| DİYALOG VE EĞİTİM ... |
Bilinmeyen Yönleriyle Peygamber Efendimiz (SAV)
Herşey, ilk kez okuduğumda beni heyecanlandıran bir eseri, son okuyuşumda duyduğum taze bir heyecanla başladı. İlk okuyuşumun üzerinden neredeyse on yıl geçmişti ve bu, belki yedinci, belki sekizinci okuyuşumdu. Bu eseri okumayı seviyordum, zira dünyama Hz. Peygamberin hayatından hatıralar ve hisseler taşıyordu. Bu elbette güzeldi de, son okuyuşumda farkettiğim bir husus çok daha güzeldi. Edison bin buluşuyla gelse, bu son okuyuşum esnasında keşfettiğim bir hususu onlarla değişmezdim.
Sözü uzatmadan söylemem gerekirse, okuduğum eser, ‘Mucizat-ı Ahmediye Risalesi’ adını taşıyor ve Hz. Peygamberin(a.s.m.) peygamberliğine delil olarak gerçekleşen üçyüzden fazla mucizeyi anlatıyordu. Bu eserde yeni farkettiğim husus ise, bu mucizelerin tasnif edilme biçimiydi. Kitabın yazarı, ‘kâinattan Yaratıcısını soran bir seyyahın gözlemleri’ suretinde yazdığı ‘Âyetü’l-Kübra’ adlı eserin de yazarıydı. Ve, sekizinci okumamda nihayet farkedebildiğim üzere, Hz. Peygamber’in mucizelerini anlatırken, kâinatın bir Yaratıcının varlığını nasıl gösterdiğine dair eserde var olana benzer bir tasnifte bulunuyordu. Âyetü’l-Kübra risalesinde kâinat içinde gökyüzü, yeryüzü, hayvanlar, ağaçlar, cansız maddelerin.. birer ayrı âlem olarak Allah’ı bildirdiği nasıl ayrı ayrı anlatılıyorsa, mucizelere dair risalede de, Hz. Peygamberin mucizeleri, ‘ekser enva-ı kâinattan birer mucizeye mazhar’ olduğu vurgusuyla, ‘taştan, sudan, ağaçtan, hayvandan, insandan tut.. tâ aydan güneşten, yıldızlara kadar her taife’ye göre tasnif ediliyordu. Sonuç, kâinatın her bir nev’inin ‘kendi lisan-ı mahsusiyle ve ellerinde birer mucizesini taşımasıyla, onun nübüvvetini alkışladığı’ydı. Hz. Peygamberin mucizelerine böyle bakınca, kâinat ile Peygamber’i içiçe, yan yana düşünür hâle geliyordu insan. Peygamber aleyhisselamı kâinat içinde düşünür hâle geliyordu. Benim için yeni olan bir husustu bu; Hz. Peygamber’e dair bakışımı değiştirip geliştiren bir husus... Bu, farketmeyi nasip ettiği için Rabbime şükür borçlu olduğum bir husustu elbette. Ama, yine şükürler olsun ki, ilgili risale vesilesiyle keşfettiğim tek husus da değildi. Aynı risalenin sayfaları arasında ilerlerken bir dipnotta karşıma çıkan kısacık bir ibare, bir büyük hakikatin ipucu olarak çıkacaktı karşıma. İbare şuydu: “Kur’ân, İsm-i Âzama mazhar olan Resûl-i Ekrem aleyhissalatu vesselamın pek büyük ve pek parlak derece-i imanını ifade ediyor.” Nasıl bu risalenin bütününden kâinat-Peygamber içiçeliği dersini almışsam, onun içindeki bu cümleden de, Kur’ân-Peygamber içiçeliği dersini almıştım. Bu cümle, “Resûlullah’ın(a.s.m.) hayatını merak ediyorsan, en başta Kur’ân’a bakmalısın” diye düşündürmüştü bana. “Onun hayatını bildiren bir siyer arıyorsan, en başta, Kur’ân’ı okumalısın. Onun neye nasıl inandığını öğrenmek istiyorsan, cevabı Kur’ân’da aramalısın.” Öyle yapmam gerekirdi, zira o, Kur’ân neye bakmayı emrediyorsa ona bakmış, Kur’ân neyin tefekkürünü istiyorsa onu tefekkür etmiş, Kur’ân ne yapmayı emrediyorsa yapmış, neden sakınmayı emretmişse sakınmıştı. Mü’minlerin annesi Hz. Âişe’nin “Onun ahlâkı Kur’ân’dı” sözünün zımnında da, işte bu mânâ vardı. Madem öyle, şöyle bir muhakeme zincirini pekâlâ kurabilirdim. Kur’ân insanı kâinatı tefekkür etmeye çağırıyor; demek ki, Resûlullah kâinatı tefekkür etti. Kur’ân, “Bakmazlar mı göğe; nasıl bina edip süslemişiz?” diyor, demek ki Hz. Peygamber göğe baktı ve bu nazarla baktı. Kur’ân, “Bakmazlar mı dağlara?” diyor, demek ki Hz. Peygamber Kur’ân’ın istediği şekilde dağlara baktı. Kur’ân “Bakmazlar mı kuşlara!” diyor, demek ki Resûlullah “Onları Rahman’dan başka kim tutabilir ki!” diye düşünerek kimbilir kaç kez kuşları seyre daldı. Kur’ân “Bakmazlar mı deveye; nasıl yaratıldı?” diyor, demek ki Hz. Peygamber deveye baktı ve yaratılışı üzerinde düşündü. Kur’ân sivrisineği, yaprağı, narı, üzümü, hurmayı, sütü, inciri, yağmuru, rüzgârı.. Allah’ın varlığının delilleri olarak zikrediyor; demek ki, Resûlullah bütün bunlara bu nazarla baktı, onları bu nazarla gördü. İşte, ilgili risaleye bir dipnot suretinde yerleşmiş o kısacık cümlenin arkaplanında böyle bir anlam derinliğinin saklı olduğunu keşfettiğimde, en başta farkettiğim içiçelik, üçüçeliğe dönüşmüştü artık. Kâinat-Kur’ân-Resûlullah; içiçe, üçüçe idiler. Öyleyse, Resûlullah’ın kâinata nasıl baktığını Kur’ân’dan anlayabilir; Kur’ân’ın nazarıyla kâinata nasıl bakılacağını da Resûlullah’ın hayatından öğrenebilirim demekti bu... Buradan gerisi, uzun ama nisbeten kolay bir yolculuktu. Mucizat-ı Ahmediye Risalesi yazarından yol boyu neye nasıl bakmam gerektiğine dair bir rehberlik edinmiştim. İş yürümeye kalıyordu artık. Gelin görün ki, her hayırlı hizmetin başına dikilen muzır mani, yakamı burada da bırakmamıştı. İkide bir, böyle bir çalışmaya ‘lâyık olup olmadığımı’ soruyordu bana. İstediği cevap, “Lâyık değilim; o halde bırakayım Resûlullah’ın hayatını öğrenmeyi” dememdi şüphesiz. Büsbütün başarısız olduğunu söyleyemezdim. Ama, kendimi hadislere ulaşma konusunda liyakatsız ve ehliyetsiz bulsam da, en azından liyakatına ve ehliyetine güvendiğim bir büyüğüme ricacı olmayı becermiştim. Aldığı medrese eğitimi, yoğunlaştığı İslâmî araştırmalar, yazageldiği yazılar ve kitaplar, yaşayageldiği hayat itibarıyla ona da liyakatsız diyemezdi ve diyememişti şeytan-ı racîm. İlgili büyüğüme ‘kâinat içinde Peygamber’i bize bildiren hadisler gözüne ilişirse beni de haberdar etmesi ricamın üzerinden iki hafta geçmemişti ki, bir gün, sonraki seneler boyu bir hatıra olarak dosyalarım arasında sakladığım bir küçük kağıdı masamda gördüm. Peygamber aleyhisselamın Ebu Talha adlı sahabinin Beyruha adlı bahçesine sık sık gidip tefekkür ve tenezzühte bulunduğu yazıyordu bu kısa notta. Elbette, kaynağını da zikrederek. Sevinmiştim. Doğru iz üzereydim demek ki. Devam etmeliydim. Ne var ki, fazla zaman geçmeden araya engeller girdi, mekânlar değişti, iletişim imkânları koptu, o yüzden elimdeki birkaç notla kalakaldım. Elimdeki notlar, doğru iz üzere olduğumu gösteriyordu gerçi, ama bu konudaki merakımı karşılamaya gene de kâfi değildi. Daha fazlasını, daha da fazlasını istiyordum; aklı ikna etmekten öte, nefsi de teslime mecbur edecek kadar fazlasını. Nice hallerden sonra girdiğim yeni iş ortamında ‘iş icabı’ okuduğum bir kitapta karşıma çıkan bir hadis, içimdeki bu merakı tekrar alevlendiren bir kıvılcım oldu benim için. Hz. Peygamber’in amcasının oğlu ve hanımı Hz. Meymune validemizin de yeğeni olan Abdullah b. Abbas, rivayet ettiği bu hadiste, bir gece yanlarında kaldığı Resûlullah’ın gecesini anlatıyordu bize. O sıralar yaşı onbeşe yakın bir gençti Abdullah, uyumayıp Resûlullah’ı gözetlemiş; bir miktar uyuduktan sonra uyanan Resûlullah’ın, yeryüzünde ortalığın sessizliğe büründüğü, şimdiki gibi yerdeki ışıkların perdelemediği karanlık gökyüzünde ise yıldızların olanca güzellikleriyle parıldadığı bir halde evinin avlusuna çıkıp yıldızları seyrettiğini görmüştü. Bu gece manzarasını uzun uzun seyrettikten sonra, “Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün ardarda gelişinde akıl sahipleri için âyetler vardır” âyetini okumuştu Resûlullah. “Onlar göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler. ‘Rabbimiz!’ derler, ‘Sen bunu boşuna yaratmadın!’” âyetini de... Ondan sonra durmuştu teheccüd namazına. Okuduğum kitabın bu hadisin kaynağı olarak gösterdiği Buhârî’yi bir bütün olarak taramaya başladığımda ise, hayatımın sonraki on yılının hadislerle yoğrulacağından habersizdim. Bu tarama işlemi sona erdiğinde ilgili risaleden çıkardığım dersin doğruluğuna iyice kanaat getirmiş durumdaydım. Nitekim, elimde sayfalar dolusu notlar, zihnimde ise Kurân-kâinat-Resûlullah içiçeliğine dair, sayfalarda olandan da fazla hatıralar vardı. Sonra, Resûlullah’ın hayatıyla bir şekilde ilgili belki yüzü aşkın kitabı ‘iş icabı’ okuduğum yıllar geldi. Bu okumalar esnasında, ‘kâinat içinde Kur’ân’ konusu, bir fon müziği gibi arka planda varlığını hep sürdürdü ve her bir okumamdan bu konuya dair malzemeler devşirmemi sağladı. Bunlara ilaveten, Kütüb-ü Sitte’yi ve başka bazı hadis külliyatlarını da taradığımda, Hz. Peygamberin hayatının en önemli veçhelerinden bir kısmının nasıl olup da nazarımızdan saklı kaldığına şaşırıp kalmlış durumdaydım. Maamafih, saklı kaldığını düşünüyorsam, gün yüzüne çıkarmak boynuma borçtu. Bunlar bir yazıya, hatta bir kitaba sığacak durumda olmasa da; dilimin döndüğü, kalemimin yettiği, sayfaların elverdiği kadarıyla anlatmalıydım bunu. Sözlü olarak bunları aktardığım arkadaşlarımın yüzlerindeki parıltı, bunları kesinlikle yazıya dökmem gerektiğini söylüyordu bana. Görülen o ki, yazılan siyerlerin elbette kalın harflerle anlattığı kritik olaylara ve özel günlere odaklanan zihnimizden, ‘herhangi bir günü’nde Peygamber tablosu gizlenmişti. Bedir’in, Uhud’un, Hayber’in.. elbette özel bir yeri ve önemi vardı gerçi. Ama, o özel günlerde sergilenen özel haller, ‘herhangi bir gün’de her daim yaşanan bir genel hâlin meyvesi ve neticesiydi. Özel günlerdeki özel hâl, her gün yaşanan hâlin sonucuydu esasen. O halde, özel günlere odaklanmış şekilde yazılan siyerlerin ardında, ‘herhangi bir gün’e dair ‘yazılmayan siyer’e ulaşmalıydı zihnimiz. İşte, bu ‘herhangi bir gün’ün en aşikâr veçhelerinden biriydi Resûlullah’ın kâinat tefekkürü. Ve, Kur’ân’ın talimiyle onu ‘en güzel örnek’ bilen sahabiler için geçerli olan da buydu. Kâinat ve peygamber. Kâinat ve sahabiler. Meselâ, bir Bedir’de Hz. Peygamber ile ashabının sergilediği benzersiz tavırdan haberdar olanlarımızın kaçta kaçı, Bedir sonrasında henüz müşrik olan Cübeyr b. Mut’im’in kalbinin ilk kez imana ısındığı şu manzaradan haberdardı ki... Akşam üzeri. Güneş kırmızı bir tepsi suretini almış, son huzmelerini hurmalıkları arasından Mescid-i Nebevîye gönderiyor. Resûl-i Ekrem, kendi ifadesiyle ‘susması tefekkür, konuşması zikir, bakışı ibret bakışı’ olan bir güzel örnek olarak, fikir-zikir-ibret hâli üzere. Etrafındaki sahabiler ise, yeni bir günün dağların arasından kaybolmaya başladığı bu büyük dönüşüm vaktini az sonra okunacak ezanın akabinde namazla karşılamak üzere, abdest için koşuşturuyorlar... Böyle bir akşam üzeri manzarası var mıydı Asr-ı Saadet’e dair zihinlerimizde? Başka bir akşam üzeri, yanında bir sahabisi olduğu halde gurub eden güneşi seyreden bir Resûlullah manzarası... Bu akşam vakti, yanındaki Ebu Zer’e “Yâ Eba Zer! Biliyor musun, güneş nereye gidiyor?” diye soracaktır Peygamber(a.s.m.). Ebu Zer, o güzelim sahabi edebiyle, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” diyecek, bunun üzerine Resûlullah kendi sorusunu şöyle cevaplayacaktır: “Arşın altında Rabbine secde etmeye...” Kâinatın içinde insanoğlunun çıplak gözle gördüğü en büyük şeydir güneş. Ve onu seyre dalan Peygamber, güneş gibi en büyük bir cirmi dahi Rabbinin emrine tâbi sâcid bir âbid olarak seyretmektedir. Bir akşam üzeri güneşi bu nazarla seyrederken, hepimize ‘her sabah başını secdeden kaldırıp Rabbinin huzurunda kıyama duran, ikindi vakti rükûa eğilen, akşam vakti tekrar secdeye kapanan bir güneş tasavvuru’ sunarak hepimize kâinatı seyrin adabını öğretmektedir o. Onun bu şekilde seyrettiği tek nesne değildir güneş. Ashabından Abdullah b. Selam’ın haber verdiği üzere, “Resûlullah aleyhissalatu vesselam oturup konuştuğu zaman çok sık nazarını semaya çevirirdi” ve nazarını semaya çevirdiğinde gördüğü şey hilâl olduğunda da, doyumsuz tefekkür örnekleri sergilerdi. Bir keresinde, yeni hilâli görüp seyrederek, “(Ey hilâl!) Benim de, senin de Rabbin Allah’tır” buyurmuştu meselâ. Bir diğer vakit, yine yeni hilâle yüzünü dönüp, “Seni yaratan Allah’a inandım” buyurmuştu. Onun yıldızlı bir gecedeki gökyüzü manzaraları karşısında nasıl bir tefekkür hâli yaşadığını gören tek insan, daha önce zikrini ettiğimiz amcasının oğlu Abdullah değildir bu arada. Bir sefer esnasında gece vakti Resûlullah’ın hâlini merak eden bir sahabi de, uyandıktan sonra yüzünü göğün ufkuna çeviren, daha önce zikrettiğimiz âyetleri okuyan, sonra abdest alıp namaz kılan, sonra yatan, biraz sonra tekrar uyanan, sonra tekrar göğe bakıp yine tefekkür âyetlerini okuyan, sonra tekrar namaz kılan bir güzel örnek görür o kudsî nebînin gecesinde. Hz. Âişe ise, bu hâli Resûlullah’ın gece tefekkürüne dair umumî bir hal olarak rivayet etmekte, onun ilgili tefekkür âyetlerini okuduktan sonra, şöyle dediğini de zikretmektedir: “Bu âyeti okuyup da uzun uzun tefekkür etmeyenlerin vay hâline!” Resûlullah’ın karanlık gecede yaldızlı ve yıldızlı gökyüzünü seyredip tefekkür edişine dair başkaca hadisler vardır. Gündüz vakti yine yüzünü göğe çevirip bulutları, kuşları yahut yağmuru seyredişinden haber veren hadisler de o kadar çok sayıdadır. Gök gürleyip şimşek çakınca, dudağından, “Allah’ım bizi gadabınla öldürme, azabınla da helâk etme. Bundan önce bize afiyet ver” duası dökülür Resûlullah’ın. Rüzgâr estiği zaman ise, “Allahım! Senden bunun hayrını ve bunda olan hayrı ve bunun gönderiliş maksadındaki hayrı istiyorum. Bunun şerrinden, bunda olanın şerrinden, bununla gönderilen şeyin şerrinden de sana sığınıyorum” incileri sıralanır diline. Yağmur yağdığında ise, göğsünü yağmura açan bir Resûlullah manzarasını tekrar tekrar görür sahabiler. “Bunu niye yaptınız yâ Rasûlullah?” diye soran ashabına verdiği cevap müthiş derecede güzel, müthiş derecede öğretici ve anlamlıdır: “Bu, az önce Rabbiyle beraberdi.” Yahut: “Bunun Rabbiyle ahdi yeni!” Resûlullah’ın kâinatla içiçeliğine, kâinat içinde kâinatı tefekkür âyetlerini tefekkür ve tezekkür edişine dair en çarpıcı tablolardan biri ise, onun bahçeler ve hurmalıklar içerisinde sergilediğidir. Ensârdan herhangi bir zâtın bahçesine tefekkür için giden Resûlullah tablosu, biz bundan habersiz de olsak, ashabından gizli değildir. Yalnız Ebu Talha’nın bahçesinde ve yalnız Beyruha kuyusu başında görmüş değildir onu sahabiler. Meselâ Ebu’l-Heysem et-Teyyihan, bahçesine su çevirdiği bir vakit Resûlullah’ın bahçesini şereflendirmesi gibi bir lezzeti yaşamıştır. Keza Kuba köyündeki, Gars kuyusunun bulunduğu bahçeye zaman zaman gittiğini bilir sahabiler. Yahut Eris kuyusunun bulunduğu bahçeye. Ki, bir gün Resûlullah’ı arayan ve ne evinde ne mescidinde onu bulamayan Ebu Hureyre onu Neccar oğullarına ait bir bahçede tefekkür hâlinde bulduğu gibi, Ebu Musa el-Eş’arî de bir gün Eris kuyusunun kenarına oturmuş, ayaklarını kuyuya sarkıtmış, bahçe içindeki ilâhî sanat tablolarını seyredip tefekkür eder halde bulmuştur Resûlullah’ı. Ve yazık, çok yazık, çok çok yazık ki, bizim zihnimizden gizlenen, hadislerde açıkça yazıldığı halde gözümüzden ırak düşen bir tablodur bu: bir bahçede tefekkür eden, öyle ki, sıcak bir günde ayaklarını kuyuya sarkıtmış halde tefekkür eden bir Resûlullah... Ne kadar kuşatıcı ve sıcak; ama bizim hayal ve havsalamızdan ne kadar da uzak! Biliyordum, bu örnekler, kimileri için hâlâ daha, bu ‘kâinat içinde Peygamber’ tablosunu hayal ve havsalaya yaklaştırmada yeterli olmayabilirdi. Biliyordum, zira kendi içimde de bu yönde itirazlar geliştiren biri olagelmişti durmaksızın. Ama, vesveseye düştüm diyen bir sahabisine “İmanını vesvese düzeyine çıkaran Allah’a hamdolsun” buyuran sevgili Peygamberin bu hadisinde dikkat çektiği şekilde, içime üflenen bu şüphe Hz. Peygamberin(a.s.m.) kâinatla içiçeliğine dair yeni, yepyeni yüzlerce delille daha tanıştırmıştı beni: kıyaslar. Zira, Resul-i Ekrem(a.s.m.), zihinlerin hakikate yaklaşmasında bir köprü işlevi gören kıyaslar içerisinde, zımnen, kâinatı nasıl da dikkatle gözlemlediğine, neleri nasıl gördüğüne dair deliller de sunuyordu nazarımıza. Meselâ, Allah’ın kulları üzerindeki merhametinden bahsederken, “At, yavrusuna basmamak endişesiyle ayağını bu sayede kaldırır” buyuruyordu o. Yahut, “Kalb, rüzgârların çölde bir sağa bir sola savurduğu kuş tüyü gibi, şekilden şekle girer” buyuruyordu. Veyahut, Allah’ın sadakayı nasıl büyüttüğünden bahsederken, “Tıpkı” diyordu, “Tıpkı sizin bir tayı veya bir yavru deveyi büyütmeniz gibi.” Mü’min ile münafıkı anlatırken kullandığı misal, hurma ve çam ağaçlarıydı. Kulların ettiği tesbihatın Arşın etrafında nasıl döndüğünü anlatırken kullandığı misal ise, “kovan etrafındaki arıoğulu’ misaliydi. Şu temsiller de, onun kâinatı nasıl gözlemlediğine ve kâinat üzerinden nasıl bir tefekkür hasıl ettiğine dair güzelim örneklerdi; ama yegâne örnekler değil: “Âlimin âbid üzerindeki üstünlüğü dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.” “Benim ve sizin durumunuz, ateş yakıp da, ateşine cırcırböcekleri ve pervaneböcekleri düşmeye başlayınca onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulup ateşe girmeye çalışıyorsunuz.” “Kur’ân okuyan mü’minin misali portakal gibidir. Kokusu güzel, tadı hoştur. Kur’ân okumayan mü’minin misali hurma gibidir. Tadı hoştur, fakat kokusu yoktur. Kur’ân’ı okuyan facirin misali reyhan otu gibidir. Kokusu güzeldir, tadı acıdır. Kur’ân okumayan facirin misali ebucehil karpuzu gibidir, tadı acıdır, kokusu da yoktur.” “Allah’ın benimle gönderdiği ilim ve hidayetin misali, bir araziye düşen yağmur gibidir. Bazı araziler var, tabiatı güzeldir, suyu kabul eder, bol bitki ve ot yetiştirir. Bir kısım arazi var, münbit değildir, ot bitirmez, ama suyu tutar. Onun tuttuğu su ile Cenâb-ı Hak insanları yararlandırır: Bu sudan kendileri içerler, hayvanlarını sularlar ve ziraat yaparlar. Diğer bir araziye daha isabet eder ki, bu ne su tutar, ne ot bitirir.” Siz Allah’a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizleri de, kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı: Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları halde, akşam dolu kursaklarla dönerler.” “Şüphesiz ki, Allahu Teâlâ sığırın otu yerken ağzında evirip çevirdiği gibi, sözü ağzında evirip çevirerek lügat parçalayan erkeklere buğzeder.” “Sübhanallahi velhamdulillahi ve lâ ilahe illallahu vallahu ekber demeyi tavsiye ederim. Zira bu kelimeler günahları döker; tıpkı ağacın yaprakları dökmesi gibi...” Hz. Peygamberin(a.s.m.) aklı bir hakikate yaklaştırmak için kullandığı böylesi kıyas ve temsiller ile farkına vardığım bir diğer özelliği de vardı: gündelik hayatın içinde sergilediği tefekkür hâli... Meselâ, Medine için, “Burası Taybe’dir. Deccal’i sürer çıkarır—tıpkı körüğün demirin pasını çıkardığı gibi” buyuruyordu o. Tutulduğu sıtmaya söven bir kadına ise, “Sakın hummaya sövme. Çünkü o, insanların hatalarını temizlemektedir—tıpkı körüğün demirdeki pislikleri temizlediği gibi” buyurmuştu bir keresinde. Bir başka sözünde, yine ‘körük’ misali vardı: “İyi arkadaşla kötü arkadaşın misali, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir. Misk sahibi ya sana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın. Körük çekene gelince, ya elbiseni yakar yahut da sen onun pis kokusunu alırsın.” O, o zaman, hatta şimdi bile çok insanın gördüğü bir gündelik hayat manzarasından bu hakikatleri devşirmişti işte. Bir demirci dükkanında gördükleri, birbirinden güzel böylesi hakikatlere misal olmuştu onun dünyasında. Evet, âyetin söylediği üzere, müşrikler çatlasa da, patlasa da, ‘çarşı pazarda dolaşan’ bir kudsî nebiydi o. Ve, çarşı pazarda dolaşırken gördüğü bir manzaradan çıkardığı bu güzelim derslerle, gündelik hayatın içinde her hâlükârda çarşı pazarda da bulunan bizlere, ‘gündelik hayat’ı tefekkür konusu yapmanın dersini veriyordu. Gözünü sevdiğim, özünü sevdiğim, sözünü sevdiğim o şanlı nebînin gündelik hayatın içinden çıkarıp devşirdiği başka öylesi misaller vardı ki bizimle hakikat arasında bir güzel köprü olan. Hangisini seçip koysaydım ki? Hepsi güzeldi. Galiba, en doğrusu, birkaçını zikredip, gerisini meraklı nazarların hadis yolculuklarına havale etmekti: “Haset hayırları yer bitirir, tıpkı ateşin odunu yiyip tükettiği gibi. Sadaka hataları söndürür, tıpkı suyun ateşi söndürmesi gibi...” “Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın kulunun tevbe etmesinden dolayı duyduğu hoşnutluk, herhangi birinizin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden daha büyüktür.” “Bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarar, mala ve mevkiye düşkün bir adamın dinine verdiği zarardan daha büyük değildir.” “Benim dünyayla alâkam ne kadar ki? Ben bu dünyada bir ağaç altında gölgelenen, sonra da oradan kalkıp giden binitli bir yolcu gibiyim.” “Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. Haberiniz olsun, her melikin bir koruluğu vardır; Allah’ın koruluğu da haramlarıdır...” Susması fikir, konuşması zikir, bakışı ise ibret bakışı olan kudsî nebi, gündelik hayatın içinden böylesi fikirler ve ibretler çıkarıp sunmuştu bize. Böylece, en önemlisi, gündelik hayatı tefekkür ve ibret konusu yapmanın yolunu ve usulünü sunmuştu. Onun gündelik hayatın içinde sunduğu ve ne yazık ki yeterince bilinmeyen bir husus ise, ‘rahmeten li’l-âlemîn’ olarak yaşadığı mütevazi hayatta. Yamalı pabuç giymekten erinmeyen, sert arpa ekmeği yemekten çekinmeyen, evini süpürüp söküğünü dikmeyi ar edinmeyen bir büyük tevazu timsaliydi o. Medine’nin çocukları ise, yeni gelmiş turfanda meyveleri en önce kendilerine ikram eden, oyunlarını seyredip zaman zaman tezahüratta bulunan, kendilerini devesinin terkisine almasıyla şereflendikleri bir nebi olarak tanımışlardı onu. On sene hizmetinde bulunan Enes ise, onu, diğer çocuklardan çok daha fazla tanıyordu. Ana bir kardeşi Abdullah’ı doğduğunda ona götürdüğünde, kendisini devesine katran sürer halde görmüş ve bu tevazu tablosunu hiç unutmamıştı. Kuşlarla oynayan bir diğer kardeşi Ebu Umayr’ın bir kuşunun ölümü üzerine duyduğu üzüntüye mukabil, Hz. Peygamberin onu taziyeye gidişini de. Hiç mi hiç unutamadığı ise, on senelik hizmeti boyunca, unuttuğu veya yanlış yaptığı şeyler de olsa, kendisinden asla bir çirkin söz veya bir azar duymamış olmasıydı. Nasıl duyabilirdi ki? Onu, Ensârdan bir zâtın bahçesine girdiğinde kendisini farkedip inleyen ve gözlerinden yaşlar akan bir devenin yanına gidip, devenin gözyaşlarını silen, sahibine ise bundan sonra ona iyi davranmasını emreden biri olarak da tanıyordu. Deveye bu kadar şefkat eden bir nebi, insana, hele Enes gibi bir gence, hele Ebu Umayr gibi bir çocuğa neden şefkat etmesindi ki? O ki, bir diğer genci, Zeyd b. Erkam’ı gözündeki bir ağrı sebebiyle ziyaret edendi. O ki, Sabit b. Kays b. Şemmas’ın hasta iken yanına gidip, “Ey insanların Rabbi! Sabit b. Kays b. Şemmas’tan acıyı kaldır” diye dua edendi. O ki, bir Yahudi gencinin hastalandığını duyduğunda ziyaretine giden, başucunda oturan, İslâm’a davet eden, yanında duran babasının da onay verdiği bir atmosferde gencin şehadet kelimelerini söyledikten sonra vefat etmesi üzerine de, “Onu benim vesilemle ateşten kurtaran Allah’a hamdolsun” diyendi. O ki, yirmi gün boyunca yanında bulunan Malik b. Huveyris gibi bir grup genci, anne-babalarını özlediklerini anlayınca, özledikleri yere gönderirken, “Resulullah(a.s.m.) çok merhametli ve şefkat dolu bir kimseydi” diye bir iz bırakmıştı dünyalarında. Şefkati, merhameti ve nezaketi o derece idi ki onun, defaatle uyarmıştı sahabilerini: Bir meclisin içinden geçerken, sırtınızda veya elinizde ok varsa, okun demir kısmını tutun ki, birine zarar vermeyin. Birine kınından çıkmış kılıç uzatırken, kabzasını tutabileceği şekilde uzatın ki, eli zarar görmesin. Bir mecliste size meselâ hurma ikram edilmişse, arkadaşlarınızdan izin almadan hurmayı ikişer ikişer yemeyin. Gündelik hayatın içinde, tefekkürüyle birlikte, böylesine incelikli, böylesine nezaketli, böylesine latif, böylesine şefkatliydi o. Öyle ki, ona ikramda bulunmak, hiç kimseye ağır gelmez; zira hiç kimse, onun hiçbir vakit bir yemeğin aleyhine laf ettiğini görmezdi. Yemekte de, yapanda da kusur aramazdı o. Üvey oğlu Hind’in söylediği üzere, “Ne kadar ince olursa olsun nimete saygı gösterirdi. Nimetin hiçbir şeyini kınamazdı.” Sirke ve ekmekten başka birşeyin olmadığı sofralar, “Sirke ne iyi katık! Sirke ne iyi katık! Sirke ne iyi katık!” diye tekrarladığına şahit olmuşlardı onun. Etrafında cüzzamlı bir kimsenin bulunduğu bir sofra, cüzzamlının elinden tutarak, kendisiyle birlikte elini tabağa koyup “Allah’a güvenerek ve O’na tevekkül ederek ye!” buyurduğuna şahit olmuşlardı onun. Yemek yemekte zorlanan bir hasta, yumuşaklığına binaen, “Kek ister misin?” diye sorduğuna şahit olmuştu onun. O ki, sahabisi İbn Ebi Evfa’nın anlattığı üzere, “Dul ve miskinlerle beraber yürümekten ar duymazdı.” O ki, “Biriniz için hizmetçisi yemeğini yapıp getirince, o, yemeğin sıcaklığını ve kokusunu almıştır. Öyleyse, yanına oturtup onunla birlikte yesin. Eğer yemek az ise, hiç olmazsa eline bir veya birkaç lokmalık koysun” buyurandı. O ki, kendisine gelip “Hizmetçimi ne kadar affedeyim?” diye soran bir adama, “Her gün yetmiş kere affet!” buyurandı. Böylesi nice örneğin şahitliğinde, rahmet peygamberiydi o. “İnsanlara merhametli olmayana Allahu Teâlâ merhamet etmez” diye de uyarandı. Onun merhameti, insanlarla sınırlı da değildi ayrıca. Bir sefer esnasında, sıcak bir gölgede kıvrılıp uyumakta olan bir ceylan görmüştü de, bir sahabisine, herkes geçinceye kadar orada bekleyip kimseye hayvanı rahatsız ettirmemesini emretmişti. Develer, karıncalar, kuşlar, hatta haşerat bile, onun rahmet yüklü tavsiyelerinden hissedar olan mahluklardı. Mahlukat için, “Konuşamayan bu hayvanlar hakkında Allah’tan korkun!” buyurandı o. “Kendisinde ruh olan hiçbir canlıyı (atışlarınıza) hedef ittihaz etmeyiniz” buyurandı. “Haksız yere bir kuş veya daha küçük bir hayvan öldüren insana Allah mutlaka onun hesabını soracaktır” buyurandı. Bütün bu tavsiyelerinin ardında ise, şu hikmet vardı: “Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semada bulunanlar da size rahmet etsinler.” O kudsî nebinin nazarımızdan bir derece saklı kalan bir özelliği ise, Rabbimizin küllî rububiyetine karşı sergilediği eşsiz ubudiyet hâliydi. Bu noktadaki dikkatine ve hassasiyetine işaret eden o kadar sözü ve o kadar hatırası vardı ki... Mutruf b. Abdullah’ın babası bir örneğini zikrediyordu bunun. Kendileri, Benî Âmir heyetiyle İslâm’ı kabul niyetiyle Hz. Peygambere gidip ona “Sen bizim efendimizsin” diye hitap ettiklerinde, “Efendi, Allah’tır” cevabıyla karşılaşmışlardı. Abdullah b. Büsr ise, kendisinin hazırlayıp Peygamber meclisine getirdiği genişçe bir yemek kabının etrafında biriken sahabiler arasında diz çöküp otururken görmüştü Resûlullah’ı. Ne ki, orada bulunan bir bedevî, garipsemişti bunu. Bir Peygamber, nasıl böyle mütevazi bir halde yemeğe iştirak etsindi ki? Cevap, onun gibi bir peygambere yakışandı elbette: “Allah beni mütevazi bir kul olarak yarattı, kibirli, kasılan biri yapmadı.” “Yâ Rasûlallah! Benim övmem bir yüceltme, yermem de alçaltmadır” diyen Akrâ’ b. Hâbis ise, Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın cevabı karşısında müthiş derecede sarsılmıştı: “Böyle yapmak Allah’a mahsustur.” Benzer şekilde sarsılan bir diğer kişi, Rübeyy binti Muavviz’in düğününde hamasî şarkılar söyleyen cariyeydi. Resûlullah’ın o ortamda varlığını farkedince, “Aramızda yarın ne olacağını bilen bir peygamber var” diye bir söz eklemişti şarkısına cariye. Resûlullah’ın cevabı bir ubudiyet zirvesiydi: “Gaybı ancak Allah bilir.” Devesinin kaybolduğu bir sefer ânında, münafıkların “Bu ne biçim Peygamber! Devesinin yerini bile bilmiyor” diye dolaştırdığı laflar kulağına geldiğinde söyledikleri de, manidardı: “Ben bilmem; ben bana bildirileni bilirim.” Bir başka vakit, devesi Adbâ yarışta birinciliği kaybedince bu durum sahabilere ağır gelmişti de, bu kez, şöyle buyurmuştu o: “Dünyada yükselen birşeyi alçaltmak, Allah’ın değişmez kanunudur.” O böyle diyebilirdi, zira, Rabbini teşehhüd ile selâm arasında “Öne geçiren de Sensin, geride bırakan da Sen” diye tesbih eden bir nebiydi o. “Bir kul Allah rızası için mütevazi olur, alçalırsa, Allah onu mutlaka yüceltir” diyen nebiydi. “Kulun Rabbine en yakın olduğu hâl, secde hâlidir” buyuran ve çokça secdede bulunan bir kudsî nebi olarak, “Ben ona günde yüz kere tevbe ederim” de buyurandı. Zira, sergilediği benzersiz ubudiyete rağmen, Rabbine, “Seni lâyık olduğun şekilde sena edemem. Sen kendini sena ettiğin gibisin” diyerek yalvaran ubudiyet zirvesi oydu. Onun ‘herhangi bir günü’ne baktığımızda, karşımıza, kâinata, gündelik hayata ve de insanın kendi iç dünyasına tam bir dikkat ve rikkatle bakan bir tefekkür ve ubudiyet örneği çıkıyordu karşımıza velhasıl. Burada sunulanlar ise, buna dair, bir kısım örnekler ve delillerdi yalnızca. Bunun tam delili ise, yazılan binlerce hadis külliyatında ve bir o kadar siyerde bin senedir mahfuz halde bulunuyordu. Hepsinden de önce, Kur’ân, her bir âyetiyle, Resûlullah’ın hayatını anlatıyordu bize; neyi nasıl yapıp neye nasıl baktığını ve neye nasıl inandığını anlatıyordu. Bir keresinde, “Kim bir musibete uğrarsa, benim yokluğum sebebiyle maruz kaldığı musibeti hatırlasın. Çünkü bu, en büyük musibettir” buyurmuştu o kudsî nebi. Bunun en büyük musibet olduğunu gösteren bir vâkıa, onun yokluğunda, onun sergilediği hâl ile aramıza giren, onu bütün yönleriyle tanımamızı engelleyen manilerdi. Yine de, büsbütün ümitsiz bir durum da yoktu ortada. Zira, geride emanet olarak bıraktığı, elçisi olduğu Hz. Kur’ân aramızdaydı lillahilhamd. Gereğince okumuyor, lâyıkınca amel edemiyor da olsak, aramızdaydı gene. Onun hayatından hatıraları bugünlere taşıyan hadis ve siyer ciltleri, bakışımızın darlığı ve odaklanma biçimimizin noksanlığı yüzünden kendilerinden gereğince istifade edemesek bile, erişilebilir haldeydi yine. Ve, onun gibi, biz de içindeydik kâinatın. Biraz dikkat ve gayret, onun bize hatıra bıraktığı kâinat karşısında, o Fahr-i Kâinat aleyhisselamın sergilediği tefekkür ve tezekkür iklimine götürebilirdi yine... Yıldızlı gece, mehtaplı akşam, çatlamış toprak, yağmur damlası, gözüyaşlı bir hayvancağız, rüzgârda uçuşan bir tüy, demirciler çarşısı, attar dükkanı, dökülen yapraklar, yüzdeki ben, portakal, reyhan, ebucehil karpuzu, bulut, kuşuyla oynayan bir çocuk.. kısacası gördüğümüz her ne varsa, onun örnekliğinde bizim için bir tefekkür ve ibret konusu olduğu gibi, bize onu hatırlatan bir hatıraya da dönüşerek, onun aramızda yokluğundan hasıl olan hüznümüzü de biraz olsun hafifletebilirdi. Tıpkı, bana onu bu şekilde hatırlatan Mucizat-ı Ahmediye müellifi Bediüzzaman için olduğu gibi... Kimbilir, bu yolda yürümek için, içtenlikle isteyerek, dergah-ı ilâhîye ‘özel’ bir dua bırakmamız yetiyordu belki de. Onun öğrettiği bir dua, sözgelimi. Onun sıkça dediği gibi, “Ey kalbleri çeviren Allahım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl” mı demeliydik peki? Yoksa, yine onun dediği üzere, şöyle de denilebilir miydi: “Allahım! Senden, Seni sevmeyi, Seni sevenleri sevmeyi ve Senin sevgine ulaştıracak amelleri sevmeyi dilerim. Allahım! Senin sevgini bana canımdan, ailemden ve soğuk sudan daha ileri kıl!” Metin KARABAŞOĞLU Zafer Dergisi 16:26 - 18/5/2008 - yorum {yok} - yorum yazHepimiz aynı geminin yolcularıyız
İçimizde bizim gibi giyinen, bizim gibi konuşan, bizden görünen pek çok provokatör var. Bunlar, dışta ve içte çok mühim vazifelerle, milletimizin kaderiyle oynamaktadırlar. İçteki karışıklıkların büyük bir kısmı onlara ait olduğu/olabileceği gibi dışta prestijimizin sarsılması, devletçe haysiyetimizin zedelenmesi, büyük bir nispette yine onların eliyle meydana gelmektedir. Tabii buna karşı, devlet ve millet el birliğiyle çok şuurlu olmamız gerekir. Bizim en büyük düşmanımız cehaletimizdir, Müslümanlığın bilinmemesi mevzuudur. Müslümanlık bilinse, Müslümanlar farklı düşünebilir, birbirleriyle mücadele etmez, birbirlerinin hizmetlerini engellemezler. Herkes mesleğinin muhabbetiyle yaşar, “benim mesleğim hak” der; ama “başkalarının mesleği, meşrebi, yıkılsın, gitsin” deyip onları har vurup harman savurmaz. Bir profesöre, “Bu milletin en büyük düşmanı, Yahudiler mi, Komünistler mi, yoksa Masonlar mı?” diye bir soru soruyorlar. O profesör bu soruya, “Bu milletin en büyük düşmanı, cehalettir.” diye cevap veriyor. Müslüman şuurlu olsa, Müslümanlığı bilse, bütün şer güçlere karşı tavır alır, fitnelerin yayılmasına müsaade etmez. Beraber cennete gideceğimiz arkadaşa, düşmanlık yapmanın hiçbir mânâsı yoktur. Sıratı beraber geçecek, Cemalullahı beraber müşahede edeceğiz. Bugün birbirine düşmanca bakan kimseler, belki orada yan yana beraber olacaktır. Burada düşmanımız ortaktır. O bizi belli lokmalarla, birbirimize düşürüp lokma lokma yapmaktadır. Haddizatında karşımızda müşterek bir düşman vardır ve içimize fitne tohumlarını o atmaktadır. *** GELECEĞE BİRLİKTE YÜRÜYECEĞİZ Büyük bir mütefekkirin ifadesiyle, Allah’ımız bir, Peygamberimiz bir, inancımız bir, kitabımız bir, ülkemiz bir, tarihimiz bir, kaderimiz bir, üzerinde yaşadığımız yer ve altında gölgelendiğimiz göğümüz bir. Günümüz itibarıyla buna yapacağımız ilâvelerle, düşmanımız bir, mazlumiyetimiz bir, mağduriyetimiz bir, mahkûmiyetimiz bir, üzerimize konmaya çalışılan her türden ambargolar, ortak dert ve sıkıntılarımız, çözüm bekleyen problemlerimiz, havamız, suyumuz gibi daha pek çok bir’lerimiz var. Tarihimiz bir ve aynı ülkede ve aynı şartlar altında birlikte yürüdüğümüz gelecek de bir, yani, kaderimiz de bir. İşte bütün bunlar çok iyi kompoze edilerek, toplumun değişik kesimleri arasında sürekli üzerinde durulmalı ve eskiden beri hissî ve hamasî duygular üzerinde devam edegelen kardeşliğimiz ve birliğimiz, aklî, mantıkî ve fikrî derinliklere ulaştırılmalıdır. Bunun ilk adımı da, herkesi kendi konumunda kabulden geçer. Herkes, her konuda çok farklı düşünüyor olabilir. Medeniyetin belli bir seviyeye ulaştığı toplumlarda, insanların, aralarındaki problemleri, vahşiler arasında olduğu gibi kaba kuvvet ve zorla değil, konuşarak ve ikna yoluyla halletmeleri mevsimi gelmiştir. Herkesin paylaşabileceği ortak bir paydanın söz konusu olduğu, herkese çalışma, düşünme, düşündüğünü ifade etme hak ve hürriyetinin verildiği bir dönemde, kavgasız bir dünya kurma hepimizin özlemi haline gelmiştir. Bugün hepimiz, bu süreci ve onu hazırlayan ortamı azamî ölçüde değerlendirip, herkesin aynı haklardan istifade etmesinin tabiiliğini kabullenmek mecburiyetindeyiz. Bizler, değişik duygu ve düşüncelerde de olsak bu ülkenin insanlarıyız. Bazı konularda ortak noktalarımız olmasa da, hepimiz, belli bir dönemde işgale uğramış bir ülkenin fertleri ve bu geminin mağdur yolcularıyız. O kadar çok müştereklerimiz var ki, bunlar etrafında kenetlenmeli, bizi birbirimize düşürecek duygu ve düşüncelere asla prim vermemeliyiz.
21:37 - 12/3/2007 - yorum {yok} - yorum yazÖlüm Treninden Bozkıra Savrulanların Aşkı Biter mi?Harun TOKAK Kompartımanın
kapısının açılmasıyla gözlerin, askerlerin kolundan tutarak içeri
ittikleri genç kıza çevrilmesi bir oldu. Ağlamaktan gözleri kan
çanağına dönmüş, hatta şuurunu yarı yarıya kaybetmişti. "Bak bakalım" diye gürledi sağındaki asker, "bunların hangisi baban?"
Başını kaldırdı, gözlerini perdeleyen saçlarının arasından taradı
içeriyi. Köşede, cam kenarında oturan kirli sakallı ihtiyarla göz göze
geldiklerinde ta derinlerden bir "Ah!" yükselip boğazında yankılandı da
umutsuzca debelenip kuyunun içinde kaybolan sesler gibi kimse duymadan
kayboldu sonra. "Yok" diyebildi kız, "bu kompartımanda da yok babam."
Solundaki asker iki büklüm olmuş kadının yüzüne diziyle vurduktan sonra
"Gidelim" dedi yanındakine. Onlar kompartımandan çıkarken çaresiz bir
babanın küllerinin havaya savrulduğunu kimseler göremeyecekti.Bu
öyküyü Üsküdar'da, Kanuni'nin kızı Mihrimah Sultan'ın adına Sinan'ın
yaptığı caminin avlusunda Zafer öğretmenden dinlemiştim. İri çınarın
yaprakları, bir güz alacasını eliyordu üstümüze. Caminin geniş
saçaklarına gölgeler abanıyordu. Türkçe öğretmeni olan Zafer Bey'in
söyleyeceklerini, tarihin mermer tenine kulaklarını dayayıp dinleyen
arkeologlar kadar merak ediyordum. 1995'in
serin bir Eylül sabahı, dersine geç kalmış bir talebe gibi hızlı
adımlarla okuluna yürüyor Zafer öğretmen. Her daim giydiği koyu
lacivert takım elbisesi üzerinde, rüzgâr alnına dökülen siyah saçlarını
hafifçe dalgalandırmaktadır. Bugün yeni bir sınıfla tanışacağı için
heyecanlıdır. Sınıfa girdikten sonrasını o anlatıyor, ben not alıyorum: İlk sevdaları… "Arkadaşlar" dedi çocuklara, "hem tanışalım, hem de başımızdan geçen ilginç olayları konuşalım." Talebeler sırayla kendilerini tanıtıyor, ardından da unutamadıkları bir hatırayı anlatıyorlardı. Sıra Aydos 'a gelmişti. Usulca kalkt
ı sıradan. Kesik
kesik ifadelerle, zar zor duyulabilecek bir ses tonuyla başladı hikâyesini anlatmaya: -
Ahıska Türklerindeniz. Ailem Batum'un güzel ve şirin bir kasabasında
yaşıyormuş. İkinci Dünya Savaşı'nın olanca şiddetiyle devam ettiği 1944
yılının soğuk bir Kasım günü. Büyükbabam 20, büyükannem de 18
yaşındalarmış. Evleneli üç ay olmuş olmamış. Birbirlerini ölesiye
sevdiklerinden kasabada adları Ferhat ile Şirin'e çıkmış. En taze
baharlarını yaşadıkları günler. Büyükbabamın koynunda büyükannemin
işlediği mendili, büyükannemin boynunda ise onun kolyesi varmış. İlk
sevdalarını, bir kayanın üzerinden Karadeniz'in hırçın dalgalarına
cemre gibi bırakmışlar: -Sen benim ay ışığımsın / Sen de benim gün ışığım. İşte
o Kasım gecesi. Şiddetli rüzgâr kasabayı kasıp kavurmaktadır. Gecenin
sessizliğini askerî kamyonların gürültüsü bozmuştur. Karanlığın
derinlerinden uzanan farların ışıkları, kasabanın meydanını gündüze
çevirmiştir. Gecenin
ikisi... Evlerin kapılarını dipçiklemekte askerler. Korkularından cevap
veremeyenlerin kapıları kırılmış, askerler, gecenin ayazı ile birlikte
girmişlerdir kırılan kapılardan içeri. Tahmin edeceğiniz gibi
sessizliğin koynundaki evlerden figanlar yükselmiş semaya. Köye son bakış Herkes
15 dakika içinde kamyonlara binmeliymiş. Almanlar çok yaklaşmışmış,
Moskova'nın emriymiş, sınır boylarındaki cümle köyler boşaltılıyormuş,
kendi güvenlikleri içinmiş bütün bunlar. Velhasıl bu sinsice planı
haklı gösterecek bütün mazeretler sıralanmış. Çocuklar uyandırılmış,
genç, ihtiyar, hasta demeden gecenin ayazında bindirilmişler
kamyonlara. Düne kadar nice güzelliğin çiçeklendiği köylerine gecenin
karanlığında son kez bakmışlar buğulu gözlerle. Kamyonlar gecenin
bağrına açtığı yırtıcı hırıltılarla silkelemiş yığınları tren
istasyonuna. Vagonlara
balık istifi gibi doldurulan insanları nasıl bir sonun beklediği,
kapıları dışardan tahtalarla çaprazlama çivilenirken anlaşılmış.
Yanlarına ne yiyecek, ne de doğru dürüst giyecek alabilmişler. Tren
uçsuz bucaksız bozkırlarda günlerce yol almış. Kimi açlıktan, kimi
korkudan, kimi soğuktan, kimisi de hastalıktan birer birer ölüyormuş
insanların. Ölenler umursamazca atılıyormuş trenin penceresinden.
Bozkırlar açık mezar olmuş binlerce insana. Her ölünün arkasından
boğazlara düğümlenen çığlıklar, ağlamanın bile isyan sayıldığı bu
vagonların ortak sesi olmuş. Acı sirenler çalarken Yaşlı
annesi, büyükbabamın dizinde verir son nefesini. İnsanlar tuvalete bile
bırakılmazlar. Nice iffet abidesi kadınların öd torbaları patlar
hicabından. Ay ışığı ve gün ışığı, bu yolculuğun sonu
olmadığını anlamış ve nöbetçilerin bir anlık dalgınlığını kollayarak el
ele tutuşup atlamaya karar vermişler. Büyükbabam atlamış atlamasına ama
büyükannemi son anda asker kolundan yakalamış. Tren acı sirenlerini çalarken… -Haceeeer!
çığlığı büyükannemin "gün ışığı"ndan duyduğu son söz olmuş. Bitkin
bedenine ardı ardına inen tekmeler, yumruklar geride bıraktığı ve belki
de bir daha hiç göremeyeceği "gün ışığı"nın yüreğindeki acısından daha
mı çok acıtıyormuş, hiç anlamamış. Kan revan içinde yere yığılıp
kalmış. Kaçmaya yeltenenlerin, bu halden ibret almaları için iki asker
girmiş kollarına ve sürükleyerek onu başka tanıyan olup olmadığını
araştırmaya karar vermişler. İşte az önce anlattığım kompartımandaki
olayın evveliyatı bu. Zafer öğretmenin sözlerine vapur düdükleri ve kırlangıç çığlıkları eşlik ediyor, gölgeler habire uzuyordu. "Sonra?" dedim merakla. Belli ki o anı yeniden yaşamaya hazırlanıyordu: Sonra
dayaktan yarı baygın vaziyetteki kadını bir Rus subayı saçlarından
tutup ayağa kaldırmış ve trenin duvarına dayayıp tabancasını çekmiş.
Tam parmağını tetiğe götürürken bir anda yüzündeki nefret ifadesi
değişmiş, ateş etmekten vazgeçip silahını indirmiş. Yanındaki askere
dönüp "Sorun bakalım, elini neden karnına götürdü?" demiş. Tek umudu
olan bebeğini koruma içgüdüsüyle dudaklarından dökülen "Hamileyim" sözü
hayatını kurtarmış büyükannenin. Soyadları tutanlar ayrı kalsın Günler
süren yolculuktan sonra insanları, ıssız yerlerde indirmeye başlarlar.
Soyadları tutanları, birbirlerini bulamasınlar diye aynı istasyonda
indirmezler. Yine istasyonun birinde bir grup inerken, vagon
tahtalarının aralığından, annesinin burada indirildiğini görür
büyükanne ve kalabalığın arasından ona seslenir: Koşar sesin geldiği
vagona doğru ama bir asker dipçiği durdurur onu. Bir diğer istasyonda
da babasını fark eder. Yine sesleri yankılanır… Tren
tam 17 gündür durmaksızın yol almaktadır. Taşıdığı bedenlerin ağırlığı
bir bir azalırken aslında bir başka yük belini bükmüştür trenin. Asrın
acıları ve ayrılıkları, rayları da, vagonları da yormuştur. Nihayet
bozkırın tam ortasında durmuş tren. Son kalanlarla beraber büyükanne de
indirilmiş. Bırakılmışlar kendi kaderlerine. O da birkaç arkadaşıyla
beraber bir Kazak köyüne yerleşmiş. "Annesini,
ölümün sıcak kollarından kurtaran babam işte bu Kazak köyünde doğmuş.
Birbirini sevgiyle tutan o iki el koparılalı tam yarım asır olmuş
öğretmenim", cümlesi Aydos'un tükendiği an olmuş, hıçkırıklarını zapt edememiş. Sakinleştikten sonra şöyle devam etmiş sözlerine: "Biliyor
musunuz, babaannem, büyükbabamın hala geleceğine inanır. Evde ona ait
boş duran bir sedir vardır. Sofraya boş bir kaşık hep onun için
konulur. Kapımızın zili her çaldığında 'O geldi' diye koşar ümitle.
Birileri kendisine "gün ışığı"nın Türkiye'de olduğunu söylemiş. Bu
yüzden Kazakistan'da bir Türk okulunun açıldığını duyunca babama, "Torunumu bu okula kaydettirmezsen sütümü helal etmem"
diye tembihlemiş. Ortaokulu Kazakistan'daki Türk okulunda okudum.
Büyükannem bana, Türkiye'ye gitmemi, hem okuluma orada devam etmemi,
hem de eğer hayatta ise Ferhat'ından bir haber getirmemi vasiyet
etmişti. O dakikaya kadar sınıfta Aydos'un anlattıklarını nefes almadan dinleyen Mehmet adlı öğrenci heyecanla ayağa fırlar. Şaşkındır: "Aydos'un anlattığı Ferhat Bey benim dedemdir öğretmenim. O yaşıyor, bizim evde." Aydos
derin bir şaşkınlık geçirir. Bir taraftan yanaklarına süzülen yaşları
si ler, diğer taraftan da Mehmet'e koşar, sarılırlar. Sonu gelmez bir
kış günü açan dallar meyveye durmuş, Asya'nın bu taze baharının ilk
günlerinde buluşmuştur meyveler. Zafer öğretmenin yüzü, yaz
yağmurlarından çıkmış toprak gibidir. Mehmet'le Aydos'un saçlarında
gezdirir ellerini ve kararını bildirir: "Artık silin gözyaşlarınızı. Biz sizin acılarınızı dindirmek için buradayız. Vakit kaybetmeden Ferhat amcaya gidiyoruz." Ölme ay ışığım geliyorum Mehmet'in annesi Canan Hanım açar kapıyı. "Ferhat Bey'e bir torun daha getirdim", diye takılır Zafer öğretmen. Dallar kökleriyle buluşmuştur artık. Öpüşüp koklaştıktan
sonra
Ferhat Bey en ziyade merak ettiği soruyu sorar torununa: "Hacerim sağ mı?" Torun cevap verir: "Evet ama ben gelirken çok hastaydı." Hemen ertesi güne uçaktan yer ayırtırlar. Ferhat Bey sabaha kadar oturur pencerenin önünde. 'Ya yetişemezsem, ya Hacerimi göremezsem' diye söylenir durur: 'Ölme Hacerim! Ölme ay ışığım! Geliyorum.' Sabah ilk uçakla uçarlar Kazakistan'a. Aydos'un babası karşılar kendilerini. "Bu konaklar kim Aydos oğlum?" diye sorar merakla. Aydos konakların kim olduğunu telefonda söylememiştir. Babasına;
-Ben sana her baba deyişimde için burkulur ve zaman zaman, "Oğlum, biliyor musun ben hiç baba diyemedim" derdin, ben de boynumu bükerdim ya, işte sana babanı getirdim,
der. Ferhat Bey'le oğlu Sadık sarılırlar birbirlerine. Tam yarım asır
sonra bu kez sımsıcak gözyaşları ıslatır elbiselerini. Ferhat Bey, yol
boyunca anlatır oğluna cümle hikayesini. -Ölüm
treninden bozkıra savrulduğumda sen annenin karnındaydın. Kurtulamadı
Hacerim askerlerin ellerinden. Seni düşündüğünden atlamadı. Sen ayırdın
oğlum bizi, şimdi sen buluşturuyorsun. Derin bir 'oh' çeker ve devam eder: -Binbir zorlukla Kars sınırından Türkiye'ye girdim. Oradan İstanbul'a geçtim.
Gazetelerde ölüm trenindeki bütün yolcuların öldüğü yazıldı. Bizimkine yaşamak denmez oğul, ben hiç yaşamadım ki. Evin önüne gelmişlerdir. Kapıyı Sadık Bey'in hanımı açar. Sadık Bey kapıdan bağırır: "Babam, babam geldi!" İçerden mecalsiz bir ses inler: -"Bir
ömür boyu beni hep babam geliyor diye aldattın oğul, ben yalan olduğunu
bildiğim halde hep koştum, doğrulabilsem yine koşarım Ferhat'ıma ama
kalkamıyorum, derken karşısında görür Ferhat Bey'i. Bu mendilde kokun var -Hacerim, ay ışığım. -Cemalim, gün ışığım, geldin demek. El ele tutuşurlar, tıpkı trenden atlayacakları anda tutuştukları gibi. Ferhat Bey yüreğini yakan ukdeyi sorar ilk olarak: -Hacerim, neden atlamadın? Neden bıraktın elimi? Neden bitmez tükenmez acılara savurdun beni? Koynundan ismi yazılı işlemeli mendilini çıkarır: -Senin kokun var diye bir ömür boyu kokladım onu. Sensiz gecelerin gözyaşlarını biriktirdim onda. -Atlayamadım
Ferhat'ım, bebeğimiz geldi aklıma, atlayamadım. O bir saniye yarım
asırlık hicran ateşimizin kıvılcımı oldu. Olsun, seni bir kere daha
gördüm ya, ölsem de gözlerim açık gitmez gayrı. Ferhat Bey, "Karadeniz kıyısındaki o kayanın üzerine oturduğumuzda da böyle bakmıştın Hacerim"
dedi. Hacer Hanım'ın güzel çakır gözleri parladı bir anda. Solgun yüzü,
hafifçe gülümsedi. Dudakları son kez ebedi vuslatın en tatlı
nağmeleriyle kımıldadı imana şehadet eden kelimelerle. Derken bir
çığlık koptu evde. Önce hâlâ açık duran çakır gözlerini kapattılar.
Sonra sıkı sıkıya yumduğu avucunu açtılar ve "Gün ışığı"nın yadigârı
olan altın kolyenin elinden düştüğünü gördüler. Akşam ezanı okunuyordu Üsküdar'da. Zafer öğretmen bir günde bütün mevsimleri yaşamış gibiydi. "Olsun" dedi. "Biz
dallarla köklerin buluşmasını seviyoruz. Ak Asya'yı da, Kara Kıta'yı da
seviyoruz. Kıtaların buluşmasını seviyoruz. Kaderin bize biçtiği rolü
seviyoruz. Derdimizi seviyoruz." Ülkelerini
bir Leyla gibi gören bu yiğitler, Leyla ile Mecnunları buluşturmaya
devam ediyor. Vatan hasretiyle yansalar da, söndürmeye devam ediyorlar
asırlık yangınları. Çünkü bu gözü pek talihlileri, hem yer, hem asuman
bekledi yıllardır. Her an debisi yükselen coşkun nehirler gibi vuslat
okyanuslarına koşuyorlar. Geçtikleri çölleri yeşerten bu adanmış
ruhlar, dünyayı yeni bir bahara hazırlıyorlar. Zafer, sinelerinin steplerinde sabır çiçekleri açan sevgi süvarilerinin değil midir?
23:01 - 8/3/2007 - yorum {yok} - yorum yazSEVGi YUZYILIDun "sevgililer gunu"ydu. Sadece iki insan arasindaki sevgiyi hatirlama adina bir gun bu. Bir de ticarî bir yonu var. Hediyelesmeler piyasayi birkac gunlugune de olsa canlandiriyor.
Aslinda sevgi, gercek anlamiyla tam da su yuzyilda aradigimiz tek hazine, tek servet. Kendisine ihtiyac hissedilen en buyuk deger... Sadece sozcuklerde kalan, ihanetlerle, yalanlarla bilmem kac defa hancerlenen, nefretlere donusen sevgiler neredeyse evliliklerin, dostluklarin en buyuk zehiri oldu.
Guvenilmezlerin sadece avda kullandiklari; yildizlari, gokyuzunu bile sahteliklerine malzeme yaptiklari kandirmacanin adi sevgi olabilir mi?
Bir de sevgi tekeli kurmak isteyenler var. Kimse vatani onlardan cok sevemez... Kimse halki onlardan cok dusunemez. Halbuki milli servetler onlarin gozleri onunde yagmalanir, faturasi halka cikartilan banka hortumlamalari onlarin gozunun icine baka baka yapilir. Ayrimciligin dik âlâsini onlar yapar, rusvetleri onlar taksim eder, bulunduklari makamlarin imkânlarina ragmen yolsuzluklarin icinde onlar yuzerler. Asrin vebasi aslinda, sevgiye inancsizliktir. Soyledigini yapmayan, soyledigini yasamayan, soyledigini temsil etmeyen ne cok insan var gunumuzde... Sevgiyi asrimizda insanligin gundemine temsil ile getiren insan Fethullah Gulen'dir. Onun tavsiyeleriyle dunyanin dort bir yanina yayilan Turk okullarinin bir adi da sevgi okullaridir. Evet bu okullarda kin ve nefret yerine, Yaradan'dan oturu insani sevme, yaratilani sevme, tabiati, cevreyi, agaci, cicegi, hayvani sevme destanlari yaziliyor. "Muhabbet Asri"nin fidanlari yetisiyor. Toktamis Ates Hoca'nin onsozunu yazdigi Insanin Ozundeki Sevgi kitabini okuyunca o asir gozlerinizde, ufuklarinizda nasil da tulleniyor. Adeta muhabbet fedailerinin ayak seslerini duyuyorsunuz.
Muhterem Fethullah Gulen sayesinde hatirliyoruz ki, sevgi, dunyaya gelen her varlikta en esasli unsur, en parlak nur ve en buyuk kuvvettir.
Bu asirda insanlik bir kuvvet kullanacaksa bu sevgidir. Zira sevginin acamayacagi kapi yoktur. Sevginin yenemeyecegi hasim yoktur.
Bir de insan olmayi savunmuyor muyuz? Pekiyi nasil yukselecegiz insanliga?
Ancak sevgidir ki, butunlestigi her ruhu yukseltir.
Insanogluna ait en yuksek duygu nedir? Baskalari icin yasamaktir. Hele baskalari icin yasamanin enayilik sayildigi gunumuzde yasamayi degil yasatmayi secmek bir zirve degil midir? Bir ruh yuceligi degil midir? Iste bu duygunun kaynagi da sadece sevgidir. Bu yuzden baskalari icin yasayanlar en buyuk kahramanlardir. Onlar sevgi kahramanlaridir.
Muhabbet fedaileri ayni zamanda sevgi kahramanlari oldugu icin, merhamet, affedicilik, sefkat, hosgoru, tevazu onlarin artik karakteri haline gelmistir. Huy degismez denir ya, sevgi huylari degistirir. Sevgi, insani, insanliga cagirir. Insanlardan bir insan olmaya cagirir. Calim, hava, buyukluk, kabalik sevmeyle, sevilmeyle yok olur. Herkesi sevmeyen sevilmeye de lâyik degildir. Baskalarini affetmeyenin af beklemeye de hakki yoktur.
Sevmesini bilirsen ancak, kotulukleri iyilikle savarsin... Sevmesini bilirsen ancak, gorgusuzce muamelelere aldiris etmezsin... Sevmesini bilirsen ancak, musamaha yolunu secebilirsin... Bize bu dunyada yasamayi haram etmeye calisanlar sevgisizlerdir. Sevgi nasipsizleri yuzundendir akittigimiz yaslar, cektigimiz acilar, cileler. Ama gelecegin aydinlik dunyasini sevgi kahramanlari kuracaktir. 21. yuzyil "once insan" diyen bu kahramanlar sayesinde sevgi yuzyili olacaktir. Insanca yasanabilir bir dunyayi; hosgoru esin tileriyle, rengârenk cicekler acan, meyvelere duran baharlara onlar tasiyacaktir.
Hüseyin Gülerce, Zaman, 15.02.2007
15:02 - 18/2/2007 - yorum {yok} - yorum yazDeğirmenin Suyu
Saffet Abi, hatırlıyor musun bana değirmenin suyunu sormuştun? Anladın mı şimdi değirmenin suyunun nereden geldiğini? * Gerçeği Rüyasından da Güzeldi, Ali Tokul, Ufuk Kitap, 2004, İstanbul, s. 26 19:29 - 13/2/2007 - yorum {yok} - yorum yaz
|
Tanım ; Diyalog'un kelime anlamı Yunanca dialogos kelimesi fransızcaya dialogue olarak geçmiş, Türkçede diyalog olarak kullanılmaktadır. Karşılıklı konuşma demektir.Kişiler ya da, ideolojik, siyasi taraftarlarla karşıtları arasında, ayrılık konuları üzerinde bir anlaşmaya, geçici veya kalıcı bir uzlaşmaya varmak için görüşüp konuşmaya, ilişkiler geliştirmeye diyalog denmektedir. "Dinler arası diyalog" ise, adından anlaşıldığı üzere, farklı ırk ve kültürlerden, değişik inanç, kanaat ve siyasi anlayıştan Ana Sayfa E-mail (diyalogveegitim@gmail.com) Arşiv...Tüm yazilar ------------------------------------- M.F.GÜLEN STV ZAMAN BURC FM AKSIYON SIZINTI OSMANLICA ISLAM HUKUKU /Hayrettin Karaman KURAN DINLEYELIM HERKUL SORULARLA ISLAMIYET YÜZ OKUMA SANATI ERMENI SORUNU SAGLIK SAKINCALI MADDELER IBADET ESMA-ÜL HÜSNA HAT VE EBRU MICROSOFT NEY ÜFLE NUR PENCERESI GAZETE ILK SAYFALARI EBRU TV ZAMAN AILEM En Son Eklenen Yazılar - Çocuğum kitap okusun istiyorum - İslâmî bir farz: Tefekkür - Bangladeş'taki Türk Okulundan 'Eşsiz' Başarı - Peygamberimiz her zaman mütebessimdi - İyiliği yaymaya çalışalım - Haftada bir sohbet iyi gelir! - ''DIŞ DÜNYAYA AÇILMA KONUSUNDA TÜRK OKULLARI ÖNCÜLÜK ETT - M.FETHULLAH GÜLEN - Kalbim Uyumaz!.. - Bilinmeyen Yönleriyle Peygamber Efendimiz (SAV) Kategoriler
|