| DİYALOG VE EĞİTİM ... |
Peygamber sevgisi, Amerika'da salonlara sığmadı
Peygamber Efendimiz'in (s.a.s) dünyaya teşrifini anmak ve anlatmak amacıyla Amerika'nın New Jersey ketinde düzenlenen Kutlu Doğum programına ilgi yoğun oldu. HUTACA (Turkish American Cultural Association) Kültür Merkezi tarafından organize edilen programa binin üzerinde insan katılırken Kutlu Doğum programında okunan ilahi, kaside ve tiyatro oyunları salonu dolduranlara duygulu anlar yaşattı.
Yediden yetmişe insanların akın ettiği Lodi yerleşim birimindeki Felician Koleji'ndeki etkinliğe bu bölgede yaşayan Türkler büyük ilgi gösterdi. Katılımcılara salonun girişinde Peygamber Efendimizi (s.a.s) anlatan dergi ile lokum, karanfil hediye edilirken akşam başlayan program geç saatlere kadar devam etti. EHL-İ BEYT SEVGİSİNE VURGU YAPILDI Tasavvuf musikisi Kültür Bakanlığı sanatçısı Ahmet Çalışır ve ekibi tarafından okunan ilahi ve kasidelerde iki sevginin öne çıktığı gözlendi. Bunlardan birisi Pegamber Efendimiz'e (s.a.s) olurken ikincisi Ehl-i Beyt'e karşı duyulan muhabbetti. Ehl-i Beyt'in Peygamber soyundan gelenler olduğu hatırlatılarak Hz. Muhammed'in (s.a.s), Hz. Ali, Hz. Hüseyin ve Hz. Hasan için duyduğu sevgiye dikkat çekildi. Ahmet Çalışır, okuduğu ilahiler hakkında kimi zaman açıklamalarda bulunurken, "Sadettin Kaynak, Yunus Emre gibi Peygamber Efendimiz için besteler yapmış, şiirler yazmış bu nadide insanlar güzelliklerini, Hz. Muhammed'den (sav) almıştır. Âlemde güzele dair ne varsa hepsinin kaynağı da Efendimiz'in nurundandır" dedi. Tasavvuf musikisinin ardından Peygamber Efendimiz'in (s.a.s) ve Asr-ı Saadet'in anlatıldığı tiyatro oyunu sergilendi. Oyunda, Efendimiz'in doğumundaki mucizeler, O'nun gelişine dair diğer semavi kitaplardaki işaretler sahneye getirildi. Tiyatro eserinde Efendimiz'in peygamber olmadan öncede özel birisi olduğu ifade edilerek, O'nun her daim seçkin ve seçilmiş biri oluşuna dikkat çekildi. Programa katılanlar, Amerika'da Efendimiz'in (s.a.s) isminin anılmasından ve O'nun yeni nesillere anlatılmasından dolayı çok mutlu olduklarını söyledi. Katılımcıların çoğunluğu etkinliğe çocukları ile katılırken yeni nesillerinin bu ülkede yitip gitmemeleri adına bu tür organizasyonların öneminin büyük olduğu dile getirildi. Cihan , www.zaman.com.tr 23 Nisan 2008, Çarşamba 16:25 - 18/5/2008 - yorum {yok} - yorum yazTeşekkürler Hakan Şükür
Yeter artık!.. Bu topluma 'kötü tohumları' yerleştiren, 'kinden ve nefretten' nemalanan, ülkeyi 'laik-dinci' diye ayrıştıran 'ayrıştırıcıların' daimi ve son hedefi Hakan Şükür ve dolayısıyla Galatasaray Futbol Takımı'dır!..
Türkiye'de kırmamış rekor bırakmayan, ünü tüm dünyaya ulaşan Hakan Şükür için yıllardır 'Fethullahçı' yakıştırması yapılıyor!.. Bunlar 'başarı düşmanı', 'vatan-millet' sevgisinden yoksun zihniyetin ürünleridir!.. Hakan Şükür'ün, Ertuğrul Sağlam'ın bir yerlere gelmesi için 'Fethullahçılara' ihtiyacı var mıdır!.. Bunlar son derece 'komik' ve 'saçma' iddialardır!.. Bu toplumu 'ayrıştırmaya' çalışmaktan başka bir şey değildir!.. Türkiye'de kırılmamış rekor bırakmayan, dünyanın en çok tanıdığı 'Türkler'den biri olan Hakan'a saldırarak, prim yapmaya çalışan çok insan olması doğaldır!.. Çünkü bu saldırıyı yapanları toplasanız, toplasanız 3 ila 5 bin kişi ancak tanıyordur!.. Ee, memlekette 'reklamın iyisi, kötüsü olmaz' diye bir söz vardır!.. Ne demiş Hakan Şükür!.. Bazı gazetelerde, sanki 'ortak metin' gibi hazırlanmış habere bakalım!.. “Derbi karşılaşması öncesi Hakan Şükür 'ilginç' açıklamalarda bulundu!.. Derbinin 'Kutlu Doğum' haftasına denk geldiğini söyleyen Hakan, “Peygamberimize layık olmalıyız. Çocuklarımızı, gençlerimizi ona göre şekillendirmeliyiz. Allah kime nasip ederse derbiyi o kazansın” ifadelerini kullandı!.. Bu temenniye katılmayan insanların, en azından saygı duymasını beklerdim... Bir insanın inancına, fikrine saygı duymasını!.. Hakan Şükür'ü disiplin kuruluna sevk eden zihniyetin, 'aynı takım' içerisinde görev yapan ve sahaya çıkmadan önce 'ıstavroz' çıkaran zatı neden 'disipline' etmediğini sormak lazım!.. Futbolculuk bir insanın profesyonel mesleğidir!.. Benim gazeteci, bir diğerinin bakkal ya da genel müdür olduğu gibi... Bu insanların manevi yaşantıları kimseyi ilgilendirmez... Yıllarca Sergen Yalçın için 'Her gece barda, gönlü hovarda' yazıları yazılmadı mı!.. Ne oldu!.. Yaşantısı yüzünden kendi hatasını kendisi çekti!.. Bizim işimiz Sergen'in, Hakan'ın ya da Ertuğrul Sağlam'ın saha dışındaki dünyaları olamaz... Bizim işimiz onların sahadaki yaptıkları, ya da yapamadıklarıyla ilgilidir... Ayrıca Hakan'ın söylemleri bu ülkenin değerleri değil midir!.. Bu ülke insanı 'Peygamberini öven, atalarını seven, değerlerini koruyan' insanları bağrına basar... Bunların aksini savunanları ise hiç unutmaz!.. Zaten unutmamalıdır da!.. Bu 'ayrıştırıcalara' göre ne demeliydi Hakan Şükür!.. 'Memleketin maneviyata ihtiyacı yoktur!.. Derbiyi de haklı-haksız biz kazanmalıyız!.. Öldürün birbirinizi!.. Fenerbahçeliler bizim düşmanımızdır... Katledilmeleri vaciptir!..' Böyle mi konuşmalıydı!.. O zaman 'kaos ortamından' beslenen bu zihniyetin emellerine ulaşması çok kolay olacaktı!.. Aman Allahım!.. Zihniyete bak!.. Ortaçağ'da bile böyle bir 'ayrıştırma' yoktu!.. Ben sana teşekkür ediyorum Hakan Şükür... Seni şahsen tanımam... Ancak gerek Türkiye'de gerekse yurtdışında gösterdiğin başarılarından dolayı her zaman benim 'göğsümü kabarttın'... Sen doğru bildiğini her zaman söyle... En azından toplumun yüksek çoğunluğu senin gibi düşünüyor... Merak etme... Yakup Sevindik, Fotospor 24.04.2008 16:24 - 18/5/2008 - yorum {yok} - yorum yazPeygamberlik liyakate dayalı ilahi bir ihsandır
Bir arı kovanının ana arıya ihtiyacı olduğu gibi beşer de peygambere muhtaçtır. Peygamber olmadan beşer ne ferdî, ne ailevî ne de içtimâî hayatını anlamlı kılamaz. Zira peygamber özel donanımlı bir insan olarak insanların Allah yolunda rehberi, Allah'ın da insanlara karşı elçisidir.
Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bizim önümüzde Hakk'a götüren bir rehberdir. O, bize Hakk'a vasıl olma âdap ve erkânını göstererek yürüdüğü yolu, yürüyeceğimiz şehrah haline getirdiği gibi aynı zamanda, murad-ı ilahiyi bize intikal ettirmek üzere de Allah'ın bir Resûlü'dür. Kulluğu itibarıyla içimizden çıkar Hakk'a gider, elçiliği itibarıyla da Hak'tan döner, Hak ile halkı bir eder. Halkın içinde bulunur fakat Hak'la beraber olur. Her fıtrat, ancak çok safî ruhlarda olabilecek bu durumu ihraz edemez. Ayet-i kerimenin ifadesiyle Allah, meleklerden de insanlardan da bir kısım pak ve nezih kimseler ıstıfa eder, seçer ve onları önemli bir misyon için ihtiyar buyurur. (Bkz. Hac Suresi, 22/75) Nübüvvet iktisab (kazanılarak elde) edilmez, o Allah tarafından bir mevhibe olarak verilir. Bazılarının düşünmeden seslendirdikleri "Feylesof peygamberden büyüktür. Çünkü feylesof meseleleri çalışarak bulur. Peygamber ise çalışmadan yapar. Allah'tan alır." görüşü bir aldanmışlıktan ve hezeyandan başka bir şey değildir. Her peygamber, tertemiz ve nezih bir fıtrattır. Mesela Efendimiz'i ele alalım. Kendisine kırk yaşında peygamberlik gelmiştir. Fakat O'nun kırk yaşına kadar yaşadığı nezih hayatı adeta peygamberliğin temel taşları ve altyapısı gibidir. Ravi, O'nun yirmi beş yaşında iken Hz. Hatice'nin karşısındaki durumunu bize naklederken şöyle der: "Meysere kendisine Hz. Hatice'nin talebini ilettiğinde Resûl-i Ekrem buram buram ter dökmüştü." Evet, Allah Resûlü, iffetsizliğin hükümferma olduğu bir devirde kaşını kaldırıp da bir kadının yüzüne bakmamıştı. Evvel ve ahir sorgulanabilecek olumsuz hiçbir davranışı olmamıştı. Keza O'nun hiç mi hiç yalanı duyulmamıştı. Bu istikamet abidesiyle alakalı Muğîre İbn Şu'be Müslüman olmadan önce başından geçen şöyle bir hatırasını anlatır: Ebu Cehil ile beraber bir yolda yürüyorduk. Bir aralık Peygamberimiz karşımıza çıktı. Biz çakırkeyf bir laubalilik içindeydik. O ciddi bir sekine ve vakarla bize yaklaştı. Kendisine yakışır bir eda ile bize Hakk'ı anlattı. Bunun üzerine Ebu Cehil, "Senin peygamber olduğunu kabul etsek zaten dinine girer arkandan yürürdük. Seni kabul etmiyoruz." dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü ayrıldı ve gitti. Sonra benimle baş başa kalan Ebu Cehil bana şöyle dedi: "O'nun getirdiği haberlerin hepsi doğru. O yalan söylemez. Çünkü şimdiye kadar hiç yalanına şahit olmadık. Fakat Abdülmüttalipoğulları, 'Sikâye bizden, sidâne bizden, rifâde bizden, bir de kalkıp nübüvvet de bizden' derlerse ben buna dayanamam." İlhama açık ruhların Efendimiz'le irtibatı vardır Evet, Resûl-i Ekrem (aleyhi ekmelüt'tehaya), nübüvvetten evvel de paha biçilmez bir elmastı. Nübüvvet, O'na (sallallahu aleyhi ve sellem) semavi ayrı bir derinlik ilave ederek adeta O'nu bir kez daha saykıllamıştır. Yani bu muhteşem varlığa, vahiy gelmiş, O bu sayede mahbit-i vahy-i ilahi (vahyin odak noktası) olmuştur. Mertebelerine göre diğer nebilerin durumu da aynıdır. İşte bu tertemiz âli ruhlar Allah ile münasebet kurmuş, Allah da onları büyük bir vazife ile şereflendirmiştir. Bu mevzuda sübjektif bir şey arz etmek istiyorum: Sizin içinizde de kalbi ilhama mazhar olanlar vardır. Mesela bunlar, yarın başına gelecek şeyleri, gelme sırasına göre Allah'ın izniyle keşfen veya müşahedeten veya uyku ile uyanıklık arasında keşfederler. (Ben öyle hüsn-ü zan ediyorum. Bu tür Hak dostları daima olmuştur ve olacaktır.) Ancak bu, herkes için söz konusu değildir. Bu, saf kalan ve saflaştırılanlara has bir mazhariyettir. Bunlar dün olduğu gibi bugün de vardırlar ve mazhar oldukları şeylerde nübüvvet ve mucizenin bir gölgesidir ve bunun adı velayet, ondan zuhur eden de keramettir. Bunlar birer ihsan-ı ilahidir ama hep liyakate terettüp etmektedir. Kişinin liyakati olur, tezkiye-i nefs eder, kalbini daima berrak ve duru tutar, günahlardan olabildiğine kaçınırsa, Cenab-ı Hakk da onu özel mevhibelerle serfiraz kılar. Şimdi içimizde böylesi bir terakkiye mazhar olmayan kimseler, "Niçin bunlar seçilmiş?" diyemezler. Çünkü bu, liyakate terettüp eden bir mazhariyettir. Evet, Nebi, gölgesiz doğrudan doğruya semadan gelen vahye sinesini açar, ona mazhar olur ve her şeyi apaçık görür. İşte nübüvvet mazhariyeti! Herkes bu durumu ihraz edemediği için bir adı da Mustafa (seçilmiş, ihtiyar edilmiş) olan Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve diğer seçkinler, insanlarla Allah arasında birer vesile ve vasıta olarak vazife görmektedirler. Allah dostlarının menkıbelerinde insanın nefsini terbiye ettiği takdirde Resûl-i Ekrem'le doğrudan doğruya münasebet kurabileceği söylenir. Nitekim Allâme Suyuti, Efendimiz'le yetmişten fazla yakazaten görüştüğünü dile getirmektedir. Hatta Ehlullahtan öyleleri vardır ki, "Ben bir an Allah Resûlü'nün huzurunda bulunduğumu hissetmezsem ölürüm. Ben, O'ndan her an hayat alıyor, hayatımı O'nun işaretlerine göre tanzim ediyorum." demektedirler. Vâkıa, Allah Resûlü, "Size iki şey bırakıyorum onlara sımsıkı tutunduğunuz zaman dalalete gitmezsiniz. Bunlar Kitabullah ve Sünnetimdir." buyurarak işaretini verip gitmiştir. Ancak bununla beraber o büyük kâmetler, öyle bir yakınlıkla müşerref olmuşlardır ki, bir lahza orada bulunmadıklarını hissettiklerinde mahvolacaklarını zannetmektedirler. Bazıları ise bu huzurda olmadıklarını hissettiklerinde, "Huzuru ihlal ettik. Ters düştük." diyerek kalkıp boy abdesti almaktadırlar. Evet, işte böylesine Resûl-i Ekrem (aleyhisselatü vesselam)la münasebettar kimseler de vardır. Bunlar olmazsa âlem başka âlem olur. Bu bir hal, keyfiyet, çap ve ağırlık meselesidir ve bunu madeni bakır olanlar değil, bîhemta elmas olanlar anlar. ÖZETLE 1- Bir arı kovanının ana arıya ihtiyacı olduğu gibi beşer de peygambere muhtaçtır. Zira peygamber özel donanımlı bir insan olarak insanların Allah yolunda rehberi, Allah'ın da insanlara karşı elçisidir. 2- Resul-i Ekrem, nübüvvetten evvel de paha biçilmez bir elmastı. Nübüvvet, O'na (sallallahu aleyhi ve sellem) semavi ayrı bir derinlik ilave ederek adeta O'nu bir kez daha saykıllamıştır. 3- Peygamberlik, liyakate terettüp eden bir mazhariyettir. Evet, Nebi, gölgesiz doğrudan doğruya semadan gelen vahye sinesini açar, ona mazhar olur ve her şeyi apaçık görür. İşte Nübüvvet mazhariyeti! Fethullah GÜLEN Zaman - Kürsü 02 Mayıs 2008, Cuma 16:22 - 18/5/2008 - yorum {yok} - yorum yazDin konusunda rastgele konuşmamak gerek
Tesettürü, başörtüsünü başka adlar altında da olsa başka kaynaklara bağlamak, bu mevzuda tuhaf tuhaf ve birbiriyle tutarsız iddialar ortaya atmak, gülünç kaçmaktadır.
Tesettüre, başörtüsüne bazı mülâhazalarla karşı olabilirsiniz, ama bunun İslâm'da olmadığı gibi iddialar ileri süremezsiniz. Hele hele, en basit meselelerde bile bir uzmanına müracaat ederken, akıl ve ilim bunu böyle yapmayı gerektirirken, Allah'ın marziyatının, bizden neler isteyip neler istemediğinin ifadesi olan din konusunda da rastgele konuşamazsınız. Bu, en hafif ifadesiyle gayr-i aklîliktir, gayr-i ilmîliktir, had bilmemektir. En azından, ülkemizde din işlerini tanzimle vazifelendirilmiş Diyanet İşleri Teşkilatımız var, ona bağlı Din İşleri Yüksek Kurulu var, bunlara müracaat edilir ve onların sözü dinlenir. Bu, meselenin bir buudu. Diğer buudu, ülkemizde ilme, ilmî, teknik kalkınmaya hizmet etmesi gerekenler, üniversitelerin din ve inanç değil, bilim yeri olduğunu söyleyerek başörtüsüne karşı çıkıyorlar. Bunu yapanlar, bilimi en öne alan insanlar. Nasıl bir tenakuz ve çarpıklık ortaya koyduklarının farkında değiller. Din ile bilimin arası Batı'da uzun süren çatışmalar sonunda ayrılmış; Descartes çıkmış, buraya kadar bilimin, şuraya kadar da dinin sahasıdır demiş. Bugün üniversitelerimizde benimsenen de bu. Gerçi böyle bir ayrılık, Müslümanlar olarak bizim inanç sistemimizde de, ilme bakışımızda da, tarihimizde de yoktur. İlim ve din, bizde aynı manânın iki farklı ifadesinden ibarettir. Biri zihnin, diğeri kalbin ışığı olarak görülmüştür. Bu sebeple, Batı'da Rönesans'a, ilimlerin gelişmesine zemin teşkil eden, bu gelişmeye dinamikler sağlayan muhteşem bir ilim tarihimiz var bizim. Bu tarihi dolduran İbn-i Sinalar, Zehravîler, Birunîler, Harizmîler, İbn Heysemler ve daha on binlercesi, tek bir sahada da değil, birkaç sahada birden hem birer büyük ilim adamı idi, hem de çok iyi dindardı, pek çoğu Sufi idi. Din ve ilim, bizim tarihimizde hiçbir zaman çatışır görülmedi, birbiriyle iç içe yer aldı. Ama Batı'daki çatışmanın neticesinde din ve ilme Kartezyen felsefede iki ayrı yer verildi. Dolayısıyla bir insan, dindar ise, dine bağlı ise, başını örtüyorsa bu insan ilim yapamaz, ilim insanı olamaz demek; üniversitelerde başörtüsü takmayı üniversitelerin ilim yuvaları olmasına aykırı görmek, bir ilim adamına asla yakışmayan bir tavırdır. Kaldı ki, hepimiz biliyoruz, Galileo da Newton da, Laplace da ve daha pek çokları da dine karşı değillerdi; hattâ içlerinden bazıları ciddi dindardı. Eddington'u nereye korsunuz? Dindar olmakla ilim yapmayı birbirinden ayrı mütalâa ederseniz, ilim âleminin başının taçlarından olan Einstan'a da muhalefette bulunmuş, din ile ilimden birini kör, diğerini topal yapmış olursunuz. Fethullah GÜLEN Zaman - Kürsü 09 Mayıs 2008, Cuma 16:21 - 18/5/2008 - yorum {yok} - yorum yazBüluğ çağına ermeden ölen çocukların durumu
Dünyaya canlı olarak gelip de vefat eden her çocuğun gerekli olan techiz ü tekfin işleri yapılır, sonra da cenaze namazı kılınır. Cenaze üzerine namaz kılmanın sevabı sadece cenazeye ait değildir.
Cenaze namazı cenaze hakkında bir duadır ve bu vazife, aynı zamanda müminler için de sevaba medar bir farz-ı kifayedir. Ayrıca üzerine namaz kılınan kimsenin yakınlarına da hem bir sevab hem de tesellidir. Şimdi kısaca birer birer bu hususlar üzerinde duralım: Evvela, cenaze namazı bir duadır. Cenaze namazı ile hem Cenab-ı Hakk'a hamd ü sena edilmekte, hem Efendimiz'e salât ü selam getirilmekte, hem de cenazeye dua edilmektedir. Bu yönü itibarıyla da cenaze namazı bir mümin için tıpkı sair namazlar gibi bir vazifedir. Ancak kifâyeten (müminlerden bazılarının yapmasıyla diğerlerinin üzerinden sorumluluğun kalktığı bir ibadet) her müminin üzerine terettüp eden bir vazifedir. Farz-ı kifâye olarak bu vazifeyi eda eden insan asgari bir vacip sevabı kazanır. Sâniyen, vefat eden, bir çocuk ise bu çocuğun büluğa ereceği ana kadar yaptığı sevap ve hasenat, mümin iseler ve liyakatleri varsa o çocuğun ebeveynine râci olur. Bu durumda bir çocuk musalla taşına konulup dua edildiğinde yapılan dualar ebeveynin hasenat defterine de geçer ve şayet onlar, azapta iseler azapları hafifleyebilir; azaptan kurtulup halas olmuş iseler, bu dua onların cennette makamlarının yükselmesine vesile olabilir. Sâlisen, o çocuk cennette anne ve babasının nurlu bir gilmanı olarak kucaklarında, onlara orada da çocuk sevgisini tattırmak için farklı bir rahmet dalga boyu sayılabilir. Evet, bir nokta-i nazara göre, burada büluğ çağına ermeden vefat edenler, cennette anne ve babalarına çocukluk zevkini duyurmak ve tattırmak için orada da çocuk olarak haşrolacaklar; anne ve babaları orada onları kucaklarına alacak, sevecek ve çocuk sevme zevkini oranın enginliğine göre duyacaklardır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in çocukla alakalı yapılan duada, "Allah'ım! Bunu benim için bir zâd-ı ahiret yap!" şeklinde bir ta'limi vardır ki, bu ilave yaşlılar için yapılan duada yoktur. Bu dualar, çocuğun nuraniyetine, orada daha sevimli olmasına, hatta anne ve babasına şefaat etmesine imâlar ve işaretler sayılabilirler. Nitekim bu mevzuda hasen derecede bir hadis-i şerifte, mahşerde, mümin anne ve baba cürümlerinden ötürü cehenneme sevk edilirken, çocuğun anne ve babasının eteğinden tutup onun cehenneme gitmesine mani olmaya çalışacağı rivayet edilmektedir. Yine Buhari, Müslim ve Ebu Davud'un süneninde geçen bir hadis-i şerifte, "Mümin anne ve baba bir rivayette iki, diğer bir rivayette üç çocuğunu kaybederse cehennemin kapıları onlara kapanır," buyurulmaktadır. (Mümin olmak ne güzel bir şey! Çocuklar bile ona şefaatçi oluyor.) Cenab-ı Hakk rüşde ermeden ahirete irtihal eden evlatları, anne ve babaları hakkında zâd-ı ahiret ve şefaatçi kılsın! Fethullah GÜLEN Zaman - Kürsü 02 Mayıs 2008, Cuma 16:19 - 18/5/2008 - yorum {yok} - yorum yaz
|
Tanım ; Diyalog'un kelime anlamı Yunanca dialogos kelimesi fransızcaya dialogue olarak geçmiş, Türkçede diyalog olarak kullanılmaktadır. Karşılıklı konuşma demektir.Kişiler ya da, ideolojik, siyasi taraftarlarla karşıtları arasında, ayrılık konuları üzerinde bir anlaşmaya, geçici veya kalıcı bir uzlaşmaya varmak için görüşüp konuşmaya, ilişkiler geliştirmeye diyalog denmektedir. "Dinler arası diyalog" ise, adından anlaşıldığı üzere, farklı ırk ve kültürlerden, değişik inanç, kanaat ve siyasi anlayıştan Ana Sayfa E-mail (diyalogveegitim@gmail.com) Arşiv...Tüm yazilar ------------------------------------- M.F.GÜLEN STV ZAMAN BURC FM AKSIYON SIZINTI OSMANLICA ISLAM HUKUKU /Hayrettin Karaman KURAN DINLEYELIM HERKUL SORULARLA ISLAMIYET YÜZ OKUMA SANATI ERMENI SORUNU SAGLIK SAKINCALI MADDELER IBADET ESMA-ÜL HÜSNA HAT VE EBRU MICROSOFT NEY ÜFLE NUR PENCERESI GAZETE ILK SAYFALARI EBRU TV ZAMAN AILEM En Son Eklenen Yazılar - Çocuğum kitap okusun istiyorum - İslâmî bir farz: Tefekkür - Bangladeş'taki Türk Okulundan 'Eşsiz' Başarı - Peygamberimiz her zaman mütebessimdi - İyiliği yaymaya çalışalım - Haftada bir sohbet iyi gelir! - ''DIŞ DÜNYAYA AÇILMA KONUSUNDA TÜRK OKULLARI ÖNCÜLÜK ETT - M.FETHULLAH GÜLEN - Kalbim Uyumaz!.. - Bilinmeyen Yönleriyle Peygamber Efendimiz (SAV) Kategoriler
|