilgiler çerçevesinden çıkarıp araştırmaya ve belgeye dayalı bilgiler düzlemine çekiyor. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinin üzerinden 100 yıl, ölümünün üzerinden de yaklaşık 90 yıl geçtiğini söyleyerek söze başlıyor Üyepazarcı. “Artık, Abdülhamid’i objektif değerlendirmenin zamanı geldi. Türk aydını artık onu gerçek yönleriyle anlamaya çalışmalıdır.” diyor. Abdülhamid’e haksızlık edildiğini, güzel yönlerinin gizlendiğini; objektif değerlendirmelerin, Sultan’ın iyi yönlerinin daha fazla olduğunu ortaya koyacağını söylüyor.

Üyepazarcı, Abdülhamid’in ilginç bir padişah olduğunun altını çiziyor. Mesela Sultan, çok iyi bir ince marangoz. Bugün hâlâ Beylerbeyi Sarayı’nın salonunda bulunan yemek masası takımını kendi elleriyle yapmış. Sarayın bahçesinde kurulan marangozhaneye sık sık geldiğini, günlük meşgalelerin ağırlığından kurtulmak için bizzat ustalarla beraber çalıştığını aktarıyor Üyepazarcı. Sultan’ın birlikte çalıştığı ustalardan birinin Kemal Tahir’in babası olduğunu da ondan öğreniyoruz. Abdülhamid’in bir başka merakı da çanak çömlek ve seramik yapımı. Üyepazarcı’nın anlattıklarına göre, Yıldız Sarayı’nın bahçesinde önce bir küçük ocak kurulmuş. Abdülhamid burada da zaman zaman bizzat çalışmış, çamurla uğraşmış. Bu ocak daha sonra porselen fabrikasına dönüşmüş. Son zamanlara kadar hizmet veren Yıldız porselen fabrikası Abdülhamid’ten kalma. Üyepazarcı’nın, söz ettiği bir başka yön de Abdülhamid’in fotoğraf merakı. Sultan’ın suikast endişesiyle çok gezemediğini; fakat bütün istanbul’u semt semt fotoğraflattığını söylüyor. Bu merakın önemli göstergelerinden birine dünyanın en büyük kütüphanesi olan Washington Congress’te rastlamış. Kütüphane’nin Türkçe bölümünde ‘Abdülhamid Hediyesi’ ismiyle kayıtlı, 12 ciltlik bir İstanbul albümü, İstanbul’u çok seven ve özleyeceğini söyleyen bir Amerika büyükelçisine bizzat Abdülhamid tarafından hediye edilmiş. O ölünce de albüm kütüphaneye bağışlanmış. Üyepazarcı, albümün kütüphanenin en sıkı korunan eserlerinden olduğunu, üzerindeki şahane kırmızı tuğrasıyla gelenleri selamladığını söylüyor.

20 bin kitaptan oluşan özel bir kütüphanesi vardı

Erol Üyepazarcı, II. Abdülhamid’in dört kütüphanesi olduğunu, her gün iki üç saatini kütüphanede geçirdiğini, hatta kabullerini de orada yaptığını anlatıyor. 31 Mart isyanı gerçekleşip de Yıldız Sarayı yağmalanırken bu kitaplara İbnülemin Mahmut Kemal İnal tarafından sahip çıkılıyor. Kitaplar İstanbul Üniversitesi kütüphanesine intikal etmiş. Üyepazarcı, Abdülhamid’in kütüphanesinde çok eski kıymetli el yazmaları olduğunu söylüyor: “Fatih devrinden kalma çok kıymetli el yazmaları, dîvanlar, çok nadir bulunan eski kitaplar var. Mesela Akşemsettin’in, Molla Gürani’nin kitabı var.”

Yıldız kütüphanesinde kıymetli el yazmalarının dışında basılı kitapların da bulunduğunu, bunların çoğunun da yabancı dildeki kitaplar olduğunu öğreniyoruz: “Yabancı dildeki kitapların hepsi Fransızca. Abdülhamid’in biraz Fransızca anladığı söylenir. Ve burada enteresan şeyler var, mesela Fransız İhtilali ile ilgili kitaplar var. Yani Abdülhamid her konuyla ilgili. Ve o zaman çıkmış ansiklopediler Larousse ansiklopedileri…” İşin ilginç tarafı Abdülhamid’e özgü, Abdülhamid için yapılmış özel çeviriler de bulunuyor bu kütüphanede. Polisiye romanlar bu özel çevirilerin bir bölümünü oluşturuyor. Ama Sultan’ın kitap merakı polisiye ile sınırlı değil. Erol Üyepazarcı o dönemdeki kitapların çeşitliliğini de söyle anlatıyor: “Abdülhamid çok çeşitli alanlarda kitap çevirtmiştir. Mesela bulaşıcı hastalıklarla ilgili kitaplar var. O zaman bir kolera salgını olmuş İstanbul’da. Günün siyasi olaylarıyla ilgili kitaplar çevirtiyor. Mesela Rus-Japon Harbi olmuş 1903’lerde. O harple ilgili, Avrupada yayınlanmış bir çok kitabı tercüme ettirmiş. Bir de seyyahların yazdığı coğrafya kitapları var. Dünyayı tanımak için bunları da çevirtmiş. ”

Abdülhamid bu çevirileri kendisinin kurdurduğu ve altı mütercimin çalıştığı tercüme bürosuna yaptırıyor. Polisiye roman dışındaki kitapları, öğleden sonra kütüphenede geçirdiği zamanda kendisi okuyor Abdülhamid. Polisiye romanları ise haremde olmadığı gecelerde, yatmadan önce sütkardeşi İsmet Bey’e okutuyor. Üyepazarcı’ya, Abdülhamid’in polisiye roman merakını eleştirenleri de soruyoruz. Muhalifleri, padişahın tercüme bürosunu kendi özel işleri için kullandığını, yani onlara polisiye roman çevirttiğini, bu romanların da altı bin civarında olduğunu söylüyorlar. Üyepazarcı bu rakamların çok abartılı olduğunu, o zamanki şartlarda altı bin romanın çevrilmesinin imkansızlığını, ayrıca altı bin tane roman da olmadığını söylüyor. O, Abdülhamid’in özel kütüphanesinde yaklaşık altı yüz polisiye kitap olduğunu tespit etmiş. Bunların 505 tanesi İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde 64’ü de Başbakanlık arşivinde.

Tercüme bürosunda çalışanların Padişah’a özel çevirilerini akşam evlerinde yaptıklarına ve bu iş için ayrıca para aldıklarına da dikkat çekiyor Erol Üyepazarcı: “Yapmak zorunda da değiller. Hasan Sırrı Bey, ‘ben roman çevirmeyi sevmezdim, beni zorlamadı’ diyor. ‘Ama öbür arkadaşlara ilave para verirdi. Onlar akşam evlerinde roman çevirirlerdi’ diyor.” m.guner@zaman.com.tr


Polisiyeleri günü gününe takip ediyordu

“Abdülhamid polisiye roman aktüalitesini de çok iyi takip ediyor. Meşhur polisiye Arsen Lüpen, 1905’te Türkçeye çevrilmiş, Batı’da ise 1907’de basılmış. Abdülhamid onu bir dergide tefrika edilirken keşfetmiş ve orada kitap olarak yayınlanmasından önce tercüme ettirmiş. Demek ki polisiye roman merakını biliyor ve bilgi aktarıyorlar. Nic Carter’ler filan o zaman Türkçede bilinmiyor, II. Meşrutiyet’ten sonra çevrilmiştir. Halbuki Abdülhamid’te Pankerton, Nik Carter bir sürü çeviri var. O da en yeni çıkan kitapları çevirtiyor. ‘Parmak İzi’ diye bilimsel polisiye romanın ilk örneklerinden biri. 1907’de basılmıştır, aynı yıl çevirtilmiştir. Abdülhamid’in kütüphanesinde var.”


“Esvapçıbaşı paravanın arkasında durur ve...”

Abdülhamid’in en önemli merakı ise polisiye romanlar. Erol Üyepazarcı, II. Abdülhamid’in her gece yatmadan önce sütkardeşi ve Esvapçıbaşısı İsmet Bey’e polisiye roman okuttuğunu söylüyor. “Akşamları İsmet Bey, paravanın arkasından ona polisiye roman okuyordu. Arada duruyor, ‘Devam edin İsmet Bey!’ uyarısını duyarsa devam ediyor. ‘İstirahat edin İsmet Bey’ uyarısıyla da kalkıp gidiyor. Abdülhamid’in kitaplarının bazılarının arkasında ‘Efendimize şu tarihte okunmuştur’ diye İsmet Bey’in okuduktan sonra yazdığı notlar var.”

Türkiye’de roman türünün bile yeni yeni filizlenmeye başladığı dönemde Abdülhamid’in polisiye romanı nereden bulduğunu soruyoruz Erol Üyepazarcı’ya, anlatıyor: “O zamanlar en çok polisiye romanı Fransızlar yazdığı için, Fransızcadan çevriliyor. Abdülhamid zamanında 54 roman çevrilmiş. Bir gün İngilizce bir derginin 01 Eylül’ünde yayınlanan sayısından Abdülhamid hakkındaki bir makaleyi çeviren Corci diye bir mütercim, bakıyor ki ‘Boş Hane’ diye bir polisiye öykü var. Padişahın beğenir diye onu da çeviriyor. Padişahın çok hoşuna gidiyor. Fransızların roman stilinden çok başka, tamamen mantığa dayalı. Yazarın kim olduğunu araştırtıyor, Sir Arthur Conan Doyle ismine ulaşıyor. Hemen Londra sefirine telgraf çekiliyor, ne kadar çıkmış eseri varsa gönderin, deniyor. Corci oturup padişah için bütün Sherlock Holmes’leri çeviriyor. Sultan’ın Sherlock Holmes tutkusu da böyle başlıyor.” Üyepazarcı, Sherlock Holmes’lerin yazarı Conan Doyle’un 1907 yılında karısıyla birlikte İstanbul’a geldiğini, Abdülhamid’in onları kabul ederek Mecidiye Nişanı, karısına da şefkat nişanı verdiğini anlatıyor. Doyle, 56 tane uzun Sherlock Holmes hikâyesi, 4 tane de Sherlock Holmes romanı yazmış. Üyepazarcı’nın anlattıklarına göre bu görüşmede Sultan, Doyle’e bir de eleştiri getirmiş. ‘Sen roman yazma, hikâyelerin daha güzel, hikâye yazmaya devam et.’ demiş. Üyepazarcı, Abdülhamid ile Doyle’u görüştüren Woods paşanın hatıralarında olayın detaylarıyla anlatıldığını, Doyle’un, bu eleştiriden alındığı için hatıratında bu olaydan söz etmediğini belirtiyor.
Sayı: 60
Bölüm: Aktüel

14:27 - 20/1/2008 - yorum {yok} - yorum yaz

İSMEK öğrencilerinden 'ebru ile Esmaü'l-Hüsna' sergi

Kategori: KULTUR SANAT

   



İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sanat ve Meslek Eğitimi Kursları'nda (İSMEK) eğitim gören öğrenciler, Esmaü'l-Hüsna'yı ebru sanatı ile buluşturdu.

Beyoğlu Sanat Galerisi'nde açılan 'Ebru ile Esmaü'l-Hüsna' isimli sergide İSMEK usta öğreticisi Gülden Gürdamar ve 17 kurs öğrencisinin akkase ebrulardan oluşan eserleri yer alıyor. Sergide 35cmx50cm ebatlarında yüz adet Esmaü'l-Hüsna çalışması bulunuyor. Sergilenen eserler arasında Besmele-i Şerife, celi sülüs, katı' tekniği ile çalışılmış Akkase Gül ve İsm-i Gül gibi çalışmalar da yer alıyor. Toplam 107 eserin ziyaretçilerin beğenisine sunulduğu sergi 29 Ekim'e kadar açık kalacak. Daha önce Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda görücüye çıkan eserler, serginin ardından 'Esmaü'l-Hüsna' ismiyle kitaplaştırılmıştı. Hat tasarımları Prof. Dr. Ali Alpaslan, metin çalışmaları Dr. Senai Demirci tarafından gerçekleştirilen kitap, 2 bin adet basılmış ve kısa sürede tükenmişti. İstanbul, Zaman


13:23 - 27/10/2006 - yorum {yok} - yorum yaz

Osmanlı beni heyecanlandırıyor, dizisini yapabilirim

Kategori: KULTUR SANAT


YUSUF BÜLBÜ
Kurtlar Vadisi, Ekmek Teknesi ve son olarak Acı Hayat dizileriyle reyting rekorları kıran yapımcı ve yönetmen Osman Sınav, medya, televizyon ve dizi sektörü ile ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu. İnançları yüzünden geçmişte yaşadığı zorluklara değinen Sınav, “Bu ülkede inançlarıyla bir duruş sergileyen herkes belli zorluklar çekti. Hâlâ da çekiyor. Bu insanlara liderlik yapanlar, dahi bu zorlukları yaşıyorlar. Bir gerici-ilerici kavgası var. Şimdi neye ilerici neye gerici diyeceğiz. Böyle saçma bir kavgayı sürdürmek çok anlamsız. Ben onun için meslek hayatımda kendimi bu kavgadan ve kısırdöngüden sıyırdığımı düşünüyorum. Benim tercihlerim hiçbir zaman değişmedi. Ben sanatçıyım benim başka bir söylemim var. Cemil Meriç’in bir sözü var: ‘İzm’ler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir’ Ben o gömleği 12 Eylül 1980’de çıkarttım ve kimse bana tekrar giydiremez.” diyor. ‘Acı Hayat’ ile ilgili eleştirilere cevap veren yapımcı, ‘Kapıları Açmak’ı yeniden çekeceğini ve her zaman hayalini kurduğu Osmanlı’yı dizi yapma projesini anlattı…

‘Acı Hayat’ tutmaz dendi; ama dizi hep ilk sıralarda yer aldı. Final sahnesi halen konuşuluyor...

‘Ekmek aslanın ağzında derler’ ya bu yıl reytingler aslanın midesindeydi. Televizyon tarihinde en çok projenin çöpe gittiği, bir sürü insanın işsiz kaldığı, rekabetin en zor olduğu yıl oldu. Biz yarışa geç girmenin dezavantajını yaşadık. Bu yıl görebildiğim kadarıyla çok fazla özgün iş yoktu. Bu yüzden ciddi bir çıkış olmadı. Acı Hayat da özgün bir iş değil; ama adı üstünde 1960’ta çekilmiş bir filmin dizisi. Çok inandığım bir hikâye idi. Adını ve telif hakkını alarak yeniden yapılmasını düşündüm. Doğru iş yapınca seyirci karşılığını veriyor.

Süpriz bir final oldu...

Final sahnesinin çekimi beş gün sürdü. İngilizce, Almanca, Farsça ve Türkçe olmak üzere sette dört dil konuşuluyordu. İyi bir final çekmek istedik. Sektöründe başarılı olan projeler seyirci tarafından ödüllendiriliyor. O zaman bizim de kendi işimizde yapmamız gereken ödevlerimiz var. Çıtayı yükseltmek gerekiyordu. Bir anlamda bunu yapmak istedim. Hem ekibimi geliştirmek hem sektördeki insanların böyle bir işin nasıl yapılacağına dair deneyim kazanmasını sağlamak için bu sahneyi çektik.

Ne televizyonda ne de sinemada böyle bir sahne çekilmedi demiştiniz...

Evet söyledim. Bugüne kadar içinde bu kadar hareket olan bu uzunlukta bir sahne çekilmedi. Bir defa ilk kez bir Porsche arabayı havaya uçurduk. Dünyayla rekabet eder hale gelebilmek için bunlar şart. Bu işleri sadece Türkiye’ye değil yurtdışına da satmamız lazım. Türklerin hayalleri her zaman büyüktür. Hayallerimizi büyük tutmamız gerek.

Kaza sahnesi olduktan sonra arabanın yanına kimsenin gelmemesi eleştirildi...

O olay o kadar anlık bir şey ki. Unutulmuş değil, tamamen benim tercihim. Bunu çok da önemsemiyorum aslında. Dramayı bozmayan bir durum.

İzleyicileri gelecek dönem nasıl bir ‘Acı Hayat’ bekliyor?

Bunu sana niye söyleyeyim? (Gülüşmeler) Bu benim ekmek param. Tabii ki belli merak unsurları var, ama biz merak unsurlarından çok seyirciye doyurucu sahne vermek istedik. O komplike sahneyi çektik. Aslında başka bir yerde bitirecektik; ama seyirci de sadece yüksek bir merak uyandırmanın da iyi olmadığını düşündüğümüz için bu şekilde bitti. Biz, seyircimize ticari kaygıyla yaklaşmayalım onu doyuralım istedik.

Bu arada Avşar Film’le olan mahkemeniz sürüyor mu?

Mahkeme devam ediyor. Acı Hayat’ın telif haklarını almak istediler. Ama alamadılar biz aldık. O projede başta kanallara böyle aktarıldı. Kadrosu kurulurken böyle çalışıldı. Sonra telif haklarını biz alınca benzeri bir hikâye olabilir düşüncesiyle ‘Ihlamurlar Altında’yı çektiler. Bununla ilgili bütün belgelerimizi mahkemeye sunduk.

Peki şu an netice ne olacak?

Sonuç olarak herkes biliyor ki ‘Ihlamurlar Altında’, ‘Acı Hayat’ın bir taklidi. Zaten bazı gazete ve programlarda yer aldı. Ihlamurlar Altında romanının raporu da var bizde. Romana benzemiyor Acı Hayat’a benziyor. Biz bunu ortaya koyduktan sonra Reyhan filminden alınmıştır gibi savunmalar yaptılar. Bunu baştan yapmıyorsunuz biz ifade ettikten sonra söylüyorsunuz. Bu biraz minareye kılıf uydurmak gibi oluyor. Ayrıca Reyhan’a da benzemiyor. El yazısıyla telif haklarını aldık diyerek bir gerekçe oluşturmaya çalışıyorlar.

‘Kapıları Açmak’ diziniz altı bölüm sonra ekrana veda etti. Gelecek projeleriniz için bir endişe oldu mu?

Hiç bir sinemacının her ürünü tutar diye bir ölçüsü yok. Beş projenizden dördü tutarsa bu çok büyük bir başarıdır. Bazı işlerinizin tutmaz. Dünyadaki başarı ölçüsü beşte üçtür. Beşte ikiyse zayıftır. Beşte dörtse çok başarılıdır. Beşte beş yoktur. Bizim işimiz böyle bir iş. Kapıları Açmak plansız yayın politikalarının kurbanı oldu. Zaten o şekilde tutması mümkün değildi. O durumda Kurtlar Vadisi’ni getirseniz o da tutmaz. Hâlâ iddia ediyorum meslek hayatımda tutacağına inanacağım bir dizi varsa o da ‘Kapıları Açmak’tır. Bir gün bunu ispatlayacağım. Kapıları Açmak için şunu söyleyebilirim. Bitmiş bir iş değil. Her an yeniden yapabilirim.

‘Osman Sınav’ın projelerini ailece oturup izleyebiliyoruz’ diyenlerin sayısı bir hayli fazla...

Tabii ki herkes neye inanıyorsa onu yapacak. Benim işimin müthiş bir matematiği var. Ama hikâye anlatırken samimiyet gerekiyor. Neye inanıyorsanız, nasıl yaşıyorsanız onu anlatmalısınız. İnandırıcı olmanız buna bağlıdır. İnsanlar mecbur değil sizin yaptığınızı izlemeye. Biz hayal satıyoruz; ama bu en zor satılan şey. İzleyenin size güvenmesi lazım ve yaşadığımız belli değerleri işin içinde harmanlayıp birçok açıdan sunmanız gerekir. Bu iş sadece mesaj vermek için yapılan bir iş değil. Bizim hayatımızı ayarlayan belli tipler, ögeler var.

Dizilerinizde bilge, halka iyi mesajlar veren tipler mutlaka bulunuyor...

Ben bu karakterleri seviyorum; çünkü bizim yaşantımızda var. O yüzden de o karakterleri bir şekilde hikâyelerimin içine yediriyorum. Onlar da bize sağduyulu bir ses oluyor. Bizim işimiz nedir? Gerçek hayattaki parçaları birleştirip insanlara sunmak. Drama böyle bir şeydir. Hayatın labirentlerine girip onun çıkmazlarına ayna tutuyoruz. Bizim kültür iklimimizde o aynanın bir parçası da o karakterler. Biz hayatımıza onlarla bakıyoruz.

Osmanlı ile ilgili kafanızda bir dizi projesi olduğunu öğrendik...

Osmanlı beni çok heyecanlandırıyor. Nasıl dünyayla satranç oynanmış, nasıl o kadar ulusu mutlu bir şeklide bir arada tutmuş. Tek bir adalet sistemi içinde bu kadar devleti sorunsuz yönetebilmesi çok büyük bir olay. Rahmetli Turgut Özal, yaklaşık 250 işadamıyla Amerika’ya gitmişti. Dönemin Amerika Başkanı Ronald Reagan bir konuşma yaptı; “Biz Türkleri tanıyoruz. Sizin zannettiğinizden daha iyi tanıyoruz üstelik. Nereden tanıyoruz derseniz. Bugün büyük güç olan Amerika’yı ayakta tutan belli müesseseler var. Biz o müesseseleri kurarken Türklerden çok şey öğrendik. Birçok sistemi onlardan aldık. Ve bu sayede Amerika bugünkü gücüne ulaştı. O yüzden biz Türkleri çok iyi tanıyoruz.” Ben o gece heyecandan uyuyamadım. Ertesi gün erkenden kalktım ofisime gidip bütün gazeteleri aldım. Maalesef hiçbir gazetede göremedim bu haberi. Şimdi bu nasıl bir duyarsızlıktır. Ben bunun adını koyamıyorum. Bilinçli veya bilinçsiz bu kendi kültürüne ihanet gibi geliyor. Bu beni müthiş heyecanlandırdığı için yapmak istediğim işin isteğini birkaç daha arttırdı.

Bir de sizin sinema projeniz vardı...

Yeni projelerimiz var. Dizi ve sinema filmlerimiz var; ama henüz hangisi olacağı kesinleşmiş değil. Şunu ilave edebilirim: Hollywood’la ortak bir film projesi var. İki yıldır zaman ve para harcıyorum bunun için. Biz kendi iç piyasamızda hızlı davranabiliyoruz; ama aslında film dediğimiz şey hemen çekilmiyor. Hazırlıklarımız hemen hemen bitmek üzere. Birkaç Amerikalı oyuncudan imza bekliyoruz. Senaryomuz biraz gecikmemize neden oldu; ama bunu da bir problem olarak görmüyoruz.


* Hikâyeyi anlatırken samimiyet gerekir. Neye inanıyorsanız, nasıl yaşıyorsanız onu anlatmalısınız. İnandırıcı olmanız buna bağlıdır. İnsanlar sizin yaptığınızı izlemeye mecbur değil.

* İddia ediyorum meslek hayatımda tutacağına inandığım bir dizi varsa o da ‘Kapıları Açmak’tır. Bir gün bunu ispatlayacağım. Kapıları Açmak bitmiş bir iş değil, yeniden yapabilirim.

* ABD Başkanı Ronald Reagan’ın Osmanlı ile ilgili; “Biz Türkleri zannettiğinizden daha iyi tanıyoruz.” demesi beni çok etkilemişti. Osmanlılarla ilgili kafamda bir dizi projesi var.


‘Değerlere sahip çıkınca gerici diyorlar’

Bu ülkede inançlarıyla bir duruş sergileyen herkes belli zorluklar çekti. Hâlâ da çekiyor. Bu insanlara liderlik yapanlar dahi bu zorlukları yaşıyor. Siz değerlere sahip çıkınca gerici olarak nitelendirilirsiniz. Eğer geleneklerden yola çıkarak yeni bir ufuk çizerseniz gerici olmazsınız; ama ufka sırtınızı dönüp görmezden gelirseniz gerici olursunuz. Ben hiç bir zaman böyle bir gericilik yapmadım hayatımda. Döneminin en radikal insanı Mevlânâ’dır. Çünkü söylediği her şey dünya var oldukça yaşayacak bir düşüncenin üzerine inşa edilmiş. Şimdi neye ilerici neye gerici diyeceğiz? Böyle saçma bir kavgayı sürdürmek çok anlamsız. Ben onun için meslek hayatımda kendimi bu kavgadan ve kısırdöngüden sıyırdığımı düşünüyorum. Tercihlerim hiçbir zaman değişmedi. Ben sanatçıyım benim başka bir söylemim var. Cemil Meriç’in bir sözü var. Büyük düşünür “İzm’ler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir.” Ben o gömleği 12 Eylül 1980’de çıkarttım ve kimse bana tekrar giydiremez.


Elif Şafak ile sinema projemiz var

Elif Şafak ile uzun zamandır bir sinema projesi üzerinde çalışıyoruz. Proje; İstanbul’da geçen bir aşk hikayesini konu alıyor. Buna bir İstanbul projesi de diyebiliriz. İstanbul’a Doğu ile Batı’nın aşk şehri diye bakıyoruz. Başrolde İstanbul’un olacağı bir aşk hikayesi. Bu bir bakıma Romeo ve Juliet, Kerem ile Aslı’nın kesiştiği noktadaki bir aşk hikayesi olacak. Şu an Elif Şafak ile birlikte hikayeyi bitirdik. Senaryo aşamasına geldik. Filmin anlaşması yapıldı. Bir yıl içinde proje olgunlaşır.

12:47 - 27/10/2006 - yorum {yok} - yorum yaz

Altı yaşımdan altmış sekiz yaşıma, sevdiğim kitaplar

Kategori: KULTUR SANAT
    
EMİNE IŞINSU
Yazmamı büyük çapta engelleyen bir rahatsızlık geçirmekteyim. Bu yüzden, sadece sevdiğim, beğendiğim, saygı duyduğum yazar ve kitapların isimlerini vermekle yetinecek, ayrıntıya inemeyeceğim. Okuyucularımın affına
sığınırım.

Önce itiraf etmeliyim ki benim “baş- ucu” kitaplarım yoktur. Çünkü yatarak okumayı hiç sevmedim. Acaba “kitap”a duyduğum çok özel bir sevgi ve saygıdan ötürü mü? Bilemem. “Başucu” tabirini simgesel bir isim kabul ediyorum. Efendim, bana göre dünya edebiyat tarihinde en iyi iki roman yazarı, Tolstoy ve Dostoyevski’dir. “Harp ve Sulh” ve “Karamazof Kardeşler” hiç unutulabilir mi? Diğer klâsik Rus yazarları da gerçekten çağlarını aşmışlardır. Belirli aralıklarla bu eserlere göz atmak, onları okumak, yahut ellerimle sevmekten vazgeçemem.

Benim kitaplara sevgi ve saygım daha ilkokula adım atmadan, beş-altı yaşlarımda başladı. O zamanlar, 1940’lar yani, “Çocuk Haftası” diye bir dergi çıkar, rahmetli Kemalettin Tuğcu’nun romanlarını tefrika ederdi. Annem de bu dergiyi baştan başa bana okurdu. Ben, Tuğcu’nun romanlarındaki başkarakterlerle aynîleşir, onun maceralarını yaşar, devamlı ağlardım. Annem buna çok üzülür, “Bir daha sana okumayacağım!” diye tehditler savururdu. Vakta ki okula başladım, yalnız başına kitap okuma özgürlüğüne de kavuştum. Tuğcu’nun yanı sıra Eleanor H. Porter’ın “Polyanna”sı. Şimdi bir parantez açıp söyleyeyim, altı kere okuduğum bu kitap, benim huy ve davranışlarımı şekillendiren faktörlerden biridir. Şimdi ne yazık ki kitapçılarda gördüğüm baskılar asıl kitabın üçte biri falan kalınlıkta. Nasıl kıyarlar bu çok güzel romanı böyle kısaltmaya, anlayamıyorum.

Sait Faik ve Haldun Taner asla unutulmamalı

Evet ne diyordum... İlk ve orta okullarda okuduklarımdan pek sevdiğim Mark Twain’in “Tom Sawyer”i. Lousia May Alcott’tan, “Küçük Kadınlar” serisi... Derken Pearl S.Buck, hattâ ne tuhaftır ki, Balzac’ın “Vadideki Zambak”ı, annem H. N. Zorlutuna, Halide Edip, Reşat Nuri, vs. Lisede Sait Faik, John Steinbeck, Hemingway, o zamanın hemen hemen bütün Amerikan roman ve hikâyeleri, okulda okumamız istenen bazı klâsik İngiliz romanları. İsimlerini unutmuşum. Derken Sait Faik, Haldun Taner, Attila İlhan, Necati Cumalı... Böylece ellilerin hemen bütün yerli yazar ve şairleri. Bana göre Sait Faik ve Haldun Taner, asla unutulmaması gereken çok mühim yazarlardır. Sait Faik’in hikâyeleri, başucu kitaplarından olmalı. O zamanlarda, Daphne du Maurier’in “Rebecca”sı ile, Charlotte Bronte’nin “Jane Eyre”inden de çok etkilenmiştim. Erich Marie Remarque’ın “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” ve Anne Frank’ın hatıraları bende bir Nazi ve savaş nefreti uyandırmıştı, hâlâ devam eder.

Allah, “Varlık Kitapları”ndan razı olsun, uzun bir süre dünya yazarlarının ekseri kitaplarını sadece birer liradan satmışlardı. Bu, okumak isteyen öğrenciler için büyük bir fırsattı. Kafka ve Panait Istrati, şimdi isimlerini hatırlayamadığım birçok değerli yazar...

Tolstoy ve Dostoyevski ile tanışmam

Kolejin lise kısmından mezun olduğum o yaz; Tolstoy ve Dostoyevski ile tanıştım ve çok ayıplayacaksınız ama, gerçek; bu iki yazarı tanımamış, okumamış olanları “ikinci sınıf vatandaş” kabul ettim! Ne gülünçtür ki, fakültedeki yıllarımda onları okumamış kız ve erkekleri arkadaştan saymazdım. Derken daha fakülteden mezun olmadan evlendim. Çocuklar geldi. O evlilikte geçen yıllarımda okumaya ve yazmaya pek vakit ayıramadım. Yazdıklarım arasında sadece ‘Küçük Dünya’ ve ‘Azap Toprakları’ vardır. Okuduklarım ise Jack London ve bilhassa onun “Martin Eden”ı, Knut Hamsun’un ‘Viktorya’sı ve ‘Açlık’ı, rahatça ‘başucu kitapları’ arasına konabilir. O’Henry’nin hikâyeleri de önemlidir. Yine o tarihlerde tanıdığım Tarık Buğra ve Kemal Tahir! ‘Küçük Ağa’ ve ‘Devlet Ana’ kesinlikle ‘başucu’ kitapları arasında sayılmalı. O zamanki eşimden ayrıldıktan sonra iki yıl kadar, çocuklarımla meşgul oldum; ama okumaya ve yazmaya devam ettim: Yakup Kadri, Peyami Safa, Halit Ziya Uşaklıgil, Yahya Kemal’in şiir ve nesirleri, zamanın modası bazı tercüme romanlar...

Gurbet yılları ve sonrası...

Sonra, bugünlere dek uzanan mutlu bir evlilik, okumaya devam, ikinci oğlum... Töre Dergisi, yazmaya devam, ancak okuma bir miktar azaldı. Dergi ile meşgul olmak, okuyucu mektuplarını mutlaka cevaplandırmak, falan... Okuma hızında bir düşüş. On yıl sonra dergiyi bir arkadaşa bırakarak eşimin oradaki üniversitede ders verdiği Suudî Arabistan’ın Dahran şehrine gidiş. Üniversite kampüsünün kütüphanesinde bulduğum bazı yeni Amerikan yazarlarının, John Irving ve bilhassa Shirley Maclaine’in mistik hatıralarının hepsini okudum. Sonradan Türkçeye de çevrildi bu kitaplar. Katherine Mansfield bilmem hayatta mı; fakat şüphesiz çok iyi bir yazar. Memleketten bu altı yıllık ayrılıkta, ancak bir roman, birkaç da hikâye yazabildim. Verimlilikte düşüş yaşadım. Çünkü Mekke ve Medine hâriç, Suudî Arabistan’ın, insanın içini kurutan bir atmosferi vardır.

Vatana döndükten sonra, Selim İleri’nin hemen bütün kitaplarını, Ayşe Kulin ve Nazlı Eray’dan bazılarını okudum ve beğendim. Ayrıca Cengiz Dağcı’nın birkaç romanını, hakezâ, Cengiz Aytmatov’u da tavsiye edebilirim; iyi yazarlardır. Bu arada, Herman Hesse’nin bütün kitaplarını, Montaigne’nin ‘Denemeler’ini, Carl Sagan’ın ‘Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı’nı, Jostain Gaarden’in ‘Sophie’nin Dünyası’nı, Jared Diamond’un ‘Mikrop, Çelik ve Tüfek’ini, Halil Gibran’ın yayınlanan bütün kitaplarını, Buket Uzuner’in romanlarından ve gezi notlarından bir kısmını severek okudum. Bunlar hemen aklıma geliveren kitaplar; arada unuttuklarım vardır elbet.

Ancak siz, ille de, ‘başucu’ derseniz, İkbal’in ‘Kulluk Kitabı’, A. Kadir’in Mevlâna ve Hayyam tercümeleri, İsmet Binark’ın derlediği, ‘Samiha Ayverdi’nin Mektupları’, Kenan Rufaî’nin ‘Sohbetler’i, Paulo Coelho’nun bütün kitapları, bilhassa ‘Simyacı’sı, Richard Bach’ın, ‘Bir’i ve ‘Martı’sı, Dr. Scott Beck’in, ‘Zor Seçilen Yol’u, Arif Nihat Asya’nın ‘Kubbe-i Hadra’ ve ‘Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor’u, Zeki Ömer Defne’nin, ‘Denizden Çalınmış Ülke’si, Yahya Kemal’in, ‘Kendi Gök Kubbemiz’i ve bugüne kadar Hazreti Muhammed Efendimiz hakkında yazılmış en iyi kitaplardan biri, Prof. Dr. Ali Yardım’ın ‘Peygamberimizin Şemaili’, Prof. Dr. Fazlul Rahman’ın ‘Kuran’ın Ana Temaları’, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk ve Dr. Mustafa Tatçı’nın İslâmiyet ve tasavvufla ilgili hemen bütün kitapları... Ayrıca Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu’nun ‘Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü’ ve tabii, Irvin Yalom’un bütün hikâye ve romanları.

Yekûn ‘başucu kitapları’ için biraz fazla tuttu mu diyorsunuz? Eh baştan itiraf ettim efendim, başucu kitaplarım yoktur diye! Ancak büyük ve genel kütüphanemizden başka, benim küçücük çalışma odamda, aşağı yukarı bir buçuk duvarı kaplayan, istediğimi hemen el altında bulundurayım diye kendime özel bir kitaplığım vardır. İşte oradan bir seçme sundum sizlere...

20:25 - 26/10/2006 - yorum {yok} - yorum yaz

Cem Yavuz yeni şiir kitabı Seyr’i anlattı

Kategori: KULTUR SANAT

BURHAN EREN
Şair Cem Yavuz, ilk şiir kitabı Ayn’dan yedi yıl sonra şiirlerini Seyr adıyla kitaplaştırdı. Seyr’in bir de yol arkadaşı var: Seyr’engiz. Şair, “Seyr’engiz”i şiirinin kılavuzu gibi görüyor ve okuru, rûya ve hayalin imkanlarıyla bir yolculuğa davet ediyor. Bu yolculukta perdeler bir bir kalkarken okur da anlamın ruhuna erip semâ’ya katılıyor. Yolculuklarında İbn Arabi’ye atıflar yapan Yavuz’un şiirinde ve metinlerinde bu ‘ruhsal akrabalık’ın izleri belirgin biçimde görülüyor. Aslında onun yaptığı, “Modern şiire ilişkin tartışmaların yörüngesinden kopmaksızın; Batı dillerindeki ‘image’ kavramını hayâl sözcüğüyle ikame ederek, yeni bir şiir ontolojisi önermek.” Şiiri, kendisine bahşedilen bir fener, bir sirâc’ olarak gören Yavuz, eserini ‘örtülü’ bulan okura da ‘sebat’ tavsiye ediyor. Cem Yavuz ile Seyr’ ve Seyr’engiz’den yola çıkıp şiiri üzerine söyleştik.


Rûya (hayal), ru’yet ve sema’… Seyrengiz’de şiirin nerede durduğuna ilişkin etrafında döndüğünüz bu üç kavramı açarak başlayalım…

Aslında bütün kavramlar birbirini çağıran bir biçimde örgülenmiş durumda. Mesela, kitabı bitirdikten sonra başka bir kavramın, adeta bir kabartma gibi dışarı doğru vurduğunu gördüm. O beni çağırdıkça ben onu çağıracağım ve bir gün nasipse, miraç bahsini yazacağım. Belki ‘Bir özgürleşme vaadi olarak mirac’a dair… Çünkü şiir, ancak şairin miracı olmakla sahicidir. Bunun dışında, çok kişisel duygulanımlarımızı, kimi hisli söyleyişlerimizi, boğazına kadar akıntıya kapılmış şiir-selliğimizi ilâmdan başka bir şeye yaramaz. Şiirden meram lafzı murad değil, murad-ı Hakk’tır; olmalıdır. Hakkı ister seküler alın, ister dini bağlamda; Ece Ayhan’ınki hakkını arar, Asaf Halet’inki ve elbette Zarifoğlu’nunki Hakkı. Gelelim rüyaya ve sema’ya; yani görsel ve işitsel (akustik) hayâle. Rûyayla semâ varlığın ve şiirin iki asli unsuru bana göre. İkisinden birinin olmayışı, şiirin-vücûdun özrüdür. Kitaptaki gibi söyleyeyim: Görsel hayal yükünü içinde barındırmayan akustik hayal, bir tını değil olsa olsa bir tın’dır! Akustik hayal ile bütünlenmeyen görsel hayal ise sadece natürmort veya ne şirin bir landscape’tir! Yani lüzumsuz retoriğiyle şiir toposunu, Terra Purra’yı beyhude işgal eden pek çok cari örnekte izlenebileceği üzere resmeden, tahkiye eden, dizelerden ve kıtalardan oluşmuş; en ve boya, yani iki boyuta hapsolmuş; üçüncü boyuta, vücudâ kavuşmamış metinlerdir!.. Hadi Niyazi-i Mısrî’den el alalım:
“Dilâ bu mantıku't-tayrı fesâhat ehli anlamaz
Bunu ancak ya Attâr u yahud Tayyâr olandan sor
Anadan doğma gözsüzler kemahi görmez eşyayı
Niyâzi vech-i dildârı ulû'l-ebsâr olandan sor”

Şiirin ne olduğuna ilişkin cevap arayanlar, Batı kökenli sanat kuramlarının izinde açıklamalara aşina daha çok. Siz ise şiirin ontolojisine ilişkin söz söylerken tasavvufun, özellikle de İbn Arabi’nin öğretilerinin, kavramlarının yordamıyla yapıyorsunuz bunu…

Bu kitabın, tasavvuf düşüncesi ya da tasavvuf kaynaklı evren-varlık algısını ve şiire bakışı tamamıyle ihata etmek gibi bir iddiası yok. Karşılaştırmalı ya da paralel okumalar diyebilirsiniz. Tevarüs edemediğimiz zihinsel miras ile miras bellediklerimizin ne biçimde, nerelerde kesiştiğine ve ayrıştığına ilişkin belli noktaları keşfetmekle uğraştım, uğraşıyorum. Mirasın kaynağına (Batı-Doğu) ilişkin reddiyeci, kompartımancı bir tavrım yok; daha ziyade kendi açımdan önemli yol işaretlerini işaret etmek istedim. ‘rûya ve semâ deminde’ derken meramım, görmeye ve duymaya ilişkin ister Doğuda ister Batıda, ister tasavvufta ister sürrealizmde olsun herhangi bir çabayı doğru anlamlandırmak ve bu alanda bir patchwork’e çevrilmiş zihnimizde yerli yerine oturtmak… Bu itibarla Modern Türk Şiiri boyunca, kökenleri vuzuha kavuşturulmadan, bağlamı kurulmadan, orta yerinden kesip kırpıp önümüze Batı düşüncesini, poetikayı vs. seriveren; böylelikle pek çok dimağı koşullayan ne idüğü belirsiz fikirleri, kavramları tashih etmek gibi bir derdi de var tabii…

Seyrengiz’de Mevlana’nın pergel benzetmesini görüyoruz. Şiirde görsel boyut ve işitsel boyutu, anlatırken, pergelin bir ucuyla Batı müziği, felsefesi ve resmini dolanırken diğer ucu, tasavvufta, İbn Arabi’de sabit kalıyor. Paralel okumalara aşina olmayan okur, farklı dillerde coğrafya ve hatta evrenlerdekilerin vizyoner olarak akrabalıklarını görüyor…

Evet; vizyon, ru’yet, basiret... Tabii bugün şirketlerin vizyonundan söz edilmesine aşina olduğumuz için, ilk başta biraz tuhaf, soğuk geliyor kelime. Oysa kelime kökleri düşüncemizi uyarması bakımından son derece önemli… Vizyoner olarak zikrettiğimiz kişilerin öncelikle kendileri için vuzuha kavuşturmaya çalıştıkları şey, varoluşa ilişkin temel bir soru: Aslında ne oldu? Bunu mesela William Blake soruyor; Bilhassa Schoenberg, Rilke, Erol Akyavaş vb. soruyor; Yunus’sa biliyor!.. Var olduğunu vehmettiğimiz, somut dediğimiz şeylerin ardında, ötesinde ne bulunduğuna ilişkin bir incelikli seziş, bir keşif çabası içinde olanlar (erine’l eşyae kemahi!)... Vizyonerden kastım bu; basiret, ayrıksı bir basar sahibi ya da talibi. Yani verili olanla, ön kabullerle varlığı ve evreni kavramanın kendilerine yetmediği, bunun içinde duramayan bir takım huzursuzlar. Dolayısıyla söz konusu isimlerin bir ruhsal akrabalık kesbetmesi kaçınılmaz. Kitapta yan yana ya da boy sırasına dizilmeleri, benim de onlar yordamıyla söylemeye çalıştığım şeyle alakalı...

Seyrengiz’de İbn Arabi’ye yapılan atıflarla ve ondan alıntılarla karşılaşanlar, son yıllarda ‘entelektüel modası’ olarak tebarüz eden ve artık medyatik uzmanları olan İbn Arabi ilgisini hatırlıyor ister istemez… Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz, bu ilgiyi…

Otuz sene önce, herkesin Marksist olduğu, Marksist olunmadan sanatçı olunmadığı dönemlerde yani, Marksizm’e ilişkin bütün malumat üçüncü elden cep kitapları vasıtasıyla edinilirdi. 2007 Mevlana yılıymış; birkaç yıl sonra da İbn Arabi yılı olabilir, ne gam! Endişeye mahal yok; nihayet hazretin irfanında kolay tüketilebilir bir şeyler arayanların hüsrana uğraması kaçınılmaz! Ancak üçüncü elden, araya hafif mistik pasajların atıldığı kimi kitaplar rağbet görecektir yine! Çağın ruhu öyle söylüyor!.. Elbette yeni, çok sıkı çeviri faaliyetleri var. İbn Arabi külliyatı, taze ve tazeleyici bir irfan biçimi olarak ciddi bir talebelik niyeti ve arzusu bekliyor. Niyeti ve arzusu sahih olmayan, hakikaten talip olmayan hiç kimseye açılacağını sanmıyorum o kaynağın. ‘Fast-food’ severler için enginar dolması yani!..

İbn Arabi’nin etimolojiyi önceleyen, Allah’ın kelamında kullandığı her kelimenin birincil anlamları ile birlikte diğer anlamlarının da onun muradı dahilinde olduğu yönündeki etimolojik bakışı mı onun kavramları ile şiirin ontolojisine ilişkin bir anlama çabasını kolaylaştıran, mümkün kılan?

Şeyh-i Ekber bir ru’yet tecrübesini aktarırken, ‘Alem-i misalde, yani varlık içinde seyretmenin imtiyazlı bir yoludur şiir’ diyor. Bir yordam olarak şiiri, hayal ile sema’yı, varlığın ruhunu kavramada bize bir imkan olarak sunarken, aynı şekilde şiirin tutacağı yolu da etimolojik bir yöntemle aydınlatıyor. Yani hem şiirin istikametini işaret ediyor, hem de ‘aslında ne oldu’ğunun nasıl kavranabileceğini gösteriyor...

Şehrengiz şehri anlatan kitap ise, kelime olarak ilk kez kullanılan ve buradan iğretilediğinizi düşündüğümüz Seyrengiz de seyri anlatan bir kitap gibi duruyor. Bunu ikinci şiir kitabınız olan Seyr’ ile birlikte yayınlamanızın sebebi, Seyr’in daha iyi anlaşılması mı? Seyrengiz, Seyr’i okuma kılavuzu mu?

Benim için kılavuz; kaptanın seyir defteri.. başkaları için ne olur bilmiyorum. Kerameti kendinden menkul bir poetika olmak gibi bir iddiası yok; bu yüzden bir ontoloji tasavvuru dedim. Şöyle diyelim: Seyr’engiz kişisel bir yolculuğu, temaşayı, seyri teşrih ederken ilgililere, sahici taliplere kimi kaynakları da işaret eden bir kitap. Ve elbette seyr’ ve seyr’engiz akraba kitaplar, Bu akrabalık kelime evrenlerinden kapağına kadar pek çok noktada seyredilebilir…

Şiirlerde pek çok atıf var, ‘möbius karıncaları’nın çizeri Escher’den İbn Arabî’ye ve Yunus’a, Bach’tan ortaçağ Hıristiyan mistiklerine… Bunun karşılığı ne?

Az önce sözünü ettiğim ruhsal akrabalıklarla ilgili bu... Birbirlerinden çok uzak, birbirini hiç tanımamış, dönemdeş olmayan pek çok isim arasında gider gelir bu akrabalık ruhu. Ve aslında birbiri ile bağıntısız gördüğümüz pek çok şey, varlığın birliği dolayısıyla birbirinin tamamlayıcısı, uzantısı, bütünleyicisi, akrabasıdır… Dolayısıyla ‘möbius karıncaları’ ile ‘su boyası’, Stabat Mater ilahisiyle Asaf Halet’in Sema-ı Mevlana’sı, Miserere ile neva eşlikli Apaz-Orsa rüzgar seyirleri, devran ile Chopin’in impromptusu ya da Haşim ile Yeats Terra Purra’da akrabadırlar. Sanmayın ki bunları marifet olsun diye mezcediyorum; ve fakat maksad marifet!.. İşte mesela Füg başlıklı şiir, tam da ‘Seyrengiz’de, akustik ve görsel hayâlin birbirini ikmal etmesine ilişkin yazılmış olanları tecrübe ettiğim bir şiir…

Evet ‘Füg’ başlığı ve içeriği ile, ‘Coda’ kitapta bulunduğu yer itibarıyla bilinçli bir biçimde seçilmiş. Klasik müzikte füg ile coda’yı bilmeyen bir okur için kapalı duruyor ancak… Bunlar bilindiği zaman anlam yerli yerine oturuyor.

Bu söylediğiniz bence ikincil, üçüncül, katmanlı okumalarla ilgili bir şey. Kendi okuma seyrim boyunca, ben nasıl ‘zor’ addedilen bir metne zaman içerisinde, kendimi açtıkça nüfuz edebildiysem; okuyucunun da hemhal oldukça bu şiirlere, yazılara vukufiyet kesbedeceği kanaatindeyim… Ama bu kitabın önceki kitaptan, Ayn’dan bir farkı var. Ayn’, benim dilin imkanlarıyla didiştiğim bir kitaptı; dizgenin sınırları ve imkanları ile ilgili bir çaba diyelim. Bu kitabınsa okuyucu açısından başka bir imkan taşıdığı; basın tanıtım yazılarında biraz da afili bir cümleyle söylendiği üzere bir vaadi olduğu inancındayım: Perdeyi kaldırın, sema’ya katılın. Kaldı ki işaret ettiğiniz handikap, bir handikapsa tabii, herkesin iskandil ettiği suyun mahiyetiyle de ilgili bir şey…

Ama farklı bir okur bekleyen, yani bir hamle de okurdan bekleyen metinler değil mi?

Hayat da öyle bir şey değil mi zaten? Her şey herkese açık mı; herkes her şeyi anlıyor mu? Yanlış anlaşılmasın, ‘bazıları da anlamayıversin’ edasıyla söylemiyorum bunu. İster bir fayda, bir sonuç umun, ister anlama cehdi içinde olun, okuduğunuzun sizde karşılık bulması, kendi evreninizde bir yere denk düşmesi için belli bir doygunluğa, kemal noktasına erişmeniz, belli bir sükunete, suhulete ermeniz gerekiyor. Söylediğim süblime etmeye yönelik bir bakış değil. ‘Benim şiirim’, ‘hasıla-i ömrüm’, ‘varım yoğum’ gibi kimi şaşkın ve sebep-siz ifadeleri kullanmaktan bilhassa imtina ediyorum. Bizden sadır olanları bir bağış, bir armağan, bir lütuf olarak görüyorum; vesilesi ben ya da bir başkası… Bu itibarla hem yazan hem okuyan açısından baktığımızda, herhangi bir şeye nüfuz edebilmek için o yolda sebat etmek gerektiği kanaatindeyim. Ne var ki çağımız sebat çağı değil, çok çiğ çağ!.. Kontrolsüz ışık ve sesin çağı. Dipsiz düşünce değil, düşünç çağı… İnsan, kendisi için hakikaten önem ve anlam arz edebilecek hiçbir şeye kolayca vukufiyet kesbedemiyor, şükür ki…

Şiirlerde somut şiirin imkanlarını kullanarak dizeleri, hatta kelimeleri bölerek alt anlamlar oluşturuyorsunuz. Böylece anlamı açan kelimeler ve harflerle anlamı örtüyorsunuz gibi…

Ben örttüğünü söylediğiniz şeyin, açtığı kanaatindeyim. Bizatihi dil, hakikat ile dille dışlaştırdığımız gerçeklik arasında bir perde olabilir. Aslında eşyanın hakikatini, kemahi olanı dilin alanına transfer ederken bir ölçüde perdeliyor, örtüyoruz. Mesele perdenin kalınlığında galiba. Benim meramım, söz konusu örtünün olabildiğince incelmesi, şeffaflaşabilmesi… Seyr’in Ayn’dan farkı da burası. Dilin şiir ile okuyucu arasına aşılmaz bir duvar gibi gerilmesi, bir tür meydan okuma aracına dönüştürülmesi maalesef ne rûyaya, ne de semâya imkan tanıyor. Sözünü ettiğiniz kimi dize tasarruflarında, okurun algısını parçalalamaktan, akışı kesitiye uğratma gayretinden ziyade, ‘görülenin, kabul edilenin, kabul görenin ötesine dair’ bir futuhat arzusu var sanırım. Ayrıca örtmek, şiirin ve şiirde bulunuşumun doğası ile de çelişen; şiirin varlıkta/varlığı seyrederken bana bahşedilen bir sîrac oluşunu da manasızlaştıracak bir eylem. Dil benim için örtmekten ziyade, eşyanın ardına, gayba ilişkin bir basâr’a, bir göze açılabilmenin yordamı...

Şiirlerinizde ve metinlerinizde müziğin diliyle, müziğin terminolojisi ile anlam bulma, anlam kazanma çabasını sıklıkla görüyoruz. Sonra da resimle… Bugün müzikten ve resimden kopuk ilerleyen şiir algısında oldukça dikkat çekici bir özellik olarak duruyor…

Bir şeyi ifade ederken sadece ifade etmeye çalıştığınız şey önemli değildir. İfade etmeye çalıştığınız şey, dil ile de organik bir bütünsellik içindedir; birbirinin olmazsa olmazıdır. Aksi takdirde dili basit bir iş gören, bir vasıta düzeyine indirgersiniz. Mevzu bahis örnekler resimle tabii ki ilgileniyorlardır; ama dediğim gibi daha ziyade natürmort ve manzara resmiyle. Ancak akustik ve görsel hayal ile bütünlenmiş, müziğin ve resmin ikmal ettiği şiir, üç boyutlu, vücuda kavuşmuş bir şiirdir. Görsel ve akustik hayal hem birbirini besleyen hem de çağıran boyutlar; zihnimizde ses görüntüsüyle görüntü sesiyle birlikte beliriyor... Oysaki tahkiyeye yaslanan, tasvirden medet uman, temsili, re-presentatif, iki boyuta hapsolmuş cari şiir, temaşa imkanının ona açtığı kapıdan girmekten çok çok uzak. O kesip yapıştırıyor. Görüntü pastiş, ses ise bu sahteciliğe iliştirilmiş fon müziği sanki....

Cahit Irmak imzası ile yayınladığınız ‘Ars Moriendi’de koyu bir kaygı vardı sanki, oysa Seyrengiz’de bir coşku, bir sevinç ve berraklık var… Ne değişti, ne oldu?

Bir psikiyatrist dostum Ars Moriendi’nin Ayn’ın mütemmim cüzü olduğunu söylemişti. Seyrengiz ile Seyr’in akrabalığı zaten aşikar. Ayn’, varlığı dille yoklayıp parçalanmadan çıkmaya çalışan bir ruh hali içinde, aynı hat boyunda Ars Moriendi’ye doğru akmış olmalı. Ama aynı arkadaş ‘Ars Moriendi’nin karamsarlık ve kaygıdan ziyade umut barındırdığını söylemişti. Sınırdayken beliren umut gibi, o kitabın belli bir sınırda ortaya çıktığını düşünüyorum. Söz konusu sınır durum, hem bir imkân hem bir risk, bir tehlike alanı olarak duruyordu. Umut da orada zaten. Şimdi o limandan başka bir yere seyretmişiz. Nasibimiz o sulardan bu sulara doğru akmış diyelim. Her bir şeyin kendi tasarrufumuzla gerçekleştiği inancı, aldım verdim ben seni yendim güveni, koca bir vehim. Değil mi ki seyir var seyir içinde!..

Şiirde dediğiniz gibi, ‘nasib iledir visâl’ diyorsunuz…

Öyle. Nasibin ne olduğunu idrak edemeyenler, visal-i yarı bilmeyen ya da lafzen kabul edenler, varlığın künhünden de nasipsiz kalacaklardır...

Her iki şiir kitabınızın sonunda da apostrof var…

Evet, Ayn’ın sonunda da apostrof vardı. Buna kafa yoran bir okur-yazar, Arapça gramerin aksine apostrofun kelimenin başında değil sonunda oluşundan hareketle, dilin sınırlarını zorladığım, klişe ifadeyle söyleyelim, dili deforme etmeye çalıştığımı söylemişti. Yaklaşık bir isabet denebilir… Seyr’ ise, yirmi bir şiir bittikten sonra, hiç de önceden tasarlanmamış bir biçimde, bir lütuf olarak Resulu Ekrem’i hatırlayan bir şiirle kapandı. Kitabın sonunda, apostrof bölümünde yer alan tek şiir: ‘Der-Na’t-i Sirâc-ı Aşk’. İşte Seyr’in apostrofu oradan geliyor; yani duracağımız, durmamız gereken yer, orası...


Seyr’
Cem Yavuz
Hayykitap

20:23 - 26/10/2006 - yorum {yok} - yorum yaz

Sonraki Sayfa
Tanım ;
Diyalog'un kelime anlamı Yunanca dialogos kelimesi fransızcaya dialogue olarak geçmiş, Türkçede diyalog olarak kullanılmaktadır. Karşılıklı konuşma demektir.Kişiler ya da, ideolojik, siyasi taraftarlarla karşıtları arasında, ayrılık konuları üzerinde bir anlaşmaya, geçici veya kalıcı bir uzlaşmaya varmak için görüşüp konuşmaya, ilişkiler geliştirmeye diyalog denmektedir. "Dinler arası diyalog" ise, adından anlaşıldığı üzere, farklı ırk ve kültürlerden, değişik inanç, kanaat ve siyasi anlayıştan

Ana Sayfa
E-mail (diyalogveegitim@gmail.com)
Arşiv...Tüm yazilar
-------------------------------------
M.F.GÜLEN
STV
ZAMAN
BURC FM
AKSIYON
SIZINTI
OSMANLICA
ISLAM HUKUKU /Hayrettin Karaman
KURAN DINLEYELIM
HERKUL
SORULARLA ISLAMIYET
YÜZ OKUMA SANATI
ERMENI SORUNU
SAGLIK
SAKINCALI MADDELER
IBADET
ESMA-ÜL HÜSNA
HAT VE EBRU
MICROSOFT
NEY ÜFLE
NUR PENCERESI
GAZETE ILK SAYFALARI
EBRU TV
ZAMAN AILEM

En Son Eklenen Yazılar
- Çocuğum kitap okusun istiyorum
- İslâmî bir farz: Tefekkür
- Bangladeş'taki Türk Okulundan 'Eşsiz' Başarı
- Peygamberimiz her zaman mütebessimdi
- İyiliği yaymaya çalışalım
- Haftada bir sohbet iyi gelir!
- ''DIŞ DÜNYAYA AÇILMA KONUSUNDA TÜRK OKULLARI ÖNCÜLÜK ETT
- M.FETHULLAH GÜLEN
- Kalbim Uyumaz!..
- Bilinmeyen Yönleriyle Peygamber Efendimiz (SAV)
Kategoriler

- ----------- Locations of visitors to this page