| DİYALOG VE EĞİTİM ... |
Biz bir vadide, Kur’an bir vadide olmamalı!
Efendimiz, “Onlar bir vadide, Kur’an ayrı bir vadidedir.” buyurarak, ümmetine âit olumsuz görüntülerden birini tablolaştırır. Bu hadisten bizim anladığımız, ümmetin Kur’an kültüründen uzaklaşacağı şeklindedir ki; en az beş asırdır Müslümanlar böyle bir mahrumiyetin cenderesi içindedirler. Bu meyanda kimse “O kadar yoğun işin arasında vakit bulamıyoruz, gece geç vakitlerde eve yorgun olarak geliyoruz” vs. türünden mazeretler uydurmamalıdır. Böyle mazeretlerin arkasına sığınanlar, dönüp günlük hayatlarına baksalar, bir hiç uğruna ne kıymetli zamanlarını harcadıklarını göreceklerdir. Bazen bir bardak çay için saatler harcanır, bazen de en hayatî işler için vakit bulunamaz. Evet, günlük hayatımızı gözden geçirdiğimizde buna benzer bir hayli örnekle karşılaşabiliriz. Boş ve abes şeylerle zayi ettiğimiz dünya kadar zamanımız olduğunu söylemeye gerek yok. Mısır’a giden dostlarımız orada taksicisinden, esnafına kadar herkesin fırsat bulduğu her zaman diliminde Kur’an okuduğunu, küçük mushafını cebinde sürekli taşıdıklarını hayretle anlatırlar. Bizler niçin Mısırlı kardeşlerimiz gibi olmayalım? Netice itibarıyla; mutlaka herkesin Kur’an-ı Kerim’e ve Allah’ı anmaya ayıracağı bir zamanı olmalı ve bu konuda hiçbir mazeret ileri sürülmemelidir. Kur’an, Rabbimiz’le irtibat noktamızdır. İrtibatı koparmayalım.
“Ben asla öğrenemem” demeyin
Bazı insanların tipik bir gerekçesi vardır: “Öğrenmeye çalıştım; ama beceremedim!” Bir kere, “Ben asla öğrenemem!” dememek gerekiyor. Böyle konuştuğumuzda sadece kendimizi kandırmış oluruz. 60 yaşından sonra birçok insanın Kur’an’ın tamamını ezberleyip hafız olduğunu düşünürsek, mazeretimizin pek de geçerli olmadığını görürüz. Bu iş, en başta sevmek ve niyet etmekle ilgilidir. Severek ve isteyerek yapılan işlerden netice alınamadığını söylemek yerine “sevgi” ve “gayretimizi” sorgulamamız gerekiyor. Kur’an-ı Kerim’i okuyamıyor ve okuma gayreti göstermiyorsak, onu okumaya verilen müjdeyi bilmiyoruz demektir. Allah’ın kelamı, kurtuluşumuzun müjdesi, hayatımızın rehberi Kur’anı Kerim, bizleri bekliyor... Doktor, avukat, işadamı, ticaret sahibi bir insan, memur, işçi, çalışkan bir öğrenci, kendini evine ve çocuklarına adamış bir ev hanımı ya da emekli bir vatandaşımız olabilirsiniz. Yaşınız 18 de, 88 de olsa Kur’an öğrenmek için geç kalmış sayılmazsınız. Mü’minin en hayırlılarının Kur’an’ı öğrenen ve öğretenler olduğuna dikkat çeken Resûlullah (sas), Ebu Zerr (ra)’e şöyle demişti: “Ey Ebu Zerr! Senin evden çıkıp Allah’ın kitabından bir ayet öğretmen, senin için yüz rekat namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Keza gidip ilimden bir bölüm öğrenmen ki bununla amel edilsin veya edilmesin senin için bin rekat namaz kılmaktan daha hayırlıdır.’’ Peygamber Efendimiz (sas)’in Kur’an okumaya yönelik bu kadar müjdesinin ardından, giderek azalan günlerimizi bir ganimet bilmek ve bugünden tezi yok Kur’an’ı öğrenmeye karar vermek gerekiyor.
Her harfi ayrı bir hazine
İbni Mes’ud (ra) anlatıyor: “Hz. Peygamber (sas) şöyle diyordu: “Kur’an’dan ı Kerim’den tek harf okuyana bile bir sevap vardır. Her sevap on misliyle kayda geçer. “Elif Lâm Mîm” bir harftir demiyorum. Aksine Elif bir harf, Lâm bir harf, Mîm bir harftir.” (Tirmizî, Sevâbü’l Kur’an, 16, 2912) Kur’an’da 323 bin 70 harf vardır. Buna göre hesap edebiliriz. Kur’an’ı cuma, bayram, Ramazan, Kadir Gecesi gibi mübarek ve özel vakitlerde okuduğumuzda ise her harfine verilen sevap karşılığı 1’e 700 hatta 1’e 700 bine kadar çıkmaktadır.
Acaba Allah (cc) bizden ne istiyor? Kur’an’ın her ayeti karşısında “Acaba Allah bize ne anlatıyor, bizden ne istiyor?” diye düşünmeliyiz. Gerçek Müslümanlar, Allah’ın Kur’an’da ortaya koyduğu her meseleyi birer birer ele almış ve her hadiseyi inceden inceye tetkik etmişlerdir. Ellerinden geldiğince Cenab-ı Hakk’ın emirlerine icabet etmiş ve İslâm’ı hayata hayat yapmışlardır. İlahi emirlere hepimiz muhatabız. 21:44 - 12/3/2007 - yorum {yok} - yorum yazKur’ân’ın ilk âyetinin “OKU” diye başlam
Müşâhede edilecek, mânâ ve muhtevası anlaşılacak, anlaşıldıkça da, Hâlık’ın nizam ve kudretinin büyüklüğüne ihtişâm ve güzelliğine vâkıf olunacak bu kâinat, Levh-i Mahfûz’un bir tecellîsi ve yansımasıdır. Allah, insan haricindeki canlı ve cansız her varlığı “kalem” olarak vazifeli kılmış, böylece de, her varlık kendisine tevdî edilen, kendisinde tecellî eden vak’aları kaydetmiş ve kaydetmektedir. Canlı ve cansız her varlık bir kitaptır. Bu itibarladır ki, “Gör, müşâhede eyle!” suretinde değil de “Oku!” şeklinde bir emir vâki’ olmuştur. Zira, kitap ancak okunur. Her biri birer kitap olan varlıklar ile dolu ve pırıl pırıl bu kâinat elbette ve muhakkak ki, ilâhî bir kütüphânedir. İnsandan gayri bütün varlıklar sadece “yazmak” ile mükellef tutuldukları hâlde, insan hem yazmak ve hele de mutlaka “okumak” vazifesi ile şereflendirilmiştir. İlim, kâinatta tecellî edegelen nizam ve değişik şekilde tecellî eden şeylerin birbiriyle olan münasebetlerini idrakten ve bu idraklerin tasnîfi ve bir araya getirilmesinden ibarettir. Kâinattaki bu nizam, nizamdaki ehemmiyetli hassasiyet ve denge, kat’iyen rastlantılara verilemez. Binâenaleyh, böyle bir nizamın elbette bir kurucusu ve vaz’edicisi vardır; hem de, varlığı her şeyden daha ayân bir kurucu. Her nizam, ortaya konmadan önce tasavvur edilir. Tıpkı, kâğıda dökülüp çizilmeden önce bir mimarî plânın, mimar dimağında tasavvur edilmiş olacağı gibi... Beşerin karışık ve yoğun yapısı ve düşüncesi, bu tasavvur ve var olmaya nasıl bir şekil verir, o bir tarafa; kâinat çapındaki bu nizam, Levh-i Mahfûz ise, mukayyet nizam da, Kur’ân-ı Kerim’dir ve Levh-i Mahfûz’un aynasıdır. Buna göre insan okuyacaktır. Okudukça anlamaya çalışacak, zaman zaman yanlış anlayacak, hatalar yapacak; tecrübelere girişecek; hata-sevâp potasından geçirdiği ilim cevherini itimat ve güvenirliğe, emniyet ve sağlamlığa ulaştıracaktır. Bakmak başka, görmek başka; anlamak başka, anladığını kabullenip şuur ve gönlüne mâl etmek başka; bütün bunlardan sonra tatbik etmek başka ve tatbik ettiğini de gayra teslim ve tevdî etmek tamamen başkadır.
1. Kur’ân’da; körlük, sağırlık ve dilsizlik beraber zikredilir. Zira yaratılışla ilgili emirler gözle okunduğu gibi, tenzîlî emirlerin (Kur’an) ilk mâkes bulacakları yer de kulaktır. Ve bu müşâhede ve duyuşa tercüman ise lisandır. 2. Kulağına çarpan ilâhî emirlerle uyanmamış bir gönül, şeriât-ı fıtriye ile abes olarak iştigalden kendini kurtaramayacaktır. 3. “Oku”, bir bütünleşmenin ve bütünleştirmenin; bir müşâhede ve değerlendirmenin; bir görme ve onun yanında sezmenin, sonra da bu iç irfana dili tercüman kılmanın ifadesidir ki, ilk emir olması, ne kadar mânidardır.21:43 - 12/3/2007 - yorum {yok} - yorum yazHikmet açısından iman ve Kur’an hizmeti ne demektir?
Hayatı, sünnet programlı götürmeye çalışmak.. iyiliklerde dahi olsa aşırılığa kaçmayıp dinin, her şart altında yaşanılırlığı düşüncesine uygun davranmak.. ifrat ve tefrite girmeden her şeyin hakkını verip itidali korumak.. da hikmetin çerçevesine dahildir. Nitekim, akıl gücünün vasat (itidâl) mertebesi, hikmet tabiriyle ifade edilegelmiştir. Kuvve-i akliye’nin ifrat (aşırı) hâline, hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterme manasında “cerbeze”; tefrit durumuna, hiçbir şeyi doğru dürüst anlayamama, en basit şeyleri dahi idrak edememe anlamında “gabâvet” ve “hamâkat”; mûtedil olanına da, eşya ve hadiseleri güzelce değerlendirip, lehte ve aleyhte olması muhtemel bulunan şeyleri birbirinden ayırabilme keyfiyetinin unvanı olarak “hikmet” denmektedir. Ayrıca, meselenin, hem nazarî hem de amelî yanlarını ihtiva edecek şekilde hikmeti, “hayırhahlık” olarak tarif etmek de mümkündür. “İnsanları Rabbin yoluna hikmet ve mev’ize-i hasene ile davet et!..” (Nahl, 16/125) meâlindeki âyet de bu anlamdaki hikmeti hatırlatır. Evet, gönlünden diline hikmet akan bir insan, kimsenin dikkatini çekmeyen incelikleri görür, başkalarının sezemediği hakikatleri dile getirir ve kimsenin söylemediği sözleri söyler. Söyler ve dudaklarından dökülen herbir cümle bir muhtacın derdine derman olur. İslâm âlimleri, hikmetle alakalı çok farklı tarifler yapmışlardır. Aslında, bu tariflerin herbiriyle hikmetin bir yanını dile getirmişlerdir. Fakat, çoğunluk itibarıyla, hikmeti “faydalı ilim ve salih amel beraberliği” şeklinde yorumlamışlardır.
Hikmete üç yolla ulaşmalı
1) ISLAHÇI OLMAK İLK DÜSTUR Kötülükleri gidermenin ve iyilikleri elde etmenin söz konusu olduğu her işte hikmet manası vardır. İnsanlık için fayda getirecek faaliyetlerde bulunmak, bozulanı onarmak, yıkılanı tutup kaldırmak, hep ıslahçı olmak ve her şeyin yaratılış gayesine uygun şekilde devamını sağlamak hikmetin önemli bir derinliğini teşkil eder. İşte, iman hizmeti ilk günden itibaren hep bu çizgide olmuştur.
2) ÇAĞI OKUMAK VE METODU BİLMEK Islahçı olmak, Kur’an talebesinin şiarı ve vazifesidir; fakat, en az bu vazife kadar onu eda ederken uygulanacak metodların ve öncelikli olarak ele alınacak meselelerin tespiti de ehemmiyetlidir. İşte, bu noktada işin içine çağı çok iyi okuma mevzuu girer. Çağı iyi okumak, tekvinî emirleri okumaktan daha farklı bir konudur. Bu konu, değişik toplumları yeterince tanımakla, yeryüzüne hâkim milletlerin planlarını gayet iyi bilmekle, dönemin fen ve tekniğini hayır istikametinde kullanabilme istidadına sahip olmakla ve asrın hastalıklarını tam olarak teşhis edip onlara uygun tedavi çareleri geliştirmekle alakalı bir husustur. Bugünü değerlendirmek ve aydınlık yarınlara ulaşmak isteyenler, mutlaka zamanın gerçekleri ve hayatın çağlayanları ile kendi irade, sa’y ve gayretleri arasındaki âhengi yakalamak mecburiyetindedirler. Aksine, kâinattaki umûmî cereyana karşı direnmeleri, onların mahvolup gitmelerine netice verir. Dünya başını almış bir yerlere giderken, bir toplumun kendi dar kabuğuna çekilip inzivâya dalması kendi idam fermanını imzalaması demektir. Bu açıdan da, hayatını iman hizmetine adamış insanlar, içinde bulundukları çağın şartlarını çok iyi bilmeli; bu asrın vâridat, mana ve yorumlarıyla mutlaka tanışmalı, barışmalı ve uzlaşmalıdırlar. 3) BÜTÜNCÜL BAKMA, ACELE ETMEME Teşhisi yapılan hastalıkları tedavi ederken şartları ve konjonktürü nazarı itibara alma, üslubunu güzelce belirleme, mebde ve müntehâya bütüncül bir nazarla bakma ve asla acelecilik yapmama gibi hususlar takip eder. Her şeyden önce hep hatırda tutulmalıdır ki, iman hizmeti insana yapılan bir yatırımdır ve böyle bir yatırımın geriye dönmesi belki bir asır alır.23:09 - 28/1/2007 - yorum {yok} - yorum yaz”Kur’ân, olmuş ve olacak her şeyden bahsediyor.̶
“Kur’ân olmuş ve olacak her şeyden bahsediyor.” diyorlar. Bu doğru mudur? Doğru ise, günümüzdeki bir kısım fen ve tekniğe ait meseleleri de bunun içinde mütalâa edebilir miyiz? Yüce Yaratıcı’nın, insanoğlunun öğrenmesine müsaade ettiği ve onun maddî-mânevî gelişmesine vesile kıldığı her şeyden çok kısa ve özet olarak bahsetmesi doğrudur. Kur’ân’ın ele alıp tahlile tâbi tuttuğu şeylerde, takip ettiği bir yol vardır ki, o yol bilinmediği zaman, tahlilci aradığını onda bulamayabilir. Bir kere, Kur’ân’ın en birinci hedefi insanı mutlak saadete ulaştırmaktır. Saadete ulaştırmak için de her şeyden konu açar; ama o şeylerden önemine göre söz eder. İnsandan, onun ehemmiyeti kadar; yıldızlardan derecelerine göre bahseder. Böyle yapmayıp da o, sadece yirminci asrın “tabu”su sayılan bir kısım medeniyet harikalarından bahsetseydi, pek çok şeyin anlatılıp tanıtılma hakkı zâyî olacak ve bir kısım sabit hakikatler, gelecek keşifler ve bilhassa insan, ihmale uğrayacaktı. Bu ise, Kur’ân’ın, ruh ve asıl maksadına bütünüyle aykırı bir durumdur. Edebî dâhiler, onun büyüleyici ifadesine hayranlık destanları koşarken, bakışlarını iç ve dışta gezdiren ilim adamları, onun aydınlatıcı tayfları altında, eşya ve hâdiselerin hakiki yüzlerini görebilme ve anlayabilme bahtiyarlığına ermişlerdir. Psikologlar, sosyologlar; kitleler ve insan ruhuna âit en kapalı problemleri, onunla çözüme kavuştururken; ahlâkçı ve terbiyeciler de nesillerin terbiyesinde hep ona müracaatta bulunmuşlardır.[Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân 14] Şimdi söylemeye çalıştığımız hakikatlere birer misal ve sorulan soruya da cevap için, bir iki numune örnek sunuyoruz: 1- Ezelden ebede kadar her şeyi gören ve bilen Yüce Yaratıcı, önce genel anlamda geleceğin bir ilim, irfan ve bunun zorunlu neticesi olarak da bir iman devresi olacağına dikkati çekiyor: “Biz onlara, âfakta (bir baştan bir başa tabiatın sinesinde) ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, o Kur’ân’ın gerçek olduğu onlara iyice tebeyyün etsin.”[Fussilet Sûresi, 41/53] bu âyet, bilhassa ilim gözüyle ele alındığında, tek başına bir mûcize olduğu kabul edilecektir. Makro âlemden mikro âleme kadar, insanın araştırma ve düşünme sahası içine giren ne kadar şey varsa, gelecekte aydınlanan mahiyetleriyle Kur’ân’ı doğrulayacak ve Yaratan’ın varlığını ve birliğini gösterecektir. 2- Kur’ân, kâinatın yaratılışı mevzûunu da, yine kendine has üslûpla ele alır: “İnkâr edenler görmediler mi ki, göklerle yer bitişik idi; Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık.”[Enbiyâ Sûresi, 21/30] Bu anlatış o kadar berraktır ki, ne dünkü Kant ve Laplas’ın, ne de modern çağın Asimow’larının faraziyeleriyle asla kirletilmemelidir. 3- Bir diğer âyette ise: “Görmedin mi ki Allah yerde olan her şeyi ve kendi emriyle denizlerde yüzen gemileri, sizin hizmetinize verdi? Yerin üstüne düşmesin diye, göğü O tutuyor. Gök ancak O’nun izniyle düşebilir.”[ Hac sûresi, 22/65] Gök cisimlerinin yer üzerine düşme durumunda olduğunu, fakat Allah’ın müsaade etmediğini anlatıyor ki; bu da, cisimler arasındaki çekme kanunudur. Bu mevzuda ister Newton’un “cazibe-i umumiye”si açısından, isterse modern astronomi çağının “hayyiziyle” ele alınsın anlatılan şey fevkalâde açık ve seçiktir. 4- Günümüzün aktüel meseleleri arasında mühim bir yer işgal eden, Ay’a seyahat mevzuu da bir işaretle hissesini alıyor; “Dolunay şeklini alan Ay’a kasem ederim ki, siz mutlaka, tabakadan tabakaya binecek (yükselecek)siniz.” [İnşikâk sûresi, 84/18-19] 5- Son bir misal de Ay ve Güneş benzerliklerinden verelim: “Biz gece ve gündüzü iki âyet (alâmet) yaptık. Gecenin âyetini (Ay’ı) sildik; gündüzün âyetini aydınlatıcı kıldık.”[ İsrâ Sûresi, 17/12] İbn Abbas, “Gecenin âyeti Ay, gündüzün âyeti de Güneş’tir.”[ Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân 10/228] diyor. Bu itibarla “Gecenin âyetini sildik.” sözünden, bir zamanlar Ay’ın da Güneş gibi ışık veren bir peyk olduğunu, ısının bulunduğunu; daha sonra Yüce Yaratıcı’nın, onun ışık ve ısısını söndürdüğünü anlatıyor ki; bir yönüyle Ay’ın geçmişini dile getirirken, bir yönüyle de, diğer yıldızların kader ve âkıbetlerine işaret etmektedir. İşaret edilen bu birkaç numune gibi, Kur’ân’da daha pek çok âyet vardır ki, hem insanı alâkadar eden her mevzuun hiç olmazsa- icmâli Kur’ân’da bulunduğunu, hem de bu meselelere dair, İlâhî beyanın herkesin anlayacağı şekilde, fakat beşer için ifadesi imkânsız mûcizevî olduğunu göstermektedir.23:07 - 28/1/2007 - yorum {yok} - yorum yazDuam dünyaya Kur’an’ı dinletmek
Kâh Kur’an-ı Azüm-ü Şan’ı dinlerken, kâh kulağınıza gelen bir ilahide onun sesinin peşine takılıp bir daha hiç dönmek istemeyeceğiniz ötelere yelken açmışsınızdır. Sesindeki buğunun yüreğindeki hüznü yansıttığını görüp de kayıtsız kalamayıp, okuduğu bir naat ya da münacatta Hz. Peygamber’e ve Yüce Yaratıcıya akmıştır gözyaşlarınız… Uludağ Üniversitesi’nde ilahiyat profesörü olan Mehmet Emin Ay tüm mütevazılığıyla “Ben sanatçı değilim. Sıradan bir öğretmenim.” dese de, on binlerce insan böyle düşünmemesi gerektiğini, daha ilk albümü olan Tale’al Bedru albümünün 1 milyona varan satış rakamıyla göstermişti. Aradan geçen yıllara rağmen, bugün hiçbir ilahi ya da ezgi albümü bu sayıyı yakalayabilmiş değil. Yine, en çok dinlenen hatim albümlerinin üzerinde onun ismi yazıyor. Onunsa buna cevabı çok kısa. “Bu, Rabbimin lütfudur.” Bir ramazan öğlesinde Bursa’da Muradiye Külliyesi’nde bir araya geldiğimiz Mehmet Emin Ay, kendisiyle ilgili merak ettiğimiz soruları içtenlikle cevapladı. O, “Devam etseydik, sabaha kadar konuşurduk.” dedi, biz sohbetin lezzetinden kendimizi alamadık. Gördük ki, teveccühlerin ona yönelmesi boşuna değilmiş. -Sizle alâkalı en güncel şeyden başlayalım. Umre için gittiğiniz kutsal topraklardan birkaç gün önce döndünüz. Türkiye’de ve orada soluduğunuz ramazan coşkusu arasında nasıl bir fark ya da ilişki var? Mukaddes topraklarda gözlemledim ki geceleri ibadetle geçirip, gündüzleri dinlenmeye ayırıyorlar. Özellikle öğleden sonra bir Peygamber sünneti olarak kaylule uykusunu ihmal etmiyorlar. Böyle olunca, Türkiye’ye göre uzun sayılabilecek bir teravih namazını rahatlıkla kılıyorlar. Hele son on günde gece namazı olarak 10 rekât kılınan teheccüd bir saat sürüyor. Ama görseniz bu kadar insan bir saati aşan teheccüde, iki saati aşan teravih namazına razı bir şekilde geliyor. İbadetler bizdeki imanı, Rabbanî ve melekî özellikleri güçlendiriyor. Ülkemizde son yıllarda ramazan coşkuyla yaşanıyor. Yerel yönetimlerin organizasyonlarıyla fakir-fukaranın sevindiğini görüyorum. Medya, ramazan gerçeğini biraz daha doğru görmeye başladı. Ama hiçbir coşku mübarek topraklardakine erişemez. -Kaç kez hacca ve umreye gittiniz? Allah’ın lütfuyla beş kez hac nasip oldu. Dokuz, on defa da umreye gittim. -Oraya varmak bir vuslatın gerçekleşmesiyse, ayrılmak da derin bir firakı ve hüznü barındırmalı. Hacdan dönmeyi, özünden de ayrılmak olarak görebilir miyiz? Hacdan döndünüz mü sorusuna ‘Dönmedim’ demek gerekir. Çünkü giden her gönül sahibi, kalbini aslında Kâbe’nin örtüsüne bırakıp da gelir. Bursa’da yaşayan Cengiz Numanoğlu Bey bir şiirinde “Bir zamanlar derdim ki Yarabbi neden/ Bir daha istiyor, bir kere giden/ Bilemezmiş insan gitmeden/ Aldım cevabımı Beytullah’ta ben.” diyor. Medine, sıkıntı içindeki Allah’ın Resulü’ne ve sevgili ashabına adeta bir ana kucağı oldu. Mekke’de bizi çeken neydi diye düşünürdüm. Konumunun verdiği gerekçeyle, bir otorite gibi duran baba ocağı olduğunu gördüm. Semada var olan ve meleklerin tavaf ettiği Beyt-ül Mamur’un yeryüzündeki izdüşümüdür, Kâbe-i Muazzama. Yeryüzündeki müminlere, Cenab-ı Hakk’ın kattığı melekler vardır. Şair diyor ya ‘Çok zaman bilemedim/ Hangisi melek, hangisi insan?’ Maalesef, Türkiye’den giden hacılarımız tavaf dualarını bilmiyorlar. O duaların cazibesini ah bir görseler! “Allah’ım bu saray senin sarayın. Bu kullar senin kulların. Ben de senin kulunum. Kulun olan beni affet Rabbim.” Bakın böyle başlıyor tavaf duası. -İnsanın gözüyle göremediği, aynı havayı soluyamadığı bir Peygamberi kendisine kendisi kadar yakın hissettiğini, onunla tamamlandığını düşünürsek, insanı Hz. Muhammed’e (sav) bu kadar yakın kılan nedir orada? Şeref’ül mekân, bil mekîn… Bir yerin şerefli olması, orada oturanla alakalıdır. Yüce Mevla’mız ‘Ey Habibim! Biz seni iki taşlık arasında, güzel bir beldeye yerleştirmedik mi?’ buyuruyor. Medine, altı suyla dolu, yeraltı zenginlikleri ve hurma bahçeleriyle çok şirin bir yer. Bundan öte Medine’nin sıcağında da, esintisinde de farklı bir tat var. Bu mekânda kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratılan Peygamberimiz var. Bizler Ravza-i Mutahhara’dan etkilenirken, gönül gözü olanlar orada farklı şeyleri görüyorlar. Mübarek eli bir çocuğun başına dokunduğunda bilinirmiş ki bu çocuğun başına sevgili Peygamberimizin eli değmiş. Bu kadar bariz ve cazip bir kokusu varmış. O yüce Peygamber, hayatında da güzel, mematında da… Biz bu dünyalık hâlimizle bile Uhud’da, sığındığı mağaradaki o güzel kokuyu hissediyoruz. Peygamberinizden ayrılırken ana kucağından ayrılır gibisiniz. -Medine’nin kokusu belki de o mecburi gurbetin bıraktığı hüznü saklıyordur hâlâ… Olabilir. Tabii ki… Ama onlar Allah için terk ettiler her şeylerini. İSTANBUL’DA OLMASA DA KÂBE’DE BULURSUN! -Akademisyen, hafız, bestekâr, icracı, belgeselci, radyo-tv programcısı… Mehmet Emin Ay’ı nitelendiren o kadar çok kimlik var ki! O kendi içindeki en geniş kanalın hangisine ait olduğunu düşünüyor? İlahiyat Fakültesi’ni birincilikle bitirmiştim. Musikiyle bu denli ilgileniyor değildim. Asistanlık yıllarımda üniversitede kalmaktan başka idealim yoktu. Yine o dönemde piyasaya sunulan Tale’al Bedru Aleyna çalışması büyük ilgi gördü ve çok önemli teklifler aldım. -Yine ilahi ve ezgi düzleminde mi? Evet. Benim başka şey düşünmeye karakterim uymaz. Akademisyenliği bırakmak zorundaydım, kabul etmek için. Ben tercihimi zor olandan yana kullandım. Profesörlük unvanını alıncaya dek 16 yıllık bir geçmişim oldu. Sahne benim için hiçbir zaman cazibe unsuru olmadı. Benim için öğretmenlik çok zevkli bir şey. Fakat bunu hep düşündüm, bu zevke erişen bir şey var mı diye? Bazen öylesine ortamlar oluşuyor ki ben dakikalarca Kur’an okumak istiyorum. Yani öğretmenlik yapmak ile Kur’an okumayı yan yana koyduğumuzda, ‘Keşke hiç tükenmeyen nefesim olsa da, ben hep Kur’an okusam’ diyorum. Kur’an okumak, sanatların en zor olanı. -Neden? Önünüzdeki notadan bir musiki eserini icra edebilirsiniz. Kur’an-ı Kerim okurken sanatçılık yapamazsınız. Çünkü sanatçıyı dinleyenler, insanlardır. Kur’an’ı dinleyen ise Cenab-ı Hak. Sevgili Peygamberimizin buyurduğu üzere “Sizden herhangi biriniz, çok güzel şeyler söyleyen hizmetçisi olduğunda nasıl kulak kabartırsa, Allah-ü Tealâ, Kur’an okuduğunda bir mümini daha iştiyakla dinler.” “Kur’an ehli, Allah’ın ailesindendir.” buyuruyor Peygamberimiz. ‘Beni Cenab-ı Hak dinliyor’ diye düşündüğünüzde çok zor bir hadise. Tecvide, makama dikkat ederek; dua ayetlerinde yalvararak; hüküm ayetlerinde ona uygun makam; hüzün ayetlerinde icap ettiren mahzun bir sada ile okumalısınız. Sizi Rabbiniz dinliyor. Fakat sizin çok iyi bir yönetmeniniz var. Çok rahatsınız. Diyorsunuz ki ‘Rabbim beni yönetsin. Ben çok rahat okurum bu eseri.’ Yüce Mevla da okumaya başladığınız zaman, sizi adeta otomatik pilota bağlıyor. -Öyleyse kul olduğunun farkına varılmadan Kur’an okunamaz. Buradan hareketle yeni bir kanal da açılıyor. Hem Allah’a hem de sizi dinleyen kitleye karşı bir yükümlülüğünüz oluşuyor. Doğrudur. Gönülden bir ‘Allah’ diyenin içimizi nasıl yaktığını bir bilseniz! Bir ayet arasında siz nefes alırken, o kişinin içinden gelerek ah çekmesi, Allah demesi size doping yüklüyor. Kur’an okumanın şartlarına alıştığınız zaman, okuyan kişi olarak siz okunanı dinleyen kişi oluyorsunuz. Bunu anlatmam biraz zor. -Kendinizden kopuyorsunuz… Evet, böyle oluyor. İşte o zaman kul diyor ki ‘Beni okutan sensin Yarab! Okuyan ben değilim.’ Çoğu zaman Mekke’de, Medine’de oturduğum zaman gönlümden geçen şekliyle okurum. Gözümü açtığım zaman, etrafımda insanların toplandığını görüyorum. ‘Devam et’ diyorlar. Arapların hoşuna gidiyor. Ama bana orada, o mekânda, Cenab-ı Hakk’ın sarayında Kur’an okumak çok başka geliyor. -Bu kadar güzel bir sesin sahibi olarak ilahi kelamı insanlara aktarabilmenin sorumluluğu çok ağır mı? Tabii ki! Yaşama noktasında bize önemli vazifeler düşüyor. Öyle bir hayat yaşamalıyız ki, okuduğumuz ayetler ‘Sen insanlara böyle okuyorsun. Ama böyle yaşamıyorsun.’ dememeli. Bu esnada Cenab-ı Hak yüz çevirmemeli. Bu ses, Allah’ın lütfudur. Benim yaptığım bir şey yok. Çok şükrediyorum, böyle bir vazifemiz olduğu için. -Bununla ilgili yaşadığınız çok ilginç bir olay var mıdır merak ediyorum. Ramazana denk gelen bir sömestr döneminde, son on günde itikâfa girmek üzere Kâbe’ye gittim. Sarışın iki genç gelip iftar soframıza oturdular. Bize ikram ettikleri yoğurdu o gençlerden birine verdim. Türk olduğumu anlamış. O da Başkurdistanlı olduğunu söyledi. “Türkiye’de bir süre bulundum. Şimdi Riyad’da Din Enstitüsü’nde öğrenciyim.” dedi. İsmi Enver’miş. Akşam namazından sonra konuşmaya devam ettik. Bana dedi ki “İstanbul’a geldiğim dönemde çok arzu etmeme rağmen birisini göremedim. Siz tanır mısınız?” dedi. “Kim” diye sordum. “Mehmet Emin Ay” dedi. “Hangi maksatla görmek istedin?” diye sorunca, “Ben onu Başkurdistan’a gelen ağabeylerin getirdiği kasetlerden tanıdım. Benim bu din tahsili almama vesile olan, bu işi gönlüme çalan onun hatim kasetleriydi. Fakat İstanbul’da onu aradım, bulamadım. Bu hep içimde kaldı.” dedi. “Benim” demek çok zordu. Ertesi gün de geleceğini söyledi. İsmimi öğrense “Bana niye söylemedin?” diyecek. “Sana bir şey söylesem nasıl olur Enver?” dedim. “Buyurun” deyince, “Senin ismini söylediğin şahıs karşında duruyor.” diye devam ettim. Yüzü değişti. “Yani siz misiniz? Bağışlayın beni ama pasaportunuz yanınızda mı?” der demez pasaportumu gösterdim. Mehmet Emin Ay ismini görünce pasaportu bıraktı, kaçtı, gitti. Biraz sonra bir arkadaşıyla gelen Enver gözyaşlarıyla, arkadaşı da heyecanla sarıldı bana. Enver “Hocam bunu nasıl açıklayayım? Diyorlardı ki insan Mekke’de, Medine’de istediğini karşısında bulurmuş. Ben nasıl anlatayım?” dedi. Onunla sözleştik. Ertesi yıl aynı yerde, itikâfta buluştuk. SOYUMUZ AMMAR BİN YASİR’E DAYANIYOR -Van’dan gelip Bursa’da ilahiyat okuyorsunuz. Ve buradan da lisedeki gibi birincilikle mezun oluyorsunuz. Öyle görünüyor ki bu büyük coğrafi değişimin muhtemel gelgitlerini yaşamamışsınız. Doğu’dan annem ve babamla birlikte geldim. Babamla birlikte üniversite yıllarımda hafızlık yaptım. Babam mürşidimdi. Ayrıca Van’ın tek Kur’an kursu hocasıydı. 1976’da emekli oldu. Ondan önce 30 sene Van’da bu iş için emek vermişti. Entelektüel tabakadan çok talebesi vardı. Büyük bir fedakârlık yaparak, evini, kendisini seven binlerce insanı, diğer çocuklarını bırakarak önce Erzurum’a, ki iki yıl da orada okuduk, oradan da Bursa’ya geldi. Rahmetli annem ve babam sayesinde hiçbir zaman gelgit yaşamadım. Önümde, geceleri teheccüde kalkan, uzun dualar eden, gününü rahle başında geçiren bir mürşid-i kâmil gibi duran, soyunu Ammar bin Yasir’e dayamış bir baba duruyordu. O yüzden ilk yayımlanan eserimi rahmetli babama, ikincisini de anneme ithaf ettim. -Görebildiler mi? Babam hiçbirini görmedi; ama Bursa’daki bir naklen yayında, hafız olarak yetiştirdiği oğlunun radyodan Kur’an okuyuşunu dinledi ve çok mutlu oldu. Rahmetli annem ona ithaf ettiğim kitabımı gördü. -Erzurum’dan Bursa’ya hangi vesileyle geldiniz? Erzurum’da Yüksek İslam Enstitüsü’ne başlamıştık. O dönemde enstitüler, fakültelere dönüştürüldü ve istediğimiz yere gideceğimiz söylendi. Babamlara “Siz isterseniz Van’a dönün. Ben de İstanbul’a gideyim.” dedim. Kabul etmediler. İstanbul’u gözümüz kesmedi. Biz de Bursa’ya taşındık. -Bu kadar çok sahiplenmelerinin sebebi neydi? Sevgi. Dört ablam var. Benden önce üç ağabeyim çocuk yaşlarda vefat etmiş. Ben tek erkek evlatlarıydım ve en küçükleriydim. Hamdolsun rahmetli babam evliliğimizi, annem de çocuklarımızın üçünü de gördü. -Neden Bursa’da kalmayı yeğlediniz? İstanbul’a giden hocam okul bittikten sonra ‘Sen de gel’ dedi. Bursa’yı sevdik, halkıyla kaynaştık ve sevenlerimiz oldu. İstanbul’u çok seviyorum, sık sık gelip gitmeme rağmen Bursa’da ikameti tercih ettim. -Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’deki Bursa’sını okuyup sizi tanıyınca insan neden Bursa’yı tercih ettiğinizi anlıyor. Doğrudur. Ben bir yabancı gibi Bursa’yı geziyorum aslında. Çünkü bulunduğumuz yer şehirden uzak, Mudanya’ya yakın. Emir Sultan’ı İstanbul’dan gelen biri gibi geziyorum. Hâlâ Bursa’yı doyasıya bitiremedim. -İnsan şehirle bütünleştiğinde farkında olma yetisini kaybediyor galiba… “Ol mahiler ki derya içredir/Deryayı bilmezler” diyor ya şair, her dem gurbetteymiş gibi yaşamak lâzım. Gurbetten gelenler daha iyi geziyorlar. -Her an gurbette yaşamak duygusu, aslına rücû etmeyi çağrıştırdı bana. Sürekli ‘ümmetim’ diyen Hz. Muhammed Mustafa’nın dahi belli bir noktadan sonra “Allah’ım artık sana dönmek istiyorum” demesi de sanırım buna verilecek en güzel örnektir. Burası, çok güzel bir nokta. Tasavvuf ehli, gurbeti hep içinde yaşatmayı önemsemiştir: “Ben gurbette değilim/ Gurbet benim içimde”. Kul, ruhlar âleminde Cenab-ı Hakk’ı tanıdıktan sonra dünyaya gönderilişiyle, aslında gurbete düşmüştür. Hep sahibinin yanında olmak ister; fakat dünyanın cazibeleri onu alıkoyar. “Fetubâ lil hurabâ”… “Gariplere ne mutlu”… Efendimiz, iki omzundan tutarak kayınbiraderi Hz. Ömer’in oğlu Hz. Abdullah’a diyor ki “Ey Abdullah! Bu dünyada ağacın altında dinlenip de yoluna devam eden bir garip gibi ol. Böyle olursan dünya seni alt etmez.” Hz. Cebrail, Efendimizin son anında geliyor ve “Ya Resulallah! Her peygambere yapılan teklif sana da sunuluyor. Cenab-ı Hak diyor ki ‘İsterse O’na ömür vereyim, isterse Biz’e kavuşsun.” Peygamberimizin cevabı ‘Hayır, ben O’nu istiyorum. Gurbette daha fazla kalmak istemiyorum.” oluyor. Cenab-ı Hak, Hz. Âdem’e hatasından dolayı, onu peygamber kılmasına rağmen cennetten dünyaya sürgün ediyor. KUR’AN HİZMETİMİZ TAİPEİ VE AFRİKA’YA ULAŞTI -1992’de ilginç bir kararla Özbekistan ve Kazakistan’a gidiyorsunuz. Bir yıl öncesinde bağımsızlıklarını ilan etmiş, inanç ve kültür anlamında harabata dönen bu coğrafyaya sizi çeken ne olmuştu? Allah’ın sevgili kulları, evliyaullahların otobiyografileri bizler için önemlidir. “Tezkiretül Evliya’ dediğimiz bu eserleri okurken, bu insanların pek çoğunun Orta Asya’da yaşayıp vefat ettiğini gördüm. Gidip gelen insanlar da “Mutlaka görün” deyince bende cazip şeyler oluştu. Oraya vardığımızda tespit ettik ki, Allah’ın sevgili kullarının etrafında kümelenen, türbesinin etrafında yaşayan insanlar, dinlerini muhafaza etmişler. Fergana Vadisi çevresinde Nemengan şehri vardı. Oradakilerin dinini en iyi yaşayan Özbekler olduğunu söylüyorlardı. Baktık ki orada Nakşibendiye yolunun büyüklerinden birçok Allah dostu medfun. Hatta Şah-ı Zinde ismiyle bilinen bir Ashab-ı Kiram’ın kabri de var. Kaybolan bir gençlik karşımızda duruyordu. Buhara’da bir akşamüstü çok etkilenerek okuduğum Kur’an-ı Kerim’i kaydedemediğimize Mustafa Demirci’yle hep yanarız. Oradaki insanlar ‘Türk’üm’ demiyor. Ruslar, bir milleti diğerine muhtaç edip bir arada tutmuştu. -İlk albümünüz olan Tale’al Bedru bugün kimsenin ulaşamadığı bir tiraj yaparak, 1 milyon adet sattı. Bu sizi şaşırtmış mıydı? Üç yıl üst üste en çok satan kaset olmasına şaşırdık tabii. Ben belli bir yaşın üstünde insanlara hitap edeceğimizi düşünüyordum. Fakat çocuğundan yaşlısına bir dinleyici kitlesi ile karşılaştım. Efendimiz zamanında Medineli müminlerin mutluluk melodileri, müminlerin içlerinde bir yerde kalmış. Bu kadar ilgi göreceğimizi ben de yapımcım da tahmin etmemiştik. -Kur’an-ı Kerim albümlerinizin satışları nasıl? Bir zamanlar Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış olan Tayyar Altıkulaç Bey’in hatminden sonra en çok satılanın bizimkisi olduğunu söylüyordu kitapçılar. Beni asıl sevindiren, yurtdışında hiç ummadığım yerlerde hatmimizin dinlenmesi. Taipei’deki İslam Camii’nde yapılan mukabelede bizim hatmimizi dinlediklerini, hatta bir Türk’le evli olan bir Çinli hanım kardeşimizin o hatimlerden namaz surelerini öğrendiğini ve hayatında tek idealinin Türkiye’ye gelip bana bir sure okumak olduğunu öğrendim. Beni buldu ve isteğini gerçekleştirdi. Afrika’daki okullarda görevli bir arkadaşımız hatmimizi dinlediklerini söyledi. Bunlar bizim çabamızdan değil. Bir sıcak gün tavafında duam şuydu: “Allah’ım yeryüzünün her köşesinde bana Kur’an okumayı nasip et.” Gerçekleşiyor, inşallah. Bu ramazanda TRT’de hatmimiz yayımlanıyor. TRT’nin yayın coğrafyasını görünce şükrediyorum. 13:37 - 27/10/2006 - yorum {yok} - yorum yaz
|
Tanım ; Diyalog'un kelime anlamı Yunanca dialogos kelimesi fransızcaya dialogue olarak geçmiş, Türkçede diyalog olarak kullanılmaktadır. Karşılıklı konuşma demektir.Kişiler ya da, ideolojik, siyasi taraftarlarla karşıtları arasında, ayrılık konuları üzerinde bir anlaşmaya, geçici veya kalıcı bir uzlaşmaya varmak için görüşüp konuşmaya, ilişkiler geliştirmeye diyalog denmektedir. "Dinler arası diyalog" ise, adından anlaşıldığı üzere, farklı ırk ve kültürlerden, değişik inanç, kanaat ve siyasi anlayıştan Ana Sayfa E-mail (diyalogveegitim@gmail.com) Arşiv...Tüm yazilar ------------------------------------- M.F.GÜLEN STV ZAMAN BURC FM AKSIYON SIZINTI OSMANLICA ISLAM HUKUKU /Hayrettin Karaman KURAN DINLEYELIM HERKUL SORULARLA ISLAMIYET YÜZ OKUMA SANATI ERMENI SORUNU SAGLIK SAKINCALI MADDELER IBADET ESMA-ÜL HÜSNA HAT VE EBRU MICROSOFT NEY ÜFLE NUR PENCERESI GAZETE ILK SAYFALARI EBRU TV ZAMAN AILEM En Son Eklenen Yazılar - Çocuğum kitap okusun istiyorum - İslâmî bir farz: Tefekkür - Bangladeş'taki Türk Okulundan 'Eşsiz' Başarı - Peygamberimiz her zaman mütebessimdi - İyiliği yaymaya çalışalım - Haftada bir sohbet iyi gelir! - ''DIŞ DÜNYAYA AÇILMA KONUSUNDA TÜRK OKULLARI ÖNCÜLÜK ETT - M.FETHULLAH GÜLEN - Kalbim Uyumaz!.. - Bilinmeyen Yönleriyle Peygamber Efendimiz (SAV) Kategoriler
|